Yalvarmayı Bilmek

Yaşar Kandemir hocamızın 2003 Nisan ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 206 Sayfa: 026)

Herkes, her şey, bütün kâinat Allah’ın rahmetine muhtaçtır. İlâhî rahmet olmadan hiçbir şeyin varolması, varlığını devam ettirmesi mümkün değildir. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemEfendimiz’in “âlemlere rahmet olarak” gönderilmesinin sebep ve hikmeti de budur.

Cenâb-ı Mevlâ’nın en büyük bağışlarından biri gönül bahçemizdir. Nâdide güller, rengârenk çiçekler, emsâlsiz bitkiler gibi gönül bahçemiz de rahmet yağmurlarıyla sulanmaya muhtaçtır.

Bütün mesele ilâhî rahmeti yağdırabilmektir. Her şeyi olduğu gibi bunu da, gönül bahçemizin bahçıvanı sevgili Efendimiz’den öğrenmemiz gerekmektedir.

Tevâzû, Tazarrû, Tezellül

Âlemlere rahmet Hazreti Muhammed aleyhisselâm’dan öğrendiğimize göre, rahmet yağmurlarıyla yıkanmak isteyen kimsenin tavrı önemlidir.

Bunun için kulun;

Allah’ın yüceliğine, O’nun sonsuz kudreti karşısında kendisinin âcizliğine bütün benliğiyle inanması;

O’na boyun bükerek yönelmesi;

gönlü derin ürpertilerle titrerken,

hafif bir sesle,

hem korkarak hem ümitlenerek,

ve O’nun aşırı gidenleri sevmediğini bilerek

yalvarıp yakarması gereklidir (A‘râf 7/55, 56, 205).

Büyüklerimizin söyleyişiyle; tevâzû, tazarrû, tezellül ile niyâza durması şarttır.

Bir defasında Medine’de, kuraklık sebebiyle Sevgili Efendimiz yağmur duasına çıkmıştı. Cenâb-ı Hakk’ın merhametine ve yardımına muhtaç olduğunu hal diliyle de anlatmak için en değersiz elbisesini giymişti. Derin bir tevâzu ve tazarrû içinde namazgâha gelmiş, yüzünü kıbleye dönmüş, elbisesinin içini dışına çevirmiş, durmadan tekbirler getirerek Allah’a yalvarmıştı. Böyle bir yalvarışın ardından da yağmur yağmaya başlamıştı (Buhârî, İstiska 15-20; Ebû Dâvûd, İstiska 1).

Kulun işte bu niyâz hali, Cenâb-ı Mevlâ’nın merhametini celbetmekte; O’na açılan ellere rahmet yağmurları dökülmektedir.

Tevâzû, tazarrû ve tezellül halinin en fazla arandığı yer, namaz ve secde halidir. Peygamber Efendimiz’in haber verdiğine göre:

Kul, namazda huşû yakalamaya gayret etmelidir,

tevâzû içinde Allah’a boyun eğmelidir,

kendisinin değersiz olduğunu Rabbine göstermeye çalışmalıdır.

Namazdan sonra avuçlarının içini yüzüne doğru çevirip ellerini Cenâb-ı Mevlâ’ya doğru uzatmalı,

‘Yâ Rabbî! Yâ Rabbî’ diye O’na ihtiyacını arzetmelidir (Tirmizî, Salât 166).

*  *  *

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Bedir Gazvesi’nde münâcâtın yani Allâh’a müracaatın pek canlı bir misâlini gösterdi.

Hz. Ömer’in anlattığına göre o gün Peygamber Efendimiz ashâbına şöyle dönüp baktı, onlar üç yüz kişi kadardı.

Bir de düşmana dönüp baktı, düşman bin kişiden fazlaydı.

İşte o zaman kıbleye dönüp ellerini açtı ve:

“Allahım!” diye yalvarmaya başladı. “Hani bana va’din vardı. Bana olan va’dini gerçekleştir.

Allahım! Eğer bu bir avuç müslüman helâk olursa, yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmaz.”

Hiç ara vermeden aynı şekilde yalvarıp yakarıyordu. O sırada hırkası omuzundan sıyrılıp yere düştü. Hz. Ebû Bekir onun bu haline dayanamadı. Hırkasını yerden alıp omuzlarına koyarken kendisini daha fazla üzmemesi için yalvardı:

– “Ey Allah’ın elçisi!” dedi. “Rabbine yalvarman artık elverir. O sana olan va’dini yerine getirecektir.”

O sırada şu âyet nâzil oldu:

“Hani siz Rabbinizden yardım istemiştiniz. O da  ‘Ben size birbiri ardınca inen bin melekle yardım edeceğim’ diyerek duanızı kabul etmişti” (Enfâl 8/9).

Bu olayı tasvir eden Hz. Ömer, o gün yetmiş düşman savaşçısının öldüğünü, yetmişinin de esir edildiğini haber vermiştir (Ahmed b. Hanbel,  Müsned, I, 30-31).

İşte kul kendini Rabbine böylesine yakın hissetmeli, bütün kapıları geride bırakıp sadece O’nun kapısına geldiğini göstermeli, Allah’ın rahmetine muhtaç olduğunu samimi bir yakarışla dile getirmelidir.

Dua ve Niyâz Hali

Cenâb-ı Hakk’ın rahmet bulutlarını kulun üzerine çekecek olan, türüm türüm tüten bir gönül yangınıdır. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in, dua ederken, derin bir alçak gönüllülük içinde niyâza duruşunun sebebi budur.

“Bana bir dua öğret de namazımda okuyayım” diyen Hazreti Ebû Bekir’e öğrettiği şu duada bu mahviyet ve gönül harareti ne kadar da canlıdır:

Allahım!

Ben kendime çok zulmettim.

Günahları bağışlayacak ise yalnız sensin.

Öyleyse tükenmez lutfunla beni bağışla, bana merhamet et.

Çünkü affı sonsuz, merhameti nihayetsiz olan yalnız sensin” (Buhârî, Ezân 149, Daavât 17, Tevhîd 9; Müslim, Zikir 48).

Peygamber Efendimiz’in duaları son derece kapsamlıdır. Onun dualarında sadece din, sadece dünya, sadece âhiret yoktur; onun dualarında bunlarla birlikte hayatın nasıl değerlendirilmesi, Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna nasıl varılmasıyla ilgili istekler de vardır. Şu dua bu istekleri ne güzel ifade etmektedir:

“Allahım!

Bütün işlerimin başı olan dinim konusunda hataya düşmekten beni koru!

Yaşadığım şu dünyadaki işlerimin yolunda gitmesini sağla!

Dönüp varacağım âhiretimi kazanmama yardım et!

Hayatım boyunca daha çok hayır yapmama imkân ver!

Her türlü kötülükten kurtulmamı sağlayacak bir ölüm nasip et!” (Müslim, Zikir 71).

Kâinâtın Efendisi’nin bize öğrettiği dualarda, günahlarımızın âdeta bir resmi geçidi, bir dökümü vardır. Kulun kusurlarını çekinmeden sayıp dökeceği tek makam, Cenâb-ı Hakk’ın huzurudur. Kul, O’na her kusurunu söylemeli, bütün günahlarından temizlenmek istediğini belirtmelidir. Efendimiz’in şu duası bunun en güzel örneklerinden biridir:

“Allahım!

Günahlarımı, bilgisizlik yüzünden yaptıklarımı, haddimi aşarak işlediğim kusurlarımı, benden daha iyi bildiğin bütün suçlarımı bağışla!

Allahım!

Ciddî ve şaka yollu yaptıklarımı, yanlışlıkla ve bilerek işlediğim günahlarımı affeyle!

Bütün bu kusurların bende bulunduğunu itiraf ederim.

Allahım!

Şimdiye kadar yaptığım, bundan sonra yapacağım, gizlediğim ve açığa vurduğum, ölçüsüz bir şekilde işlediğim ve benden daha iyi bildiğin günahlarımı bağışla!

Öne geçiren de sen, geride bırakan da sensin.

Senin gücün her şeye yeter” (Buhârî, Daavât 60; Müslim, Zikir 70).

Bir Zamanlar

Peygamber Efendimiz, Allah’a nasıl münacat etmemiz gerektiğini öğretirken, bir zamanlar yaşanmış  ibretli olayları misâl gösterirdi. Mağarada mahsur kalan üç adamın hikâyesi bunlardan biriydi.

Üç yolcu akşam yatıp uyumak için bir mağaraya girmiş, fakat dağdan kopan bir kaya mağaranın ağzını kapatınca, içeride mahsur kalmışlardı. İçlerinden biri:

– “Yaptığımız iyilikleri anlatarak Allah’a dua etmekten başka yapacağımız bir şey kalmadı” deyince, mağaranın ağzını kapatan kayadan kurtulabilmek için “samimiyetle yaptıkları iyilikleri” anlatmaya başlamışlardı.

Her biri, en içten duygularla yaptığı iyi bir davranışı anlattıktan sonra:

“Allahım! Eğer ben bu işi senin rızânı kazanmak için yapmışsam, başımızdaki sıkıntıyı uzaklaştır!” diye yalvarmıştı. Her birinin duasından sonra kaya birazcık aralanmış, sonunda mağaradan kurtulup yollarına devam etmişlerdi (Hadis için bk. Kandemir, Çakan, Küçük,Riyâzü’s-sâlihîn Tercüme ve Şerhi, Peygamberimizden Hayat ölçüleri, I, 136-137).

Kul, kulluğunu bilmelidir. Sonsuz kudret sahibi karşısındaki aczini, hiçliğini, zavallılığını unutmamalıdır. O’nun kendisine bağışladığı imkânları; aklı, zekâsı ve becerisiyle elde ettiğini düşünmemeli, bunu aklından bile geçirmemelidir.

Hep başı önünde ve kalbi Rabbiyle irtibat halinde bulunmalı, âyet ve hadislerdeki özlü duaları dilinden düşürmemelidir. İşte o zaman, insanın yolunu tıkayan kayalar yerinden oynayabilir…