Yaman Dede

Yaşar Kandemir hocamızın 1994 Mayıs ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 099 Sayfa: 024)

Yıllar önceki bir sohbetimizde, merhum hocam Yaman Dede’nin Resulullah sevdasından sözetmiş, onun “Gönül hun oldu şevkinden, boyandım ya Resulullah” diye başlayan uzun na’tından bazı kıtalar okumuştuk (Canım Arzular Seni, s.27-28). Geçtiğimiz ay, kıymetli araştırıcı Mustafa Özdamar tarafından bu aşık dedenin ibretli hayatının kitaplaştırıldığını görünce (!) sevinerek okudum ve bu sohbetimize Yaman Dede’mizi misafir etmek istedim.

Efendim, Yaman Dede 1887’de Kayseri’nin Talas ilçesinde dünyaya gelir. Babası Kayseri Rumlarından bir iplik tüccarıdır. Ona Diyamandi adını verirler. Diyamand elmas demektir. Diyamandi Kastamonu idadisinde (lisesinde) okurken Arapça ve Farsça derslerine pek ilgi duyar. Rüşdiyenin (ortaokulun) ikinci sınıfında, henüz on dört yaşında bulunduğu sıralarda Mesnevidenokudukları birkaç beyit, Diyamandi’nin içine bir ateş düşürür. Kendi ifadesiyle söyleyecek olursak,“o andan itibaren tatlı tatlı yanmaya başlar. Şiddetiyle yakan, fakat anne busesi kadar tatlı gelen alevler iç alemini kaplar”.

Mevlana kapısından geçerek Peygamber kapısına varacak olan Yaman Dede’nin gönlünü bu alevler yaktıkça yakacak, Rasulullah aşkının alevleriyle kendinden geçecek ve sonraki yıllarda, daha fazla yanma arzusuyla Allah’ın Rasulü’ne şöyle yalvaracaktır:

Yak sînemi ateşlere efganıma bakma;
Ruhumda yanan ateşe, nîranıma bakma;
Hiç sönmeyecek aşkıma, îmanıma bakma;
Ağlatma da yak, hal-i perîşanıma bakma.

***

Ağlatma ki âlâmımı tahfife de başlar;
Ağlatma, serinletmededir bağrımı yaşlar;
Rahmetme sakın, gerçi dayanmaz buna taşlar;
Ağlatma da yak, hal-i perîşanıma bakma.

***

Yaşlar akarak belki uçar zerresi aşkın;
Ateşle yaşar, yaşar değil, yaresi aşkın;
Yanmaktır, efendim, biricik çaresi aşkın;
Ağlatma da yak, hal-i perişanıma bakma.

Arapça dersinde gösterdiği başarı sebebiyle arkadaşları ve hocaları tarafından Yamandi Molladiye anılan Diyamandi, Hukuk Fakültesi’ni bitirerek İstanbul’da avukatlığa başlar. Yabancı okullarda, daha ziyade Fransız özel kız liselerinde edebiyat öğretmenliği yapar. Kalben müslüman olmasına rağmen, kilisenin tesiriyle kendisine cephe alan eşini ve kızını daha fazla üzmemek için uzunca bir süre müslümanlığını açığa vurmaz. “Yuvasında 20 sene gurbet hayatı yaşar”

O günlerdeki hayatını, Ayten adlı bir öğrencisine yazdığı mektupta şöyle anlatıyor: “Onlara ıstırap vermemek için evde sahura kalkmadan gizli oruç tuttum, gizli namaz kıldım. İstanbul’un sapa yerlerindeki camileri belki benim kadar bilen yoktur. Bazan bu camilerde de beni tanıyan birini görerek namaz kılmadan boynum bükük yetimhane geri döndüğüm olurdu. Gerçi işi resmiyete ve aleniyete dökmeden de namaz kılmakta dinen bir mahzur yoktur. Fakat bunu herkese nasıl anlatmalı. İşte böyle saklı devam ederken Himalaya kadar bir dalga geldi ve beni aldı götürdü. Yunus Emre’nin dediği gibi beni benden aldılar. O hale gelmiştim ki, muslümanların diri diri yakıldığı bir vahşet diyarında bulunmuş olsaydım, ortaya atılacak ve zevkle yanacaktım” (s. 277).

Öyle de olur ve Dede İslamiyeti resmen kabul ederek Mehmed Abdülkadir adını alır. Patrikhane, eşine telefon ederek bir müslüman ile aynı çatı altında yaşamalarının mümkün olmadığını söyler. Yaman Dede çok sevdiği karısına ve kızına, onları üzmemek için İstanbul’dan ayrılabileceğini, hatta Erzurum’a kadar gidebileceğini söyler. Onlar da kendisini çok sevmektedir. Kilisenin ve etrafın baskısıyla aile dağılır ve 1942 Şubat’ında, karlı bir kış gecesi 55 yaşındaki Dede yuvasını terk etmek zorunda kalır.

Sohbetimizi Rasulullah aşığı Yaman Dede’nin mazmun zenginliği ile dikkati çeken fevkalade güzel bir na’tiyle sürdürelim. Dede na’tine, Rabbimizin nurlarının kendisinde yansıdığı Muhammed, diye başlıyor. Sonra onun peygamberlerin kafile başı olduğunu, ilminin devamlı surette şeref dağıtan bir kutup olduğunu, kalbinin herşeyden haberdar ve uyanık olduğunu, onun aşkıyla dopdolu olan bir aşığı cehennemin çekip alamayacağını veya öyle bir kimsenin aşkına cehennemin dayanamayacağını söylüyor. Her beyitteki Muhammed kelimesini, Rasulullah Efendimiz’e hitap olarak düşünmeliyiz.

Ey Rabbimizin ma’kes-i envarı Muhammed!
Allahımızın vakıf-ı esrarı Muhammed!

Mürsellerinin kâfilesâlârı Muhammed!
Her iki cihanın ulu serdarı Muhammedi

Levlak ile taltif olunan Şah-ı rusülsün,
Biz ümmetinin yar ü halaskarı Muhammed!

Sen aşk-ı Hüda, hüsn-i Hüda, lütf-i Hüda’sın
Hallak-ı cemalin gülü, gülzarı Muhammed!

Rahmeyledi alemlere gönderdi seni Hak,
Nur etti nigahın gazab-ı narı Muhammed!

Ümmî iken ümmetleri hayretlere saldın
İlmin ebedi kutb-i şerefbarı Muhammed

Sen havf ü recanın ne büyük rehberisin
Kalbin en ulu vakıf-ı hüşyarı Muhammed

Aşıkların ah eyleyerek sine döverler
Hun oldu güneş gördü de ruhsar-ı Muhammed

Gül yüzlü, güneş gözlü Muhammed, meh-i taban
Çak oldu görüp pertev-i dîdar-ı Muhammed

Derdinle senin handenüma derde bu gönlüm,
Aşkın île yak sen dil-i bîmarı Muhammed!

Aşkınla yanan, ateş-ı nîran île yanmaz,
Dûzeh çekemez aşık-ı serşarı, Muhammed!

Ümmetleri hüsran u mezellette bırakma,
En sonra da bu Kadir-i naçarı, Muhammed!

Yaman Dede’nin Peygamber aşkı anlatılacak gibi değildir. 1961 yılında İstanbul Yüksek Enstitüsü’nde Farsça dersimize gelen Yaman Dede’nin bu derin aşkının bir görünümüne şahit olan arkadaşımız Ahmet Kahraman anlatıyor: Ahmet Bey bir öğle vakti Fındıklıdan Taksim’e çıkarken, Alman Sefareti civarındaki bir mescidin duvarına yaslanmış olan Yaman Dede’yi görür. Dede halsiz, mecalsiz, başı hafif yana düşmüş vaziyette ağlayıp durmaktadır. Arkadaşımız Dede’nin yanına koşar, hasta olup olmadığını sorar.

Dede zayıf, ince ve gevrek sesiyle:

– Bir şeyim yok, yavrum, der. Rasulullah aklıma geldiği zaman kendimi kaybediyorum. Ayakta duracak mecalim kalmıyor. Ya bir yere dayanmam gerekiyor, yahut oturmam icap ediyor…

Yaman Dede işte böylesine dopdolu bir Peygamber aşığı idi. Onu Peygamber Efendimiz’e duyduğu derin sevgiyle ve yoğun cezbeyle hatırlayıp yadeden talebelerinin kendisini Yaman Dede yerineYanan Dede, Yanar dede diye anmaları ne kadar yerinde değil mı?

Mektupları:

Yaman Dede ateşinden koptuktan sonra bütün sevgisini öğrencilerine veriyor. Onlarla yakından ilgileniyor. Kendilerine dünya ve ahiret mutluluğunu telkin ve tavsiye ediyor. Yaman Dede kitabının iki yüz sayfalık bir bölümü öğrencilerine yazdığı mektuplardan oluşuyor. Bu aziz insanın gönül zenginliğini, kabına sığmayan ilahî aşkını, benzerî kolay kolay görülmeyen çelebiliğini, fedakarlığını bu bölümde görüyor, kendisini daha iyi tanıyıp hayran oluyoruz. İlhamların kendisine mektup şeklinde geldiğini söyleyen Dede, Neriman adlı bir öğrencisine şunları yazıyor:

” ..Sen de büyük bir hazinenin içindesin iki cihanın en büyük hazinesi Habîb-i Kibriya’nın mübeşşer ümmetinden bir fert olmak ne büyük mazhariyettir! Bu hazineye iki elinle sıkı yapış ve hiçbir şeyden korkma. Şu hakikate kuvvetle iman etmiş bulunuyorum. Yükselmek için iki kanad lazım:Aşk ve ibadet. İbadetsiz aşk ve aşksız ibadet tek kanattır. Tek kanatla yükselemeyiz. Bu hakikati öğrenmek hayatımın en büyük mazhariyeti oldu.

Farkına varmadan dalalete düşmüş ilim ve fikir adamlarından pek ziyade korkmak ve onlardan kaçmak lazımdır. Arkalarından gidenler de aynı uçuruma yuvarlanmaya mahkumdurlar. Dalalete düşenlerden bazıları kemale ermiş kimselere pek çok benzedikleri için insan kolayca aldanır. Mesela ibadet hususunda laubali fikirleri vardır. Kendi fikirlerini dinin esasları gibi anlatırlar. Halbuki o fikirler Kitaba, Peygamberimizin söylediklerine (hadis) ve yaptıklarına tamamiyle aykırıdır.

Namazlarınızı muntamazan kılmaya başladığınız zaman kanadın birini elde etmiş olursunuz. Kendinizde büyük bir değişme göreceksiniz. Bu değişme hızlı bir seyir takip eder Namaza durduğunuz zaman kalbinizi tamamiyle Allah’a vermekte ve masivayı atmakta ne kadar muvaffak olursanız, değişme o kadar çabuk olur. Yakınlarınız arkadaşlarınız yüzünüzde bir nur sezmeye başlarlar. Tabi siz farkına varmazsınız. Siz iç aleminizdeki değişmeleri sezersiniz… ” (s. 244)

Başka mektuplarında öğrencilerine namaz kılmalarını tavsiye ederken söylediği şu sözler, onun manevî olgunluğunu göstermektedir: “Namaz kılmak!… Aman ya Rab! O ne muazzam bir nimettir. Kanımla abdest alabilsem, gözyaşlarımla abdest alabilsem, kızgın saç üstünde namaz kılabilsem. Yanarak, kavrularak namaz kılabilsem… Kızım, namazlarınızı kılmaya başladığınız zaman -eğer varsa- sizde bedbinlikten eser kalmayacak, bütün zerrelerinizden saadet taşacaktır.” (s 285,310)

Öğrencilerine hizmet aşkıyla yanan Dede, mektuplarından birinde öğretme iştiyakını şöyle dile getiriyor: “İnsanın ruhu bir kere aşk-ı ilahî ile tutuşunca, Allah’ın kullarına hizmet etmek, hatta her canlıya elden gelen yardımda bulunmak bir nevi ibadet oluyor. Mektep de oraya karşı mukavele ile deruhte edilmiş vazife de silinip kayboluyor; yalnız çocuklarımla karşı karşıya kalıyorum. Ana kuş yuvaya geldiği zaman minicik ağızlarını açarak gıda isteyen yavru kuşlar gibi kalplerini ve ruhlarını bana doğru açarak benden manevî bir gıda bekleyen çocuklarıma -mümkün olsa- fakirane ne sermayem varsa bir anda vermek, o sermayeyi ve o sermaye ile birlikte bütün ruhumu o taze ruhlara boşaltmak isterim. Bu ihtiyaç ile yanarım” (s. 274).

Derste “Nutuk”u Kuran’dan daha çok sevdiğini söyleyen bir öğrencisine yazdığı, “Gülen, aziz evladım! Dünden beri kalbim kan ağlıyor” diye başlayan ve onu iman tazelemeye davet eden uzun mektubu (s 345-348), onun öğrencilerini ne kadar çok sevdiğini ve onlara doğruyu, güzeli anlatmak için nasıl çırpındığını pek güzel ortaya koyuyor.

1945-46 yıllarında en çok mektuplaştığı öğrencilerden, İstanbul Garnizon Kumandanı’nın kızı olduğu anlaşılan Ayten’e yazdığı uzun mektupta nafile namaz kılmayı ve zikiri tavsiye ederken diyor ki: “Sık sık istiğfar etmekte çok güzeldir. Efendimiz hergün yüz kerre istiğfar ederlermiş. Bir de Allah’ı zikretmek de çok güzeldir. Cenab-ı Hak bir ayet-i kerimede “Allah’ı çok zikrediniz” buyuruyor. Zikir şöyle olur: Yerine ve icabına göre ya kendiniz işitecek kadar veya ağzınızın içinde dilinizi oynatarak işitilmez bir surette “Allah… Allah” diye tekrar etmek veya “La ilahe illallah’ı tekrarlamak. Fakat bir hadis-i şerifte “Zikrin en faziletlisi efdali, la ilahe illallah” tekrarlamaktır.” buyurulmaktadır… ”

Yaman Dede’ye Mersiye

1962’de rahmeti Rahman’a kavuşan Yaman Dede hakkındaki sohbetimizi, ruhuna bir fatiha hediye ederek merhum Hafız Yusuf Cemil Ararat Bey’in onun için yazdığı mersiye ile noktalayalım:

Ey ilahî şem’anın pervanesi, / Nur-i vahdetle münevver muhtedî.

Bak Diyamandı denilmişti sana, / Doğduğunda, sonra çıktı mesnedi.

Sen bir elmaspare-i îman idin, / Parladı kalbınde nur-i sermedi.

Mesnevî’den vahdeti idrak ile, / Veche-i tevhide oldun muktedî.

Ey Dedem, devletlü Abdülkadir’im / Ruhunun cennetler olsun meşhedi

 

Dipnotlar: (1) Yaman Dede, Marifet Yayınları, Yerebatan cad. Çatalçeşme sk. Defne Han nr. 27 Kat 4, Cağaloğlu /İSTANBUL