Yavrucuğum!

Yaşar Kandemir hocamızın 1994 Eylül ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 103 Sayfa: 024)

Şefkat dolu kucağı bütün çocuklara açık olan Efendimiz, ensar-ı kiramın yani Medine’li Müslümanların çocuklarına ayrı bir muhabbet beslerdi. Kendisini ve muhacir arkadaşlarını sıcak bir ilgiyle karşılayan ve ellerindeki her imkanı onlarla paylaşmaya çalışan bu fedakar insanlara duyduğu sevgiyi, onların çocuklarına “vallahi sizi çok seviyorum” diye daha bir cömertçe sunardı. Bu şanslı çocukların başında şüphesiz Enes îbni Malik gelirdi.

“İşte Benim Sünnetim”

Sabahtan akşama kadar emrine amade olan Enes’e yavrucuğum anlamında “ya büneyye” diye hitap ederek bilmesi gereken İslam edebini öğretirdi. Mesela evine giren bir insanın önce ev halkına selam vermesi gerektiğini hatırlatarak:

“Yavrucuğum! Ailenin yanına vardığın zaman selam ver. Böylece hem sen hem de aile fertleriniz berekete nail olursunuz.” buyururdu. Çünkü kendisi de öyle yapardı. Gönüllere huzur veren tath sesi, Allah’ın selamını terennüm ettiği zaman, işitenlere derin bir haz verirdi.

Herkesin çocukluk günlerinde arkadaşlarıyla veya yalnız başına kaldığı zamanlarda, yapılmaması gereken davranışlarla ilgili çeşitli hatıraları vardır. Fahr-i Cihan’ın hizmetine başladığı zaman dokuz yaşında küçük bir çocuk olan Enes, namaz kılarken sağa sola bakmış olmalı ki, Sevgi Çağlayanı Efendimiz ona bu kusurunu pek tatlı bir şekilde hatırlattı:

“Yavrucuğum! Namaz kılarken sağa sola bakınma. Çünkü namazda sağa sola bakınmak bütün sevaptan alıp götürür. Kendini tutamıyor, mutlaka bakman gerekiyorsa, farz namazlarda değil nafile namazlarda bak” dedi. (Tirmîzî, Cum’a 59).

Herkese hoşça bakmayı, hoş geçinmeyi, kimseye karşı gönlünde kin, haset ve nefret beslememeyi tavsiye eden Peygamberler Sultanı Enes’e:

“Yavrucuğum! Sabahtan akşama, akşamdan sabaha kadar gönlünde kimseye karşı kin beslemeden durabiliyorsan, bunu yapmaya çalış”, buyurdu; sonra da sözünü şöyle tamamladı;

“Yavrucuğum! İşte bu benim sünnetimdir. Benim sünnetimi kim canlı tutarsa beni seviyor demektir. Beni kim severse, cennette benimle beraber olur” (Tirmizi, İlim 16).

Birbirine bağlı bu iki öğüt, müslümanın şahsiyetini inşa eden iki temel unsurdur. Müslüman asla kin tutmaz. Ummanlar gibi geniş olması, herkesi sarıp kucaklaması gereken gönlünü kin hastalığı ile çölleştirmez. Çünkü kin, durduğu yerde durmayan, başka rahatsızlıklar üreten bir manevî hastalıktır. Bu hastalığa yakalanan kimse, müslüman kardeşini kendine hasım görür; onun uğradığı her zarara sevinir; onurda barışmaya yanaşmadığı gibi, gıybetini yapıp aleyhinde konuşmaktan, böylece günahlarını kat kat artırmaktan çekinmez. Kin insanı dinden çıkarır. İşte bu sebeple Resül-i Kibriya Efendimiz, Enes’e, kinden uzak durmanın kendi sünneti olduğunu, bu hastalığa gönlünde hiçbir an yer vermemesini tavsiye etmiştir.

Müslümanı müslüman yapan ikinci ana unsur, Peygamberinin sünnetine uygun olarak yaşamasıdır. Çünkü Peygamber, Kur’an-ı Kerîm’in canlı tefsiridir. Daha açık bir söyleyişle o, yaşayan, nefes alan, konuşan canlı bir Kur’an’dır. Onun sünneti bilinmeden ve tatbik edilmeden, Kur’an’a göre yaşanamaz. İşte bu sebeple yavrularımızı dünya devine yem olmaktan kurtarmak için onlara Peygamber sünnetini öğretmeli ve ona göre yaşamalarını sağlamalıyız. Böylece hem dünyada gerçek anlamda mutlu olmalarına, hem dünya sermayesini iyi kullanmalarına ve nihayet ahirette iki Cihan Güneş’iyle beraber olmalarına imkan hazırlamalıyız.

Küçükken Enes’in başının iki yanında iki perçemi, yani iki top saçı sarkardı. Enesler’in evine geldiği bir gün Nebiyyi Ekrem Efendimiz, ileride Hadimü’n-Nebî diye anılacak olan bu yavrunun başını okşayıp ona dua ettikten sonra, “şu perçemleri kesin”, buyurdu. Bu şekilde saç bırakmanın yahudi adeti olduğunu söyledi. (Ebû Davûd, Tereccül 15).

Efendimiz aleyhisselam, yeni yeni şahsiyet kazanmaya başlayan bir çocuğun sağlam bir müslüman karakterine sahip olması için onun yabancılara, hele yahudi ve hıristiyanlara benzememesine pek önem verirdi. Tevazu bakımından sular gibi yerde akmasını istediği müslümanın, şahsiyet itibariyle selviler gibi hür ve dik başlı olmasını arzu ederdi. İslam şahsiyetini bulamadığı, daha doğrusu kendi öz kimliğini bulmasına imkan verilmediği için gayr-i Müslimleri taklid eden gençleri, ciğerparelerimize kötü örnek olan acaip saçlı, garip kılıklı kimseleri gördükçe içim yanar. Onlara daha genç bir fidanken, İslamiyet’in insan tabiatına uygun hayat tarzı öğretilseydi hiç böyle mi olurlardı, diye duygulanır, hüzünlenirim.

Resûlullah’ın Sırrı

Enes henüz küçük bir çocukken o da diğer arkadaşları gibi sokakta oynardı. Kendisine bir hizmet düşerse, çağırıldığı zaman koşar gelir ve isteneni yapardı. Bazen Efendimiz oyuna dalmış olan Enes’in yanına kadar gider, mübarek elleriyle gözünü kapatır, bu suretle belki de onun çok sevdiği oyundan birdenbire kopup üzülmesini istemezdi. Yine bir gün Enes çocuklarla oynuyordu. Efendimiz onların yanına kadar giderek, ileride her biri şahsiyetli birer insan olacak bu yavrulara selam verdi. Sonra da Enes’i bir hizmete gönderdi. Bu hizmet sebebiyle o gün Enes eve biraz geç döndü. Tanınmış hanım sahabilerden biri olan annesi Ümmü Süleym ile aralarında şu konuşma geçti:

– Niye geç kaldın, oğlum?

– Resûlullah bir hizmete göndermişti; onun için geciktim.

– Neymiş bu hizmet?

– Söyleyemem, sır.

– Aferin oğlum. Resûlullah’ın sırrını hiç kimseye söyleme!

Gerçekten de Enes bu sırrı kimseye söylemedi. Aradan yıllar geçtikten sonra, bu tatlı hatırayı gözleri nemlenerek anlattığı tabiin muhaddislerinden talebesi Sabit el-Bünanî’ye dedi ki:

– Eğer bu sırrı bir kimseye söyleyecek olsaydım, vallahi sana söylerdim, Sabit!

Sultan-ı Enbiya Efendimiz vefat ettiği zaman on dokuz yaşlarında bir delikanlı olan Enes, belki de Efendimiz’in son günlerinde ondan bir istirhamda bulundu:

– Ya Resûlallah! Ahirette bana şefaat et, dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:

– Ederim, buyurdu. Fakat Enes işi garantiye almak istiyordu:

– Ya Resûlallah! Kıyamet günü seni nerede arayım? diye sordu. Fahr-i Cihan efendimiz:

– Beni ilk önce sıratta ara, buyurdu

– Seni sıratta bulamazsam?

– O zaman mizanda ara.

– Ya mizanda da bulamazsam?

– O takdirde beni havuzun civarında ara. Mutlaka bu üç yerden birinde bulunurum (Timizî, Kıyamet 9).

Enes, Nebiyyi Muhterem Efendimiz’in duası sayesin de uzun yıllar yaşadı. 103 yaşında vefat etti. 93(711-712) yılında Basra’da en son vefat eden sahabi Enes oldu. Tam on yıl Resûlullah’a hizmet etme şerefini elde etmiş; nice bir devlete nail, nice bir sırra vakıf olmuş bir insanın Resûlullah hasreti de bir başka olur. Nitekim yıllar arayı açtıkça, Enes’in özlemi de artmaya başladı. Rüyasında her gece Efendimizi gördüğü halde ona doyamazdı. Huzuruna çıkıp “Ya Resûlallah! Küçük hizmetkarın geldi!” deme arzusuyla kavrulurdu. Hz. Peygamber’e ait bir çubukla, bir saç telini yanından hiç ayırmazdı. Ölünce kabre bunlarla birlikte konulmayı isterdi. Vefat ettiği zaman, vasiyeti üzerine bu çubuk kefeniyle böğrü arasına, saç teli de dilinin altına kondu.

Acı Hatıralar

Enes Resulullah Efendimiz’in sünnetini en iyi bilen ve en mükemmel yaşayanlardan biriydi. Kıldığı namaz, Resulullah’ın namazına en fazla benzeyen sahabi diye onu gösterirlerdi. Ashab-ı kiram yıldızlar gibi birer birer kaybolup giderken, Enes sünneti öğrenip yaşamak isteyenlere kutup yıldızı gibi yol ve yön göstermeye devam etti. Fakat zalim Haccac onu pek fena şekilde incitti. 74 (693) yılıydı. Emevilerin kapı bekçisi olan vali Haccac, Enes’i aşağılayarak halkın gözünden düşürmek istedi. Buna kulp olarak da onları Hz. Osman’a yardım etmemek ve dolayısıyla ölümüne sebep olmakla suçladı. Üzerinden tam kırk yıl geçmiş bu olayda Enes’in hiçbir menfi rolü olmamıştı. Haccac-ı Zalim Enes’e ağır hakaretler yaptı. Sonra da Resulullah’ın kim bilir kaç defa okşadığı narin boynuna damga vurdu. Öfkesini alamamış olmalı ki, devlete baş kaldıran asilere yardım ediyorsun diye onun bütün malına el koydu.

Enes b. Malik halife Abdülmelik’e bir şikayet mektubu yazarak bu haksızlıkları haber verdi. Halife, Haccac-ı zalim’e ağır hakaretlerle dolu bir mektup yazdı:

– Yemin olsun ki, sana bir tekme vurmak istedim ki, onunla cehenneme kadar uçup gidesin, diye başlayan bu mektubuna: “Allah seni kahretsin!” diye devam etti. Sonra da Enes’in mallarını iade etmesini ve kendisinden özür dilemesini emretti. Ayrıca Enes üzerindeki emirlik hakkını kaldırdığı Haccac-ı Zalim, halifenin emirlerini aynen uygulamak zorunda kaldı.

Bu acı hatırada bizim için dersler vardır. İnsan başına gelen sıkıntılara bakıp da kendini kapıp koyvermemelidir. Peygamber-i Zişan’ın takdir ve taltifine mazhar olmuş nice insanların çektiği acıları düşünerek teselli bulmalıdır. Hayat fani, ömür sınırlıdır. Dünyaya gelen herkes, günü ve saati gelince veda edip gidecektir. Önemli olan, hayatın sayılı günlerini, Allah’ın emrettiği, Nebiler Sultanı’nın öğrettiği şekilde sünnet-i seniyyeye uygun olarak yaşamaya çalışmaktır. Mevla hepimizin muini olsun (Amîn, ya Muîn).