Yoluna Kurban Olduğum

Yaşar Kandemir hocamızın 1990 Eylül ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 055, Sayfa: 020)

Bir gün Fahr-i kainat efendimiz İbrahim aleyhisselam’ın yanık niyazını anlatan şu ayet-i kerimeyi okudu:

“Ya Rabbi! Şüphesiz o putlar insanlardan birçoklarını baştan çıkardı. Bundan sonra kim bana uyarsa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, artık sen gerçekten çok bağışlayan ve pek esirgeyensin.” (İbrahim Suresi, 14/36)

Sonra İsa aleyhisselam’ın niyazına dair şu ayeti okudu:

“Eğer o kimseleri azaba uğratırsan, şüphesiz onlar senin kullarındır (dilediğini yaparsın). Şayet onları bağışlarsan, şüphesiz Aziz ve Hakim olan yalnız sensin” (Maide Suresi, 5/118)

Kainatın Efendisi bu ayet-i kerimeleri okuduktan sonra, biri Halîlullah, diğeri Ruhullah olan iki büyük peygamberin ümmetleri hakkındaki bu şefaatlerinin kabul edileceğini düşündü ve kendi ümmetinin halini hatırlayarak dergah-ı izzete el kaldırdı ve:

Allahım! Ümmetimi, şu ümmetimi (bağışla!)” diye dua edip ağlamaya başladı.

İşin bundan sonrası daha enteresan, Aziz okuyucularım. Resûl-i kibriya’nın ümmeti için gözyaşları dökerek niyazını ulu dergaha arz etmesi üzerine Allah Teala hazretleri Cebrail aleyhisselam’a şöyle buyurdu:

“Cebrail! Gerçi Rabbin pekala bilir ya, sen Muhammed’e git ve ona niye ağlıyorsun? diye sor.”

Cebrail aleyhisselam Resul-i ekrem sallallahü aleyhi ve sellem’in yanına gelerek niye ağladığını sordu. O da sebebini anlattı.

Resûl-i muhteremini sevindirmek için Cenab-ı Vacibu’l-vücüd hazretleri, vahiy meleğine:

“Cebrail! buyurdu. Git, Muhammed’e şunu söyle: Biz ümmetin hakkında seni hoşnut edeceğiz ve üzmeyeceğiz.”

ÜMİDİMİZ VAR

 

Müslümanların gönül telini titreten bu hadisi şerif Sahih-i Müslim’de bulunmaktadır. (İman, 346)

Cenab-ı Mevla’nın yüce katında büyük îtibara sahip bir Efendimiz var, elhamdülillah. İlahî vahyin ışığıyla aydınlanan mübarek kalbi hep şefkat çarpan Efendimizin, aciz ümmeti için her fırsatta, Cenab-ı Barî’den vaatler elde etmesi,bizim için ne büyük bahtiyarlık… Onun, Yüce Mevlası’na zaman zaman nazlanarak, daha görmeden sevdiği bu bîçare ümmeti için uhrevî imkanlar elde etmesi, aşıklarının gönlünü hep ümitle kanatlandırmıştır.

O aşıklardan biri olan Şeyh Galib, bu ümmetin hep ümit içinde yaşadığını, ümitsizliğe kapılıp ah vah etmeyeceğini, iman sermayesini boşa harcayıp tüketmeyeceğini, Resül-i ekrem’in kapısını bırakıp da bir başka kapıya sığınmayacağını, Cenab-ı Hak tarafından desteklenmiş o sultan gibi bir peygamberi olan kimsenin, artık bir başkasına beni kurtar diye dönüp bakmayacağını ne güzel anlatır:

Ümmîddeyiz, ye’s ile ah eylemeyiz biz
Sermaye-i imanı tebah eylemeyiz biz
Babın koyup ağyarı penah eylemeyiz biz
Biz kimseye sayende nigah eylemeyiz biz

Sen Ahmed ü Mahmud u Muhammedsin efendim
Hak’tan bize sultan-ı müeyyedsin efendim.

 

Resül-i kibriya’nın kapısına birçok kusurla birlikte siyah bir yüz, perişan bir gönül ve yaşlı gözlerle geldiğini söyleyen Yozgatlı Muhammed Said Fennî şöyle yalvarıyor:

Şefaat kıl, kerem kıl, pür kusurum, kapına geldim
Siyeh rü, dil perişan, dîde pür nem ya Resulallah

Fennî bir başka natında, Resul-i muhterem efendimizin kapısına gelişinin gerekçesini de söyleyerek, kulun Fennî’yi aşağı seviyedekilerin kapılarına gitmeye muhtaç etme; çünkü sen bütün mertebelerin en yükseğine sahipsin diyerek şöyle niyaz ediyor:

Kulun Fennî’yi muhtaç etme ebvab-ı edanîye
Ki sensin haiz-i a’le’l-meratib ya Resulallah

Beşiktaşlı Neccarzade Şeyh Rıza‘nın dediği gibi, Efendisinden ayrı kalmanın üzüntüsüyle kendini kaybetmiş kara sevdalı aşıkların aklı, fikri -bu kapıdan başka gidecek yerim yok diye- hep onun lütuf kapısına bağlanıp kalmıştır. “Efendim bana da şefaat eder” diye ümitle bekleyip durmaktadır:

Gam-ı hicran ile sevdaya düştüm ihtiyarım yok
Der-i lütfunda kaldı akl-u huşum ya Resulallah.

Yine Neccarzade başka bir natında Efendisine şöyle arz-ı hal eyler:

Ata vü merhamet, şefkat senindir ya Resulallah
Hata vü ma’sıyet, cür’et benimdir ya Resulallah
Ağardıkça sakal, hırs u emel kalbim siyah eyler
Batalet, mazeret, haclet benimdir ya Resulallah

 

Pek çok nat-ı şerif yazmış olan bu Beşiktaşlı aşığın şefaat ve vuslat niyazlarından biri şöyledir:

Ne mümkündür dil-i zarı teselli eylemek sensiz
Şevindir vasi ile kalb-i hazinin ya Resulallah
Hidayet kıl, inayet kıl, şefaat kıl, medet senden
Şefaattır benim habl-i metinim ya Resulallah

BAŞIM NEREDE SIKIŞIR?

Resül-i Ekrem efendimize yıllarca hizmet etmiş olan Enes b. Malik‘i hepimiz biliriz. Resülullah aşıklarından biri olan annesi Ümmü Süleym -ki asıl adı Rumeysa‘dır- onu daha küçük bir çocukken Fahr-i kainat efendimizin hizmetine vermişti. Bahtiyar Enes, kainatın efendisinden hiç ayrılmadan 9-10 sene ona hizmet etti. Onun sevinçli günlerini de gördü, üzüntülü günlerini de. Onunla oturdu, onunla kalktı. Onunla yedi, onunla içti. Bu sebeple Enes’in davranışlarını, bilhassa ibadet tarzını Efendimize çok benzetirler.

Enes bir gün Resûl-i kibriya’dan kıyamet gününde, kendine özel olarak şefaat etmesini niyaz etti. O da şefaat edeceğini vaat buyurdu. Ama Enes onun şefaatına nerede ihtiyaç duyulacağını bilemiyordu.

Başım nerede sıkışır, ya Resulallah? Söyle de seni orada arayım, diye sordu. Efendimiz:

-Beni ilk önce Sırat’ta ara! buyurdu. Enes, Resûlullah efendimizi Sırat’ta bulamama endişesiyle tekrar sordu:

-Ya seni Sırat’ta bulamazsam? Server-i kainat onun endişesini giderdi:

-O zaman beni Mîzan’da ara!

Orası mahşer yeriydi. O kalabalıkta Efendisine tesadüf etmeme ihtimali vardı. Ne olur ne olmazdı. Enes işi garantiye almak için bir daha sordu:

-Ya sana Mîzan’da da rastlamazsam? Mefhar-i mevcudat şöyle buyurdu:

-O zaman beni Havuz’da ara! Mutlaka bu üç yerin birinde buluşuruz.

Babanın oğlunu, karının kocasını hatırının köşesinden bile geçirmediği o müthiş hengamede, o dehşetli yerlerde, Enes’in düşündüğü gibi, Resûl-i kibriya’nın elini tutabilmek ne büyük bahtiyarlık ya Rabbi…

ŞEFAATKANISIN

Eğer benim aziz okuyucularım müsamaha gözüyle bakarlarsa, yavrularımıza güzel dinimizi öğretmek için kaleme aldığım hamd olsun kırka merdiven dayamış- kitapçıklarımdan birinde, Peygamber sevgisini anlatmaya çalıştığım bir şiirimi buraya almak istiyorum. İnşallah çocukça bulur ve bana dua edersiniz

Elimizden tut ne olur!
Eline kurban olduğum
İlet bizi Hak yoluna!
Yoluna kurban olduğum.

Sensin tutunduğumuz dal
Sensin kokladığımız gül,
Sensin güç aldığımız kol
Koluna kurban olduğum.

“İşte Hak din, işte tek din;
Müslüman ol, kurtul” dedin.
Bize gerçeği söyledin
Diline kurban olduğum.

 

Aşık Dertli‘nin (ö. 1845) şefaat menbaı (şefaatkanı) Resül-i kibriya’dan imdad istemesi bir başka güzeldir. Aşık sıkıntısını şöyle dile getiriyor:Dertli her hikmetten irşad olmadı
Sensiz mahşer yeri küşad olmadı
Çok nebiye vardım imdad olmadı
Şefaatkanımsın Mustafa dedim.

Bütün bu niyazlar, bu yalvarmalar Resûl-i kibriya’nın yanında bir itibara sahip olabilmek içindir. Ben şair değilim ki!.. duygularımı onlar gibi dile getiremem ki!… diye üzülmeye gerek yok. Her mü’minin bu itibarı kazanmasının en garantili yolu, ona çokça salat- ü selam getirmesidir:

Allahümme salli ala Muhammedin ve ala ali Muhammed…