Sözü Kevser Gibiydi

Yaşar Kandemir hocamızın 1990 Kasım ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 057, Sayfa: 020)

Resul-i Ekrem efendimiz çok tesirli konuşurdu. Onu dinleyenler vecde gelir, adeta bir başka alemde yaşardı. Zira Kainatın efendisi, söylediklerine bütün benliğiyle inandığı için, sözü gönüllere işlerdi. Bu gönül alış-verişinde ashab-ı kiramın hali de çok önemliydi. Fahr-i alem (sallallahü aleyhi vesellem)i bir menfaat, dünyevi bir çıkar için dinlemezlerdi. Karşılarında Allah’ın resulü bulunduğu şuuruyla ona kulak verir, her sözünün bir derde deva olduğuna iman ederlerdi. Ebu Hüreyre hazretleri bu gerçeği bir gün şöyle dile getirdi.

-Ya Resûlallah! Senin sohbetinde bulunduğumuz zaman bir başka aleme gidiyoruz. Dünyevi istek ve arzuları unutuyoruz. Fakat ailemizin, çocuklarımızın arasına girdiğimiz zaman vaziyet değişiyor.

Resul-i muhterem efendimiz ona şu cevabı verdi:

– Ebu Hüreyre! Aynı duygu ve heyecanı koruyabilseydin, melekler gelir seni ziyaret ederdi.

Ensâr’ın Korkusu

Onunla beraber olmak, saadetlerin en yücesiydî. Onun civarında bulunduğunu hissetmek, onunla aynı havayı teneffüs etmek, canı isteyince kalkıp yanına gitmek, müşkilini doğrudan ona arzetmek ve derdin devasını o gönüller tabibinden bizzat almak cihana bedeldi. Bu bahtiyarlık unutulacak gibi değildi. Ama bir gün Ensâr-ı kirama, sahip oldukları bahtiyarlığın kıymetini hatırlatmaya mecbur kaldı. Hadise şöyle cereyan etti:

Huneyn Gazvesi tamamlanmış; Arap tarihinde bir benzeri görülmeyen muazzam bir ganimet ele geçmişti. 6 bin esir, 24 bin deve, 40 bin koyun ve pek çok gümüş… Adet olduğu üzere ganimet dağıtılacak ve herkes hissesini alacaktı. Ganimetler bir an önce dağıtılsın diye söylenip duranlar vardı. Özellikle görgüsüz bedeviler Efendimizi çok rahatsız ediyordu.

Uzun bir maceradan sonra ganimetler dağıtıldı. Resul-i Kibriya humus dediğimiz kendi payından, yani ganimetin beşte birinden yeni müslüman olmuş ve fakat İslamiyet henüz gönüllerine sinmemiş Mekke eşrafından bazılarına yüzer deve verdi. Böylece onların kalplerini yumuşatmak ve kendilerini dine ısındırmak istedi. Fakat Ensâr’ın bazı gençleri, bu özel hisseden başkalarına dağıtılıp da kendilerine birşey verilmeyince, ileri geri söylenmeye başladılar: Düşman Ensârın kılıcıyla dize getirildi. Ganimet Kureyş’e verildi, dediler. Hatta “Tabii kendi kavmine kavuştu; bizi unuttu” diyenler oldu. Aslında Ensâr, Efendimizin yeni müslüman olan Mekke eşrafına ayrıcalık tanımasından bir başka mana çıkarıyorlardı. Mekke de fethedildiğine göre, artık kendi memleketine, kavminin ve kabilesinin arasına dönecek, bizi terkedecekdiye düşünüyor ve buna çok üzülüyorlardı. Bu hal sebebiyle olmalı ki, böyle kırıcı sözler sarfediyorlardı. Fakat Ensâr-ı kiramın yaşlıları ve ileri gelenleri olup bitenlere çok üzülüyorlardı.

Ensâr’dan bazılarının sitemkâr sözlerini duyan Resul-i Kibriya çok üzüldü ve onların bir çadırda toplanmasını emretti. Toplandılar. Efendimiz kulağına gelen sözleri, bir de söyleyenlerin ağzından duymak istedi. Ensâr’dan biri sözü aldı:

– Cahil gençlerimizden birkaçı böyle bir şey söylemişler; fakat yaşlı başlı kimselerden ve ileri gelenlerden hiçbiri bu meselede ağızlarını açmadılar, dedi.

Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem ayağa kalktı ve heyecanla kendine bakan Ensâr’ın gönüllerini yakan şu sözleri söyledi:

– Ey Ensâr! Siz yolunu şaşırmış müşrikler iken, Allah sizi benim vasıtamla hidayete eriştirmedi mi?

Siz darmadağınık bir halde ve birliğinizi kaybetmiş bir vaziyetteyken Cenab-ı Hak beni aranıza göndermek suretiyle sizleri birleştirmedi mi?

Siz fakir bir toplumken, Cenab-ı Mevla beni yanınıza göndermek suretiyle sizi zenginleştirmedi mi?

Efendimiz bu soruları sordukça, Ensâr hep bir ağızdan:

– Allah ile Peygamberi sayesinde öyle oldu diye onu tasdik ediyorlardı.

Kainatın güneşi çadırdakileri şöyle bir süzdükten sonra onların gönüllerini daha çok yakıp kavuran şu sözleri söyledi:

– Hayır, hayır; benim bu sorularıma şöyle cevap vermeliydiniz:

Herkes sana yalancı dediği zaman bize geldin;biz senin doğruluğuna inandık. Kimsenin sana yardım etmediği zaman biz sana yardım ettik. Kavmin seni kovduğu zaman biz seni sînemize bastık. Sen yoksuldun, biz seni malımıza ortak ettik.

Bu sözler, Ensâr-ı kiramın içine bir kor gibi düşüyor, adeta ciğerlerini dağlıyordu. Efendimiz asıl meseleye girerek şöyle buyurdu:

– Bazı Kureyşlilere dünyalık verdiğim doğrudur. Fakat bunlar küfürden daha yeni kurtuldukları için, gönüllerini İslam’a ısındırmak maksadıyla onlara çokça mal verdim. Herkes aldıkları mallarla, koyunlarla, develerle evlerine giderken, Yurdunuza Peygamberle birlikte dönmeniz size yetmez mi?

Bu son cümle, onların içini kemiren şüpheyi Hz. Peygamberin kavmiyle birlikte Mekke’ye döneceği şüphesini büsbütün silince, hep bir ağızdan:

-Biz buna razıyız, ya Resûlallah, diye haykırdılar. Nebiy-yi Ekrem (s.a.) sözlerini şöyle tamamladı:

– Allah’a yemin ederim ki, sizin Peygamberle birlikte Medine’ye dönmeniz, onların ganimet mallarıyla birlikte evlerine gitmelerinden çok daha hayırlıdır.

Eğer insanlar geniş bir vadiye doğru yürüyüp gitse, Ensâr da daracık bir dağ yolunu tutsa, ben yine Ensâr’la giderdim.

Ensâr-ı kiramın artık dayanacak mecali kalmamıştı. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladılar. Gözlerinden akan yaşlar sakallarını ıslatıyordu. Seyyid-i Kainat (aleyhi efdalü’s-salavat) efendimiz de onlarla birlikte ağladı.

Daha sonra onlara, Ensâr’ın seçkin kişiler olduğunu kendilerini başkalarıyla bir tutmamaları gerektiğini hatırlattı. Kıyamet gününde Kevser havuzu başında bulunacağını, onlarla buluşma yerinin burası olacağını söyledi. Ensâr:

– Biz ganimet hissesi olarak Allah’ın Resûlüne razıyız, dediler.

Vedâ konuşması mı?

Zat-ı risalet efendimiz son derece az konuşurdu. Uzun uzadıya konuşmak muhatapları sıkacağı için sözü tadında bırakırdı. Hatta sahabîleri onun sohbetini özledikleri zaman konuşmayı uygun bulurdu. İşte o zaman mübarek ağzından çıkan sözler, gönüllerdeki yerini bulur ve adeta kelimesi kelimesine ezberlenirdi. İyice bellenmesini istediği sözleri söylemeden önce ashabı pek değişik tarzlarda uyarır, kendini pür dikkat dinlemelerini sağlardı. Mesela onlara günah-ı kebairi mi öğretecek, bunu öğrenmeyi isteyip istemediklerini sorarcasına söze başlar ve üç defa

– Büyük günahların en ağırını size haber vereyim mi? diye sorardı. İşte o zaman herkes dikkat kesilir, adeta teybler açılır ve kayıt başlardı.

Hele bir defasında sahabilerine bakarak:

– Size oruçtan, namazdan ve sadakadan daha üstün bir ibadetin ne olduğunu haber vereyim mi? diye sormuştu. Bu soru herkesi şaşırtmıştı. En faziletli ibadet bildikleri oruçtan, namazdan ve sadakadan daha üstün ne olabilirdi ki! Kendini can kulağıyla dinleyenleri böylece uyardıktan sonra bu seçkin ibadetin “Araları bozulmuş iki kişiyi barıştırmak” olduğunu söylemişti.

Efendimiz kimi zaman ashabını son derece duygulandırır, onları gözyaşlarına boğardı. İrbâz bin Sariye radıyallahü anh’ın haber verdiğine göre birgün sabah namazından sonra, gönülleri hüzne boğan bu konuşmalarından birini yaptı. Gözler yaşla doldu, gönüller korkuyla ürperdi. Ashabdan biri hüzünlü bir sesle:

Şüphe yok ki, bu konuşma, vedalaşıp gitmek üzere olan bir kimsenin öğütleridir. Öyleyse bize neleri tavsiye edersin, ya Rasûlallah? diye sordu.

Bunun üzerine Habib-i Hudâ efendimiz ashabına, Allah’ın emirlerine ve idarecilerin buyruklarına saygılı olmayı tavsiye buyurdu. İleride birtakım anlaşmazlıklar çıkacağını haber vererek, o günü görenlerin sünnetine sarılmasını, Hulefâ-yi Râşidinin yolunda gitmesini öğütledi.

İşaret buyurdukları zaman, herhalde bizim yaşadığımız zaman olmalıdır. At izinin it izine karıştığı,kötünün allanıp pullanarak pazara sürüldüğü, iyinin kırk bohçaya sarılıp rafa kaldırıldığı bugünde, bizim için de yegane kurtuluş yolu, o hidayet Güneş’inin sünnetine sarılmak, Râşid Halifelerin izini takip etmektir.

Fahr-i Kainat efendimizin mübarek yüzü nasıl ki cennetin gül bahçesi gibi göz ve gönül okşar, kendini seyredenlere derin bir haz verirse, Kevser’i andıran sözleri de dinleyenleri adeta kendinden geçirirdi. Neccarzâde Şeyh Rıza bu mânâyı ne güzel ifade etmiştir :

Letâfet bahş olur gülzâr-ı vechin bağ-ı cennettir

Yüzün cennet, sözün mânend-i Kevser ya Resûlallah

Bu fakir ne kadar uğraşırsa uğraşsın, onun gönüllere hayat veren sözünün önemini ve lezzetini, bundan tam yedi asır önce yaşamış olan Peygamber aşığı Şeyyad Hamza gibi anlatamaz.

Şeyyad Hamza diyor ki:

Dilinden açılır güller
Sözünden bal ve şekerler
Sininde hasta gönüller
Şifadır ya Resûlallah

Sin kabir demektir. Onun Ravza-i Mutahhara’sında hasta gönüllerin şifa bulduğunu söylüyor. Bütün kainatın doğrudan doğruya (düpdüz) onu övdüğünü ve onun sözünden başka sözlerin yani onun buyruklarına ters düşen (ayrık) sözlerin yanlış olduğunu ifade ettiği bir diğer kıt’ası da şöyledir:

Ây ü güneş yedi yıldız
Seni över kamû düpdüz
Senin sözünden ayrık söz
Hatâdır ya Resûlallah.