Yarış Bitmeden

Yaşar Kandemir hocamızın 2001 Ocak ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 179 Sayfa: 024)

Talebe olmuş, öğrenci kimliği almışızdır; şoförlük imtihanını kazanmış sürücü kimliğine sahip olmuşuzdur. Kelime-i şehâdet getirdiğimizde de bize müslüman kimliği verilmiştir. Kimliği alan, kimliği verenle bir sözleşme yapmış olur. Talebe okulunu bitirecektir; ehliyet alan kullanacağı vasıtayı dikkatli bir şekilde sürecektir; müslüman da dinini yaşayacak, imanını kuvvetlendirecek ve iyi mü’min olmaya gayret edecektir. Müslüman olduğunda bir kimsenin imanı demir gibi sağlam ise, mü’min olduğunda imanı çelik gibi sağlamlaşacaktır. Ama demirin çelik olması kolay değildir. Demirin çelik olabilmesi için, önce kıpkızıl ateşte akkor halinde yanması, sonra da batırıldığı buz gibi suda “cozz” diye feryat edip değişim geçirmesi ve böylece demirden daha sert, ama ondan daha esnek bir hale gelmesi gerekir. İbadetlerle olgunlaşarak, dertlerle, ıstıraplarla, sıkıntılarla pişerek gerçek mü’min kıvamına gelen bir kimse, Allah Teâlâ’nın istediği gibi kâfirlere karşı sert, dindaşlarına karşı merhametli ve esnek olur [el-Fetih (48), 29]; Peygamber Efendimiz’in tasvir ettiği gibi, dertler ve sıkıntılar karşısında çam gibi, dağ sediri gibi katı değil, rüzgârın önündeki ekin gibi esnek hale gelir (Buhârî, Merdâ 1).

Müslüman, mü’min olabilmek için çeşitli imtihanları başarmak zorundadır. Bunlardan biridoğruluk ve doğru sözlülük imtihanıdır. Bu imtihanı başaran “sâdık”lardan olur ve “sıddîk” diplomasını kazanır. Yüce Rabbimiz bizim her zaman ve her yerde özü-sözü doğru ve son derece samimi olmamızı istemekte, yalan söylemekten, bilmediğimiz şeyin ardına düşmekten sakınmamızı emretmektedir. Allah’a ve O’nun âyetlerine inanmayanların ise yalan söyleyebileceğini, yalancıların da hiçbir zaman doğru yolu bulamayacağını belirtmektedir.

Kur’ân-ı Kerîm’den öğrendiğimize göre doğru sözlü olanların yani sâdıkların en başında Allah ve Resûlullah vardır. Bütün peygamberler sözünde duran kişilerdir. Hz. İbrâhim, İsmâil, İdris, Yûsuf onlara örnek olarak zikredilir. Demek ki doğruluk, doğru sözlülük, özü-sözü doğru olmakAllah’ın ve peygamberlerin özelliğidir. İşte bu sebeple her mü’min bu özelliğe sahip olmaya çalışacaktır. Yüce kitabımız hiçbir şüpheye yer bırakmadan Allah’a ve Resûlullah’a iman eden, Allah’ın lûtfunu ve rızâsını kazanmak için yurtlarını ve yuvalarını geride bırakıp hicret eden, mallarını ve canlarını ortaya koyarak Allah yolunda cihâd eden kimselerin sâdık mü’minler olduklarını belirtir. Onların, akrabalarına ve yoksullara yardım elini uzatan, namazlarını kılıp zekâtlarını veren, zorluk ve sıkıntı zamanlarında sabreden yiğitler olduklarını söyler [el-Bakara (2), 177; el-Hucurât (49), 15; el-Haşr (59), 8].

Sana Yalancı Demiyoruz

Her hareketimizde kendisini örnek almamız gereken Efendimiz, peygamberlikten önce de özü-sözü doğru bir kimse olarak bilinirdi. Peygamberlik gelip de “Yakın akrabalarını uyar!” [eş-Şu?arâ’ (26), 214] emrini alınca onları Safâ Tepesi’nde toplamış, “Size şu dağın arkasından düşman atlılarının gelmekte olduğunu söylersem bana inanır mısınız?” diye sormuş, hepsi birden “Evet, hepimiz inanırız. Çünkü senin yalan söylediğini hiç görmedik!” demişlerdi (Müslim, Îmân 355, 356). Peygamber aleyhisselâm’dan İslâm’a davet mektubu alan Bizans kıralı Herakliyus onun hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak istemiş, o sırada Suriye’de bulunan Arap tüccarları sarayına çağırmış ve kendilerine Peygamber Efendimizi sormuştu. Onu en iyi tanıyan, fakat o sıralarda henüz müslüman olmayan Ebû Süfyân, Resûl-i Ekrem hakkında istemeye istemeye doğru söylemek zorunda kalmış ve “O, verdiği bir sözün aksini hiçbir zaman yapmamıştır”demişti. Bazan doğruyu dosdoğru söylemek kolay değildir. Nitekim Ebû Süfyân da bu gerçeği itiraf etmekten rahatsız olmuş, “Vallahi arkadaşlarım yalanımı sağda solda söylerler diye utanmasaydım onun hakkında yalan uydururdum” demiştir (Buhâr’i, Bed’ü’l-vahy 1).

Resûl-i Ekrem’in en büyük düşmanı Ebû Cehil bile onun özü sözü doğru bir kimse olduğunu itiraf etmiş, “Ey Muhammed! Biz senin yalancı olduğunu söylemiyoruz. Biz senin getirdiğin dinin asılsız olduğunu söylüyoruz” demiş, bunun üzerine nâzil olan En?âm sûresinin 33. âyeti kâfirlerin tutarsız mantığını şöyle dile getirmiştir: “Onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zâlimler Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar” (Tirmizî, Tefsîr 7).

Bir kimseyi en iyi tanıyanlar onun yakınları ve aile fertleridir. Peygamberler Sultanı Efendimiz’e ilk önce aile fertlerinin ve diğer yakınlarının iman etmesi, onun hayatında yalanın hiçbir yeri bulunmadığını kesinlikle bilmeleri dolayısıyladır. Resûlullah’a ilk vahiy gelip de gördüğü olağanüstülükler karşısında korkuya kapıldığı zaman Hz. Hatice onu teskin etmek maksadıyla bazı özelliklerini dile getirmiş, “Sen konuştuğun zaman dosdoğru konuşursun” demişti (Müslim, Îmân 252).

Peygamber Efendimiz mi?rac olayını anlatırken kâfirlerin onu yalanladığı sırada, en yakın arkadaşı Hz. Ebû Bekir “Bunları o söylüyorsa doğrudur” diyerek Resûlullah’ın yalan söylemeyeceğinde hiçbir şüphesi bulunmadığını ortaya koymuştu.

Sözünde Duran Yiğitler

Allah’a iman eden kimse, O’nun emrettiği gibi yaşayacağına söz vermiş olur. Verdiği sözü tutamayan kimse hatasını kabul etmeli ve kusurunu telâfi etmeye çalışmalıdır. Bunun güzel bir örneğini Enes İbni Nadr ortaya koymuştur. Bedir Savaşı’na katılamadığı için büyük üzüntü duyan Enes, Resûl-i Ekrem’in huzuruna gelerek “Eğer Allah beni müşriklerle kapıştırırsa, onlara neler yapacağımı görecektir” dedi. Enes Uhud Savaşı’na katıldı. Müslümanların bozguna uğradığını görünce çok üzüldü. Kılıcını çekip düşman saflarına doğru ilerlemeye başladı. Rastladığı müslümanlara “Ben cennetin kokusunu Uhud Dağı tarafından alıyorum” dedi. Onların geri dönüp savaşa katılmalarını tavsiye etti. O sırada “Muhammed öldü” diye düşmanın çıkardığı asılsız habere inanıp morali iyice bozulanları uyardı “Resûlullah neyin uğrunda öldüyse aynı şey uğrunda ölmek gerek” diyerek onları kendilerine getirdi. Sonra da düşman saflarına yiğitçe daldı. Önüne geleni tepeledi ve nihayet şehâdet şerbetini içti. Savaş bittikten sonra vücudunda seksenden fazla kılıç yarası tesbit edildi. Onun mübarek bedeninden intikam almaya kalkan merhametsiz kâfirler burnunu, kulaklarını ve diğer bazı organlarını keserek ona müsle yapmışlardı. Kız kardeşi Enes’i zor tanıdı. İşte bunun üzerine “Mü’minlerden, Allah’a verdikleri sözde duran yiğitler vardır” âyeti nâzil oldu [el-Ahzâb (33), 23]. O yiğidin, Allah’a verdiği sözü, canını ortaya koyarak yerine getirdiğini bizzat Allah söyledi.

Bizim Efendimiz, kendisini adım adım izlemekle yükümlü olduğumuz Peygamberimiz Allah’ın kendisine emrettiği gibi dosdoğru davranır, doğruluktan kıl kadar ayrılmazdı. Dosdoğru bir insan olduğu düşmanları tarafından bile kabul edilen Efendimiz bize “Allah’a inandım dedikten sonra dosdoğru olmayı”, “özü-sözü doğru olanlarla beraber bulunmayı” tavsiye ederdi. Rabbimiz Allah’tır dedikten sonra dosdoğru olanlar için âhirette hiçbir korku ve üzüntü bulunmayacağını belirten âyeti hatırlatırdı. Sözü ve işi doğru olanların cennetin yolunu tutacağını, doğru söyleyen insanların “sıddîklar” defterine yazılacağını söylerdi.

Nefsin, zaafların, tutkuların esiri olmamalıdır. Allah’a iyi bir kul olma yarışında önde giden sâdıkların yolunu tutmalıdır. Yarış süresinin her gün biraz daha kısaldığı unutulmamalıdır. O büyük rehberimizin ve onu rehber edinen büyüklerimizin izince gitmeli, yarış bitmeden doğruluk ve doğru sözlülük imtihanını kazanarak “sıddîk” diplomasını almalıdır. Allah yardımcımız olsun.