Ya Rasulallah! Müştakım Sana

Yaşar Kandemir hocamızın 1990 Mayıs ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 051, Sayfa: 020)

Sevgi denince, aklımıza hemencecik beşerî sevgiler gelir. Çünkü bizim bildiğimiz sevgi odur. Ya beşerî olmayan sevgi? Onu sadece tadanların bileceğini “Men lem yezuk- Bilmez yazık”sözüyle ne güzel anlatmışlardır.

Bizim bildiğimiz sevgide bir delikanlı bir güzele gönül verir. Onun sadece kendine ait olmasını ister. Sevdiği güzelin bir başkasını sevmesi, delikanlıya göre olacak şey değildir. Mademki kendisi onu sevmiştir, şu halde o da kendine gönül vermek zorundadır. Bir de şu var: Delikanlı sevgisinin mutlaka karşılığını görmelidir. Ya görmezse? İşte o zaman her şey olabilir. Sevdiğini bir başkasına yar etmeyeceği için, icabında onu, gözünü bile kırpmadan öldürebilir ve ‘böylece gönlünü sevdiğine mezar eder. Galiba böylesi bencil sevgilerde, aşığın asıl sevdiği bir başkası değil, kendisidir, tatlı canıdır, öz nefsidir. Gerisi hikayedir.

Öyleyse asıl aşk nasıl olmalıdır? Şüphesiz bunu, bu satırları karalayandan çok, gerçek aşıklar, gönül adamları bilir. Ama onlar arama safhasını aştıkları, gerçek sevgiye ulaştıkları için bu soruya cevap arama işi, yine bizim gibi kîl ü kal ehline kalıyor.

SEVGİNİN ALAMETİ

Sevgiliye gerçek manada gönül vermenin belirgin alametleri arasında, hep onu düşünmek, onun ayrılığına dayanamayıp gözyaşı dökmek, yanında bile ona hasret kalmak gibi özellikler sayılabilir. Galiba bunlardan da öte bir sevgi alameti vardır ki, o da sevgilinin sevdiğini sevmek onun sevinciyle sevinmektir. Zira sevginin bu safhasında artık bencilliğe yer yoktur. Kendi öz canını düşünmek söz konusu değildir. Söz konusu olan kendinden vermektir; fedakarlıktır.

Böylesi sevgiler muhakkak ki ender-i nadirattandır. Ona ulaşmak şüphesiz çok zor olmakla beraber, örneğini bulmak o kadar zor değildir. Ateş arayanlar, tüten bacaların kendilerini oraya götüreceğini bilirler. Biz de ashab-ı kiramın bir aşıklar kervanı olduğunu, fazilet itibariyle onların başında kimlerin bulunduğunu ve bu serdarları o mertebeye gönüllerindeki kara sevdanın ulaştırdığını iyi biliriz.

ALLAH’IN SENİ SEVİNDİRMESİ

Hz. Ebü Bekir, Mekke fethedildiği zaman babası Ebû Kuhafe’yi alıp Resül-i ekrem efendimizin huzur-u saadetine getirmişti. Ne yazık ki Ebü Kuhafe o güne kadar. İslam’la kucaklaşan bahtiyarlar arasına girememişti. Oğlu Ebû Bekri’s-sıddîk, kainatın efendisinin en yakını, ashabın ona en fazla gönül vereni ve hicret arkadaşı olduğu halde, Ebû Kuhafe Resül-i kibriya’ya hep düşman kalmıştı. Şimdi seksen sekiz yaşına geldiği bir sırada Resülullah’ın huzurunda bulunuyordu.

Burada birazcık nefes alalım ve ilahî takdirin bir cilvesini hatırlayalım. İslam’ın en önemli iki şahsiyeti kimdir deseler; hiç duraklamadan Resülullah efendimiz ile Hz. Ebü Bekir’in adını veririz. Ama gelin görün ki, Fahr-i kainat, amcası Ebü Talib’in müslüman olması için o kadar çırpındığı halde, buna muvaffak olamamıştır. Diğer yandan Hz. Ebû Bekir, babasının İslam Dini ile şereflenmesi için yirmi bir yıldır gayret ettiği halde, ilahî hidayet ancak hicretin sekizinci yılında ona erişmiştir.

Nebiyyi ekrem efendîmiz, saçı sakalı iyice ağarmış, gözleri kör olmuş bir durumdaki zavallı Ebü Kuhafe’yi karşısında görünce Hz. Ebu Bekir’e:

– İhtiyarı evinden çıkarmasaydın da biz ona gitseydik, buyurdu. Efendimizin o yâr-ı gârı ve dost-ı vefâkârı:

– Asıl o sana gelmelidir, ya Resülallah dedi. Babası bey’at etmek üzere elini uzatınca da ağlamaya başladı.

Nebîler serveri merakla sordu:

– Niçin ağılıyorsun, Ebu Bekir?

Resülullah aşkı, vücudunun bütün zerrelerine sinmiş olan o büyük insan şunları söyledi:

-Şu anda babamın yerine senin amcanın bey’at etmek üzere elini uzatması ve böylece Allah’ın seni sevindirmesi daha çok hoşuma giderdi. Öyle olmadığı için ağlıyorum.

SEN MÜSLÜMAN OLURSAN

“Seni canımdan da çok seviyorum, ya Resülallah!” diyen Hz. Ömer’in muhabbet dolu sesini, her müslüman gönlünde duyar ve bu sevdayı onun gibi haykırmak ister. Bugünkü sohbetimizin konusu olan sevgi bahsinde de Ömerü’l-Farûk’un müstesna bir yeri vardır.

Bedir Gazvesi sona ermiş, Kureyşli bazı müşrikler müslümanlar’ın eline esir düşmüştü. Esirler arasında Peygamber efendimizin amcası Abbas da bulunuyordu. Onunda Bedir’den 6 yıl sonra ve Mekke fethinden birkaç gün önce müslüman olduğunu biliyoruz. Acaba Hz. Abbas daha önceleri Müslüman olmamış mıydı? Bu sorunun kesin cevabını bulamıyoruz. Ama onun daha birinci Akabe Bey’at’inde yaptığı samimi konuşmaya bakarak daha önce Müslüman olduğu, Mekkelilerin faaliyetlerini Resül-i ekrem’e haber vermek maksadıyla hicret bile etmediği de söylenir. İşin bu yanı kapalı. Biz tekrar Bedir sonrasına dönelim. Esirler arasında bulunan amcasının, Medineli bazı müslümanlar tarafından ölümle tehdit edildiğini duyunca Resül-i kibriya çok üzüldü. Hatta bu sebeple o gece uyuyamadığını söyledi.

Bunu duyan Hz. Ömer, Resül-i ekrem’in iznini alarak doğruca esirlerin bulunduğu yere gitti ve Hz. Abbas’ı serbest bıraktırdı. Peygamber’in amcasının müslüman olmaması onu çok üzüyor, bir an önce İslam’la kucaklaşmasını can-u gönülden istiyordu. Düşüncesini Abbas’a şöyle ifade etti:

– Abbas! Haydi Müslüman ol! Senin Müslüman olup hidayete ermeni, kendi babamın Müslüman olmasından daha çok arzu ediyorum. Çünkü sen Müslüman olursan Resülullah çok sevinecek.

Evet, onların bütün meselesi, Resülullah’ı daha çok memnun etmek, onun dünya güzeli mübarek çehresinde sevinç pırıltılarını seyretmek ve onunla birlikte sevinmekti.

Bir başka seferinde yine Hz. Ömer, Nebiyyi muhterem efendimizin gül goncası kızı Fatımatü’z-Zehra’nın yanına giderek ona şu sözleri söyleme ihtiyacını duymuştu:

– Fatıma! Yemin ederim ki, Resül-i ekrem’in senden daha çok sevdiği birini görmedim. Ve yine yemin ediyorum ki, ben de babandan sonra en çok seni seviyorum;

Böyle diyor Hz. Ömer “Sevgilim beni sevindirsin” anlayışında fedakarlık değil, bencillik bulunduğu için onlar böylesi bir sevgiyi tanımıyorlardı. Çünkü önemli olan sevgiliyi sevindirmek ve saadeti onun sevinciyle tatmaktı.

YANDIM AŞKINLA

Sevgi, Vasıf-ı Enderûnî’nin (ol. 1824) dediği gibi, canını ve başını sevgilinin yoluna feda edebilme yiğitliğidir. Vasıf-ı Enderünî diyor ki:

Cenab-ı Hak senin yüce zatını peygamberler grubunun kafile reisi yapmıştır. Bütün veliler, kurtulabilmek için sana tutunmaya çalışan kimselerdir. Ey Allah’ın Resulü! Ben senin hasretini çekiyor, aşkınla yanıp tutuşuyorum. Ne olur bana merhamet et!

Zat-ı pakın eylemiş Rabbü’1-ala
Kafile salar-ı hayl-i enbiya
Hep tufeylindir gürûh-ı evliya

Ya Resûlallah müştakım sana
Yandım aşkınla, terahhum kıl bana.

Ey peygamberler kafilesinin ulusu! Ey Allah’ın sevgili Peygamberi! Aşkının şarabını içtiğim günden beri senin hasretini çekiyorum…

Ey gürüh-ı enbiyanın serveri
V’ey Hudâ’nın sevgili peygamberi
Câm-ı aşkın içtiğim günden beri

Ya Resûlallah müştakım sana
Yandım aşkınla, terahhum kıl bana

Ben hasret bağının gül bahçesinin bülbülüyüm. Aşk derdine yakalanmış, ayrılığa esir düşmüş biriyim. Neyleyim ki, şaşkınlık denizinde yüzüp durmaktayım…

Bülbül-i gülzâr-i bâğ-ı hasretim
Mübtelâ-yı aşk, esîr-i firkatim
N’işleyim gavvâs-ı bahr-i hayreti

Ya Resûlallah müştakım sana
Yandım aşkınla, terahhum kıl bana

İki cihanın efendisi olan şahın, Mi’rac Gecesi’nde doğan mâhın (ayın) ve Allah’ın aşkına ne olur bana o güzel yüzünü göster…

Seyyidü’l-kevneyn olan şâh aşkına
Şam-ı Esra’da doğan mâh aşkına
Arz-ı dîdâr eyle Allah aşkına

Ya Resûlallah müştakım sana
Yandım aşkınla, terahhum kıl bana

Vasıf, Allah sevgilisinin ay yüzünü (meh tal’atini) görmeye layık biri olmadığını itiraf etmekle beraber, bu konudaki arzu ve hasretini şöyle dile getiriyor:

Yok benim gibi günahkâr ümmetin
Kimler içindir efendim şefkatin
Görmek istersem n’ola meh tal’atin

Ya Resûlallah müştakım sana
Yandım aşkınla, terahhum kıl bana

Ey Allah’ın yüce Peygamberi! İmdi Vasıf’a peygamberler şahını medh ü sena eden adam derler inşallah (Bu şeref bana yeter). Ben canımı, başımı senin yoluna feda ettim. Ya Resülallah! Ben senin hasretini çekiyor, aşkınla yanıp tutuşuyorum. Ne olur bana merhamet et!

Vâsıfa pes, ey Resûl-i Kibriyâ
Diyeler meddâh-ı şâh-ı enbiya
Cân ü başım yoluna kıldım fedâ

Ya Resûlallah müştakım sana
Yandım aşkınla, terahhum kıl bana