Yükselten Değer: Tevazu

Yaşar Kandemir hocamızın 2007 Şubat ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 252 Sayfa: 028)

Bizi sadece gözümüz aldatmaz, bizi ölçülerimiz de yanıltır. Mütevazı birini görür, başımızı çevirip bakmayız. burnu Kafdağı’ında birini görür, adam zannederiz. Peygamber Efendimiz, bu tür yanılgılarımızı bir bir düzeltmiştir. Birgün, yanındaki sahâbîye, kılığı kıyafeti düzgün birini gösterip

“Şu adam hakkında ne dersin?” diye sordu.

Sahâbî onu “hatırlı, itibarlı biri” diye övdü. Daha sonra bir fakiri gösterip, onun hakkında ne düşündüğünü sordu.

Sahâbînin cevabı şöyle oldu:

“Onun sözü dinlenmez, ricası kabul edilmez.” Allah’ın Sevgili Elçisi bu yaygın ölçüyü şöyle bozdu:

“Beğenmediğin şu adam, öteki gibi bir dünya dolusu adamdan daha hayırlıdır”

(Buhârî, Nikâh 15, Rikak 16)

Allah yükseltir

Tevâzu çok önemli bir değer ölçüsüdür. Rabbimizin bize tavsiye ettiği bir ölçü. Peygamber Efendimiz, Allah Teâlâ’nın,

“Mütevazı olun! Kimse kimseye böbürlenmesin” diye kendisine vahyettiğini haber vermiştir

(Müslim, Cennet 64).

Demekki hiç kimsenin, bir başkasına:

“Benim şöyle şöyle üstün yanlarım var, bu sebeple de senden değerliyim” demeye, demek bir yana, böyle düşünmeye ve kendisini beğenmeye hakkı yoktur. Ben üstünüm demekle insan üstün olmaz. Tam aksine, “Ben değerliyim” demediği zaman kıymeti artar. Çünkü tevâzu, yükselten bir değerdir. Bu değeri Sevgili Efendimiz ortaya koydu:

“Bir kimse, Allah rızâsı için alçak gönüllü davranırsa, Allah onu yükseltir” buyurdu (Müslim, Birr 69).

Bir başka gün bu gerçeği uygulamalı olarak gösterdi ve şöyle dedi:

“Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Kim benim rızâm için şöyle tevâzu gösterirse’, Resûl-i Ekrem Efendimiz, sözünün burasında avucunun içini yere çevirdi ve elini yere doğru indirdi. Sonra da cümlesini şöyle tamamladı:

‘ben onu şöyle yükseltirim’ Ve hemen avucunu ters dönderip yukarı doğru kaldırdı”

(Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 44).

Cenâb-ı Mevlâ’nın kulunu yükseltmesi iki türlüdür. Biri dünya ile ilgilidir. Allah, mütevazı adamı kullarına sevdirir; İnsanlar ona değer verir, kıymetini bilir. Böylece o, daha dünyada iken yükselmiş olur. Diğeri de onun âhiretiyle ilgilidir. Cenâb-ı Hak, mütevazı kuluna çok sevap verir; Böylece onun âhiretteki derecesini artırır. Çünkü, yukarıdaki iki hadiste de gördüğümüz gibi, tevazu gösterilmesini emreden O’dur. Bu konuya işte böylesine özel önem vermektedir.

Yere batırılan adam

Mü’min toprak gibi mütevazı olmalıdır. Olgun başaklar gibi gözünü yere dikmelidir. Havalı görünmek, kurula kurula yürümek,  “Şu kimse, kendini beğenmişin biri” dedirtmek onun işi değildir. Çünkü Peygamber Efendimiz, ashâb-ı kirâma, Cehennemlikleri anlatırken, kurularak yürüyen kibirlilerin de onlardan olduğunu belirtti

(Buhârî, Edeb 61; Müslim, Cennet 47).

Yine bir defasında Fahr-i Âlem Efendimiz , eski zamanlarda yere batırılan birinden söz ediyordu. Adamın hatası kendini beğenmek, çalım satarak yürümekti. Bu adam kibrinin cezasını pek ağır bir şekilde ödeyecekti:

Kıyamete kadar, yerin derinliklerine doğru debelenerek yuvarlanıp gidecekti (Buhârî, Libâs 5; Müslim, Libâs 49,50).

Acaba adam, neden bu kadar ağır cezaya çarptırılmıştı? Çünkü kibir, en ağır suçlardan biriydi. Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse Cennete giremeyecekti. (Müslim, Îmân 147)

İşte kibir, böylesine berbat bir şeydi.

Hz. Ömer’in tevazuu

Ashâb-ı kirâm Efendilerimiz, mevki ve makamları ne kadar yüksek olursa olsun, Peygamber aleyhisselâm’dan öğrendikleri tevazuu hayatlarının her safhasında iftiharla uyguladılar. Hz. Ömer’in tevazuu bunun en güzel örneklerinden biridir:

Onun halife olduğu yıllardan biriydi. Ebû Ubeyde bin Cerrâh ile birikte Suriye’ye gidiyordu. Önlerine bir dere çıktı. Hz. Ömer devesinden indi; ayakkabılarını çıkarıp omuzuna attı; devenin yularından tutup suya girdi. Bunu gören Ebû Ubeyde bin Cerrâh:

“Ey mü’minlerin emiri!” diye telaşlandı. “Bunu nasıl yaparsın? Ayakkabılarını çıkarıp omuzuna atıyor, devenin yularından tutup suya giriyorsun. Şehir halkının seni bu vaziyette görmesi, doğrusu beni çok üzer.”

Bunu duyan Hz. Ömer kulaklarına inanamadı. Ebû Ubeyde’ye şunları söyledi:

“Bu ne biçim söz, Ebû Ubeyde! Eğer bu sözü sen değil de bir başkası söyleseydi, onu Muhammed ümmetine ibret olacak şekilde cezalandırırdım. Şunu unutma! Biz çok basit bir kavim idik, Allah Teâlâ bizi İslâmiyet’le yüceltti. Şan ve şerefi dinden başka yerde ararsak, Cenâb-ı Hak bizi tekrar eski halimize düşürür”

(Elbânî, Sahîhu’t-Tergîb ve’t-terhîb, III, 100-101).

Şan ve şerefi, dinden başka yerde aramamak… İşte bütün mesele bu. Müslümanlıktan daha değerli bir şey yoktur. Müslüman, ücret ödemeden sahip olduğu bu değerin kıymetini bilmelidir. Kibrin berbat bir çukur, bir bataklık olduğu unutmamalıdır. Kibirli olanlara özenmemelidir.

Şeref tevâzudadır

Hz. Ebû Bekir Efendimiz de, bu konuda tıpkı Hz. Ömer Efendimiz gibi düşünüyor ve:

“Biz şerefi tevâzuda bulduk” diyor. Demek ki insan kul olduğunu unutmayacaktır. Allah’a kul olmanın şerefiyle yetinecektir. Müslüman kardeşlerine alçak gönüllü davranacaktır. Hz. Âişe annemiz bizi şöyle uyarıyor:

“İbadetlerin en faziletlisini ihmâl ediyorsunuz: Tevâzuu”

Büyüklerimizin tevazu anlayışı, tıpkı onların duruşu gibi soylu ve yiğitçedir. Hasan-ı Basrî hazretlerine “Tevazu nedir?” diye sordular. Şu cevabı verdi:

“Evinden çıktığın andan itibaren yolda karşılaştığın her Müslümanın senden üstün olduğunu kabul etmendir.”

Sohbetimizi bir şeker ikramıyla bitirelim:

Alçak gönüllü ol, kibretme yâhû

Alçak uçan yüce konar demişler