Yüce Hedefler Uğrunda

Yaşar Kandemir hocamızın 2004 Şubat ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 216 Sayfa: 028)

Mü’minin hedefi yüce, beklentisi büyük olmalıdır. Onun en yüce hedefi Allah’ın rızâsı, en büyük beklentisi âhiret saâdetidir. Bu hayata bir gün veda edeceğini, maddî güzelliklerin solacağını, sıkıntıların yok olacağını unutmamalı, dünyanın ne saadetine ne felâketine önem vermeli, ne makam ve mevkiin ne de servet ve lezzetin kölesi olmalıdır.

Yüce hedeflerin önünde iki büyük engel vardır. Biri doyma bilmeyen ağız, diğeri cinsî arzulardır. İnsanı cehenneme en fazla götürecek olan da bunlardır. (Tirmizî, Birr 62; İbni Mâce, Zühd 29)

Mü’min işte bu gerçekleri görmeli, aklını başına almalı, kendini dinin yüce hedeflerine adamalı, dünyanın en güzel evlerine değil, âhiretin en mükemmel saraylarına göz koymalıdır.

Basit düşünen bazı kimseler gibi “Bana cennette, duvar dibinde şöyle bir kulübecik yeter” dememelidir. Allah Teâlâ’nın yüce hedeflere giden yarış kulvarını herkese açtığını ve herkesi en değerli nimetlere namzet olarak yarattığını bilmelidir.

Sevgili Efendimiz “Allah’tan cenneti istediğinizde Firdevs’i isteyiniz” buyurmuş, (Buhârî, Cihâd 4) Firdevs’in cennetin en üstün mertebesi olduğunu söylemiş, daha aşağılara değil cennetin en güzel yerine göz koymamızı tavsiye buyurmuştur.

Elbette cennete giden yolda zehirli dikenler,  bitmez tükenmez sıkıntılar vardır. Sıkıntıları zevk edinen yiğitler gözlerini Firdevs cennetine diker, himmet ve gayret fukarası olanlar ise duvar dipleriyle yetinirler.

Öyleyse Ne Yapalım?

Yüce hedeflere tâlip olan mü’min, önce dinini iyi öğrenmeli, bunun için de:

* Vaktin değerini bilmeli, zamanı boşa harcamamalıdır.

* Bitmeyen bir azim ve gayret içinde olmalıdır.

* “Zor” kelimesini lugatinden çıkarmalıdır.

* İlmi kaynağından öğrenmek için büyük bir arzu duymalıdır.

Şimdi size, yüce hedeflere tâlip olan bazı yiğitlerin, dinlerini en iyi şekilde öğrenmek için ne sıkıntılara katlandıklarını misâllerle anlatmaya çalışacağım.

Hz. Ömer, Peygamber Efendimiz’in ilim meclisini kaçırmak istemezdi. Ama neylesin, “vîrân olası hânede evlâd ü iyal” vardı ve onların rızıklarını kazanmak zorundaydı. Bu sebeple komşusuyla bir anlaşma yaptı. Resûl-i Ekrem’in meclisine bir gün biri, ertesi gün diğeri gidecek ve orada olup bitenleri birlerine anlatacaklardı. Böylece o da, Peygamber Efendimiz’e gelen vahyi ve onun hadislerini günü gününe öğrenmiş olacaktı.

Resûl-i Ekrem’in amcazâdesi Abdullah İbni Abbas,  Peygamber Efendimiz vefat ettiğinde daha on üç yaşlarındaydı. Kendini bildiği günden beri Allah’ın elçisinden ayrılmamıştı; ama onun daha önce söylediği hadisleri bilemezdi. Bu sebeple Efendimiz’den kendi kulaklarıyla duymadığı hadisleri, ondan bizzat duyan sahâbîlere talebelik etmesi gerekirdi. O da öyle yaptı. Kendisinden hadis öğreneceği bir sahâbînin evine gittiğinde, bazen onun öğle uykusuna yattığını öğrenir, o da kapının önüne uzanıp yatar, hocasının dışarı çıkmasını beklerdi. Bu sırada esen rüzgâr toprağı savurur, fakat o, üstünün başının toza bulanmasına aldırmazdı. Sahâbî dışarı çıkıp da onu bu vaziyette görünce:

– “Ey Resûlullah’ın amcazâdesi! Hayrola, niçin geldin? Bana haber gönderseydin de ben sana gelseydim” derdi. O ise:

– “Hayır, benim size gelmem daha uygundur” diyerek ondan hadis öğrenirdi.

Sahâbîler, ilmi kaynağından öğrenmeye pek önem verirlerdi. Ebû Eyyûb el-Ensârî, “mü’minin ayıbını örtme” konusundaki bir hadisi Hz. Peygamber’den kendi kulaklarıyla duymamıştı. O hadisi Resûl-i Ekrem’den duyan Ukbe ibni Âmir ise Mısır’a yerleşmişti. Ebû Eyyûb hazretleri bu hadisi ilk kaynağından duymak için Medine’den Mısır’a deve sırtında bir ay yolculuk etmişti.

En çok hadis rivayet eden yedi sahâbîden biri olan Câbir ibni Abdullah da yine böyle bir hadis uğrunda Medine’den Sûriye’ye aynı şekilde bir aylık yolculuğu göze almıştı.

Bizim şunu iyi bilmemiz gerekir. Sahâbî efendilerimiz’in, uğrunda onca zahmeti seve seve göze aldığı hadîs-i şerifler bugün elimizin altındadır. Onlara ulaşmak için uzun seyahatler yapmaya gerek yoktur. Efendimiz’in mübarek ağzından dökülen o emsâlsiz incileri güvenilir hadis kitaplarından toplamak artık pek kolaydır.

Allah Rızâsı İçin Bir Sadaka

Gözümüzün nuru sevgili yavrularımızı da yüce hedeflere göz koyan gayretli adamlar olarak yetiştirmeliyiz. Onların Ahmed ibni Hanbel ve Bakî bin Mahled gibi birer ilim kahramanı olmaya heves etmelerini sağlamalıyız.

Ahmed b. Hanbel, küçüklüğünde, daha sabah ezanı okunmadan kalkar, ders verilen yere gitmek isterdi; fakat annesi elbisesine yapışır, “Hele bir sabah olsun, oğlum!” diye onu evde zor tutardı. Büyüyüp de hadis öğrenmeye başlayınca, devrin ünlü muhaddislerinden hadis rivayet etmek için büyük sıkıntıları göze alarak şehir şehir dolaştı. Yemen’de yaşayan Abdürrezzak ibni Hemmâm’dan hadis rivayet etmek istiyordu; ama oraya gidecek parası yoktu. Kervancıların yanında deve bakıcılığı yaparak hocasının yanına gitti.

Yıllarca süren hadis tahsilini bitirdi, ünlü bir muhaddis oldu. Bu defa talebeler ondan hadis öğrenmek için İslâm dünyasının dört bir yanından Bağdat’a koştu.

O sıralarda Abbasî halifesi Me’mûn’du. Mûtezile mezhebine giren Me’mûn, bu mezhebin tesiriyle bütün âlimleri “Kur’an’ın mahlûk” olduğu yani sonradan yaratıldığı fikrini benimsemeye zorladı; kabul etmeyenlere işkence etti. Ahmed ibni Hanbel, bu düşünceyi kabul etmeyenlerin başında geliyordu. Onu da hapse attılar. Tam iki yıl dört ay süreyle işkence ettiler. Ama o görüşünden hiç vazgeçmedi. Bunun üzerine onu zindandan çıkarıp evinde tam beş yıl süreyle göz hapsinde tuttular. Hadis okutmasına, hatta Cuma namazına gitmesine bile izin vermediler.

İşte o sıralarda Endülüslü hadis öğrencisi Bakî bin Mahled, Ahmed ibni Hanbel’den hadis okumak için Bağdat’a geldi. Onun en büyük emeli, öğrendiği hadisleri, o zamanlar İslâm dünyasının en batısında yer alan ülkesindeki Müslümanlara öğretmekti.

Bağdat’a varıp da Ahmed ibni Hanbel’in evinde göz hapsinde tutulduğunu, kimseye hadis okutamadığını duyunca çok üzüldü. O zamanlar hadisler mutlaka hocadan okunur, ondan icazet alınır, başkalarına da yine bu yolla öğretilirdi.

Bakî bin Mahled bir gün fırsatını bulup Ahmed ibni Hanbel’in evine gitti, kendisini tanıttı. “Beni başkalarıyla bir tutmayınız, ben çok uzaklardan geldim” diye yalvardı, yakardı.

Ahmed ibni Hanbel onun bu ilim aşkına ve ısrarına dayanamadı. Tehlikeyi göze alarak ona hadis rivayet etmeyi kabul etti. Bakî her gün dilenci kılığına girerek hocasının evine gidecek; o da mâkul bir sürede, kapı aralığında ona her gün üç hadis öğretecekti.

Bakî bin Mahled, hocasından uzun süre böyle hadis okudu. O tam bir ilim âşığıydı. Bugünün İspanya’sı olan Endülüs’ten Doğu ülkelerine iki defa seyahat etti. Birinci seyahati tam yirmi yıl, ikinci seyahati on dört yıl sürdü. Yetmiş beş yıllık ömrünün yarısı ilim yolculuğunda geçti. Ve böylece memleketindeki Müslümanlara büyük hizmet etti.

Sevgili kardeşlerim, biz dünyaya dinlenmeye gelmedik. Mü’minin dinlenme yeri kabirdir. O daracık ve kapkaranlık yeri genişletmek, aydınlatmak ve dinlenme yeri haline getirmek için de yüce hedeflere doğru yelken açmak gerekir.

Allah gayretimizi artırsın ve Firdevs cennetine erdirsin. Âmîn.