Yalancının Söylediği Doğru

Yaşar Kandemir hocamızın 1996 Ağustos ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 126 Sayfa: 024)

İçinde yaşadığımız şu kâinât sırlarla doludur. Bu sırların bir kısmı bilinmeye ve keşfedil-meye müsait, bir kısmı da insan bilgisine tamamen kapalıdır. Bir de kainatı kudretiyle elinde tutan Vâcibü’l-vücûd’un bilinmesini istediği, fakat keşfedilmesi mümkün olmadığı için de peygamberlerine haber verdiği sırlar vardır. Peygamber-i Zîşan Efendimiz, işte bu yolla ilâhî sırların bir nicesine vâkıf olduğu için herkesin görmediğini görür, sezmediğini sezer, insan için hayırlı ve faydalı şeyleri, zararlı ve tehlikeli halleri bilir, bunun tabiî sonucu olarak da çok sevdiği ümmetine zararlı ve tehlikeli hallerden korunmanın yol ve yöntemlerini öğretirdi. Hadîs-i şeriflerdeki yüzlerce dua ve istiâze yani zararlı varlıklardan ve hallerden Allah’a sığınmanın yöntemleri bunun en açık delilidir. Şu da iyi bilinmelidir ki, insanoğlunun ilâhî iradeye uygun bir hayat sürebilmesi için bir hidâyet kitabı olarak gönderilen Kur’ân-ı Kerîm’de birçok dua ve istiâze âyeti vardır. Bunların neler olduğunu ancak hadîs-i şeriflerden öğrenmek mümkündür.

“Tutsağın Ne Yaptı?”

Sohbetimizi, o saâdet devrinde yaşanan ve bize şeytandan sığınmanın bir yolunu pek canlı bir misalle öğreten bir olayı, hem de en güvenilir hadis kitaplarımızın başında gelen Sahîh-iBuhârî’den (Vekalet 10) naklederek canlandıralım:

İki Cihan Güneşi Efendimiz bir ramazan ayında ashâb-ı kirâmın sadaka-i fıtır olarak getirdiği hurmaları bir yere yığdırmış, Ebû Hüreyre hazretlerine de onları bekleme görevini vermişti. Peygamberler Sultanı’nın bu sadık bendesi, görevini lâyıkıyla yapabilmek için hurma yığınına yakın bir yere oturdu. Gece olup da el ayak çekilince, bir karaltının hurmalara doğru yaklaştığını ve onları avuç avuç çalmaya başladığını gördü. Ebû Hüreyre adamın yakasına yapıştığı gibi:

– Vallahi seni Rasûlullah’ın huzuruna götüreceğim, dedi.

Adam yalvarmaya başladı:

– Ben fakir bir adamım. Geçim sıkıntısı çekmekteyim. Üstelik çoluk çocuğum da var. Ne olur beni bırak, dedi.

Yufka yürekli bir insan olan Ebû Hüreyre, bu tanımadığı adamın sözlerine inandı, ona acıdı ve kendisini serbest bıraktı.

Ertesi sabah Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, yüzünden hiç eksik olmayan tebessümüyle Ebû Hüreyre’ye yaklaştı ve:

– “Ebû Hüreyre! Dün gece tutsağın ne yaptı?” diye sordu. Allah Resûlü’nün her şeye vâkıf olduğunu çok iyi bilen Ebû Hüreyre:

– Ya Resûlallah! İhtiyaç içinde bulunduğunu, üstelik çoluk çocuk sahibi olduğunu söyledi. Ben de kendisine acıdım ve serbest bıraktım, dedi.

Peygamberler Sultanı:

– “O sana yalan söyledi; tekrar gelecek”, diye Ebû Hüreyre’yi uyardı.

Resûlullah öyle diyorsa mutlaka öyle olacaktı. Ebû Hüreyre’nin bunda şüphesi yoktu. Acaba adam ne zaman gelecekti? Ortalık kararınca Ebû Hüreyre bütün dikkatiyle beklemeye başladı. Çok geçmeden adam yine geldi ve hurmaları avuçlamaya başladı.

Ebû Hüreyre adamın ensesine yapıştı:

– Bu defa seni mutlaka Resûlullah’ın karşısına dikeceğim, dedi. Adamın mazereti hazırdı:

– Ne olur beni bırak. Gerçekten zor durumdayım. Çoluk çocuk perişan. Bu defa bırakırsan bir daha gelmem, dedi.

Ebû Hüreyre radyyallahu anh’ın yufka yüreği dayanamadı. Adamın haline acıdı ve onu yine serbest bıraktı.

Sabahleyin Ebû Hüreyre’nin yanına gelen Resûl-i Kibriya (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ) Efendimiz yine:

– “Ebu Hüreyre! Dün gece tutsağın ne yaptı?” diye sordu.

Ebû Hüreyre, adamın söylediğine göre ailesinin zor durumda olduğunu, onlara acıyıp kendisini serbest bıraktığını ve bir daha gelmeyeceğine dair söz verdiğini anlattı.

Fahr-i Kâinât Efendimiz yine tebessüm buyurdu:

– “O kesinlikle yalan söyledi; göreceksin tekrar gelecek” buyurdu.

Akşam olunca Ebû Hüreyre adamın geleceği zamanı kollamaya başladı. Bu defa onu mutlaka yakalayacak ve Resûl-i Zîşan’ın karşısına dikecekti. Bu yalancı adam hakettiği cezayı mutlaka görmeliydi.

Karanlık basınca, gece misafiri hurmaların başında bitti. Ebû Hüreyre bu defa kesin surette kararlıydı. Adamın yakasına yapıştı:

– Bu senin üçüncü ve son gelişin. Bir daha gelmeyeceğim diyorsun, tekrar geliyorsun. Lâmı cimi yok, seni mutlaka Resûlullah’ın huzuruna çıkaracağım, dedi.

Hurma hırsızı daha ciddi bir edâ ile :

– Beni bu defa da serbest bırak, sana bazı kelimeler öğreteyim. Allah seni bu kelimelerle mutlaka faydalandıracaktır, dedi.

Adamın bazı dualardan söz ettiğini anlayan Ebû Hüreyre meraklandı. Allah katında makbul ve insan için faydalı duaları öğrenmenin lüzumunu en iyi bilenlerden biriydi.

– Bazı kelimeler dediğin nedir? diye sordu. Adam şunları söyledi:

– Yatağına girdiğin zaman Âyetü’l-kürsî’yi oku! O takdirde senin yanında Allah tarafından sürekli bir koruyucu bulunur ve sabaha kadar şeytan sana yaklaşamaz, dedi.

Peygamber aleyhısselam’dan nice dualar öğrenmiş olan Ebû Hüreyre, şeytandan korunmanın yeni bir usûlünü öğreten hurma hırsızını, verdiği bu değerli bilgi karşılığında serbest bıraktı.

Ertesi sabah Resûl-i Muhterem Efendimiz Ebû Hüreyre’nin yanına gelince o değişmeyen sualini sordu:

– “Dün gece tutsağın ne yaptı?” buyurdu. Ebû Hüreyre:

– Ya Resûlallah ! Allah’ın beni faydalandıracağı bazı kelimeler öğreteceğini söyledi. Ben de bu kelimeler karşılığında onu serbest bıraktım, dedi Peygamber aleyhisselam:

– “Neymiş o kelimeler?” deyince, Ebû Hüreyre adamın Âyetü’l-kürsî ile ilgili söylediklerini anlattı. O zaman Fahr-ı Cihân Efendimiz

– “Bak hele sen! Kendisi yalancı olduğu halde bu defa doğru söylemiş” buyurdu. Sonra da bu olaydaki sırrın perdesini aralamak arzusuyla:

– Üç gecedir kiminle konuştuğunu biliyor musun, Ebü Hureyre?” diye sordu

Ebû Hüreyre Resûlullah’ın mübarek yüzüne merakla bakarak:

– Hayır, bilmiyorum, dedi. Peygamberler Sultanı onu hayretler içerisinde bırakan şu iki kelimeyi fısıldadı:

– “O şeytandı.”

Ebû Hüreyre o günden itibaren dualarına bir de Âyetü’l-kürsî’yi ekledi. Gerçekten de bir daha şeytanla karşılaşmadığı gibi, onun vereceği zararlardan da korunmuş oldu.

Bir zamanlar meleklere bile hocalık yapan şeytanın kainattaki pek çok sırrı görüp bildiğinde şüphe yoktur. Hele kendisini etkisiz kılan, elini kolunu bağlayan, başkalarına zarar veremeyecek hale getiren duaları daha iyi bildiği muhakkaktır.

Görülmeyen, varılmayan, sezilmeyen, bilinmeyen alemlerin sırrı dualardadır. İşte bu sebeple şefkatli Efendimiz, birçok hadîs-i şerifinde ne zaman hangi duaları okumamız gerektiğini bize öğretmiştir. Bunları kendisine o sonsuz kudret sahibinin öğrettiğinde şüphe yoktur.

Meleğin Müjdesi

Şimdi o gül devrinden buna benzer bir olay daha görelim. Böylece dualardaki sırları ve âyet-i kerîmelerde saklı hikmetleri Resûl-ı Kibriya Efendimiz’in nasıl bildiğini de öğrenelim. Sözünü ettiğimiz olaydan bahseden hadîs-ı şerif, sağlamlık itibariyle Sahîh-i Buhârî‘den hemen sonra gelen Sahîh-i Müslim‘dedir. (Müsafirîn, 254) Bu iki hadis kitabımız İslâm alimleri tarafından, en sahih ve güvenilir hadisleri toplayan iki kitap anlamında Sahîhayn diye adlandırılmıştır.

Abdullah İbni Abbas hazretlerinin haber verdiğine göre, birgün Cebrail aleyhisselam Resûl-ı Ekrem Efendimiz’in yanında otururken yukarılardan kapı gıcırtısına benzer bir ses duyuldu. Resûlullah Efendimiz mübarek başını kaldırıp baktı. O zaman, bu bilinmeyenler aleminin habercisi Cebrail aleyhisselam bir açıklama yaparak:

– Sesini duyduğun bu kapı, şimdiye kadar ilk defa bugün açılmaktadır, dedi. Sonra o kapıdan bir melek indi. Cebrail aleyhisselam onu da Efendimiz’e tanıtarak, bu melek yeryüzüne ilk defa inmektedir, dedi. Melek Efendimiz aleyhisselam’a şunları söyledi:

– Sana müjdeler olsun! Daha önce hiçbir peygambere verilmeyen iki nur sana verildi. Biri Fatiha sûresi, diğeri Bakara sûresi’nin son ayetleri. Bunlardan okuyacağın her harfe karşılık sana ecir verilecektir.

Meleğin “Bakara sûresi’nin son ayetleri” dediği, bizim Âmenerrasûlü diye bildiğimiz iki âyet-i kerîmedir. Son derece bereketli ve okuyanlara pek çok manevî fayda sağlayacak olan bu iki ayeti bilmeyenlerimiz varsa, onları mutlaka ezberlemeli, manasını anlamaya çalışmalı ve üzerinde düşünmelidir.

Yeri gelmişken bir hususa daha işaret edelim. Muhtelif sohbetlerimizde, hadîs-i şeriflerin önemli bir kısmının, hele dinî hükümlerle, özellikle ibadet, dua ve zikirlerle ilgili olanların vahiy mahsulü olduğunu söylemiştik. Meleğin verdiği müjdeyi dile getiren hadîs-ı şerif bu gerçeği ortaya koymakta, Cenâb-ı Hakk’ın, Habîb-ı Ekrem’ine öğretmek istediği bazı hikmetleri, Cebrail dışındaki melekleri vasıtasıyla da bildirdiğini pek güzel ifade etmektedir.

Elimizdeki nimetin, yani adına hadis dediğimiz devletin, onun bize sağlayacağı bereketin farkında olalım. Kur’ân-ı Kerîm’in en güzel tefsiri olan bu Peygamber hikmetlerini elimizden ve dilimizden düşürmeyelim.