Siz de Onlar Gibiydiniz!..

Yaşar Kandemir hocamızın 1993 Eylül ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 091 Sayfa: 024)

Kur’an-ı Kerim’i dikkatle okurken, bazı ayetlerin bizi, cereyana yakalanmış gibi sarstığını hissederiz. Bizi düşünmeye sevk eden o ayet-i kerimeyi daha önce kim bilir kaç defa okuduğumuz halde, onun yeni nazil olduğu intibaına kapılırız.

Böyle bir duyguyu Nisa suresinin 94. ayetini okurken hissetmek mümkündür. Bu ilahi buyruk bize,İslâmiyet’i bizim gibi yaşamayan müslümanlara karşı anlayışlı olmayı, noksanlarını yakalamaya çalışarak onları elimizin tersiyle itmemeyi tavsiye etmektedir. Anladığım kadarıyla ayet-i kerimedeki çarpıcı ifade, kafirlerin arasında yaşadığı için onlardan korkarak Müslümanlığını gizleyen veya müslüman olmadığı halde müslümanların elinden canını kurtarmak için müslüman olduğunu ileri süren kimseler hatırlatılarak önceleri siz de onlar gibiydiniz buyurulmasıdır.

Ayet-i kerimeyi zikretmeden önce, onun geliş sebebini arz edeyim. Ayet ile nüzul sebebini birlikte gördüğümüz zaman, müslümanlar arasında yaygın olan bir hatanın bizde ne ölçüde bulunduğunu daha iyi kavrayacağımızı, kendilerine pek yumuşak bakmadığımız bazı kimselere daha anlayışlı davranmaya çalışacağımızı umuyorum:

Bir Mü’mini Nasıl Öldürdün?

Resûl-i Ekrem efendimiz hicretin sekizinci yılı Ramazan ayında, Abdullah ibni Ebü Hadred veya cengaver sahabi Ebû Katade el-Ensarî kumandasında bir grup sahabiyi Medine yakınlarındakiİzam mevkiine göndermişti. Seriyye dediğimiz bu birlik izam vadisine vardığında, müslüman olup olmadığını henüz bilmedikleri Amir İbni Ezbat el-Eşca’î’yi gördüler. Amir çökmüş olan devesinin üzerinde bir şeyler yemekteydi. Seriyyeyi görünce onlara İslâmi usule göre selam verdi. Böylece onun müslüman olduğunu anlayan İslâm askerleri kendisine dokunmadılar. Fakat seriyyenin içinde bulunan Muhallim îbni Cessame ile bu zat arasında cahiliyye devrinden kalma bir anlaşmazlık vardı. Muhallim birden Amir’in üzerine saldırarak onu öldürdü ve devesiyle eşyalarna el koydu. Seriyye Medine’ye dönünce, Muhallim‘in yaptığı haksızlığı Nebiy-yi Muhterem efendimize anlattılar.

Kainatın Efendisi bu hadiseyi duyduğu zaman pek üzüldü. Bir kimseyi haksız yere öldürmek bütün insanları öldürmek sayıldığı için Resulullah efendimiz Muhallim’i:

– O adam “mü’minim” dediği halde sen onu öldürdün, öyle mi? diye azarladı. İşte o zaman, sözünü ettiğimiz şu ayet-i kerime nazil oldu:

“Ey iman edenler! Allah yolunda savaşa çıktığınız zaman her şeyi iyi anlayıp dinleyin. Size selam verene, dünya menfaati sağlamak için “sen mü’min değilsin” demeyin. Çünkü Allah’ın yanında nice faydalı şeyler vardır! Önceleri siz de onlar gibiydiniz de Allah size lütufta bulundu. O halde dikkatli olun da iyi anlayıp dinleyin. Şüphesiz Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.”

Bu olaya sebebiyet veren sahabinin Muhallim veya daha başkaları olduğu hakkında birkaç rivayet vardır. Muhallim‘in hayatına kısaca yer veren bazı tabakat kitaplarında onun hakkında veya bu olaya sebep olan bir başkası hakkında nakledilen korkunç bir olay vardır. Bu korkunç olayı duyduğunuz zaman, eminim sizin de tüyleriniz ürperecektir.

Olay şudur: Canını kurtarmak için “ben mü’minim” diyen kimseyi öldüren Muhallim veya bir başkası, bu olaydan bir hafta sonra ölüyor. Belli merasimden sonra cenazeyi defnediyorlar. Ashab-ı kiram ertesi gün toprağın adamın cesedini kabul etmeyip dışarı attığını görüyorlar. Onu tekrar gömüyorlar, ertesi sabah cesedini yine dışarıda buluyorlar. Resûlullah Efendimiz bu görülmedik olayı yorumlarken, toprağın ondan daha kötüleri kabul ettiğini, fakat bu olayın şehadet getiren birini öldürmenin kötü sonucunu müminlere göstermek ve böylece onlara bir ders vermek üzere meydana geldiğini söylüyor (Beyhaki, Delailü’n-nübüvve, IV, 305-310).

Dindarlığın Zekatı

Bizler, hamd olsun, mü’miniz. Mü’min bir anne babadan doğmak suretiyle kendimizi dinin kucağında buluverdik. Gayr-i müslim anne babadan doğan bazı kardeşlerimiz gibi, İslâm’ın aydınlık yoluna varabilmek için zifiri karanlıkları yarıp gelmedik. Hidayete ulaşmak için büyük gayretler sarf etmedik. Gözümüzü ezan sesine açtık. İslâmiyet’i gereği gibi yaşamasalar bile, yakınlarımızın dine saygılı olduğunu gördük. Kısacası biz hazıra konduk. Manevi bir mirasa sahip olduk. Şimdi bu manevi zenginliğin bize yüklediği sorumluluğu hissetmek ve bizim tattığımız bahtiyarlığı yaşamayanlara, bu manevi zenginliğin zekatını vermek mecburiyetindeyiz.

Yukarıda okuduğumuz ayet-i kerimede ashab-ı kirama hitaben söylenen önceleri siz de onlar gibiydiniz uyarısını, bugünün müslümanları olarak kendimiz için de bir ikaz kabul etmeliyiz. Dinin güzelliğini henüz fark edememiş bir müslümanın gayr-i İslâmî yaşayışını gördüğümüz zaman, onu ayıplamadan önce, “benimle aynı dine inanan bu kimsenin dinden uzak yaşamasında benim payım nedir?” diye düşünmeliyiz. Böyle bir hesaplaşma durumunda, nefsimiz mutlaka çeşitli bahaneler ileri sürerek kendini kurtarmaya çalışacaktır. Bu kadar çok kitle iletişim aracının bulunduğu bir devirde İslâm’ı tanımamak olur mu? diye bir kaçma ve sıvışma yolu bulacaktır. İnsanın içinde doğup büyüdüğü hayatın yanlışını hemen fark edemeyeceğini düşünmeden yanlışı fark etse bile alışkanlıklarını kolay kolay terk edemeyeceğini hesaba katmadan karşısındakini suçlayacaktır. Nefsimizin, dini hayattan uzak olan kimseler hakkında ileri sürdüğü fikirler doğru olsa bile, her şeyden önce bu iddia bizi değil, İslâm’dan uzak yaşayan o kişileri ilgilendirir. Biz nefsimize, “sen o kardeşini içinde bulunduğu bataklıktan kurtarmak, yanlışını kendisine güzel bir üslup ile hatırlatarak uyarmak ve onu kendi inancına kazanmak için sen ne yaptın? ne yapıyorsun?” sorusunu sormalı ve bu sorunun gerçekten zor olan cevabını mutlaka aramalıyız. Aklı başında bir müslüman olarak bizi ilgilendiren işin bu yanıdır.

Nefsimizi hesaba çekmek, kusur ve ihmalimizi arayıp bulmak yerine karşımızdakini suçlamak hem kolay hem de yanlış bir tutumdur. Hatayı kendimizde değil karşımızdakinde aramak, onu suçlamak, daha da kötüsü onun hakkında bilmeden hüküm vermek bizi yanıltır: kusurumuzu daha çoğaltır. İslâm’dan uzak yaşayan bir müslümanı, hatalı gördüğümüz tutumundan dolayı ayıpladığımız, gönlünü kırdığımız, onu kılıçla değilse bile dilimizle öldürdüğümüz zaman Üsame İbni Zeyd gibi vicdan azabı çekmeli, hatamızı düzeltmenin yollarım aramalıyız.

Üsame’nin Üzüntüsü

Yukarıda zikrettiğimiz ayetin nüzul sebebi olarak Muhallim olayı anlatıldığı gibi, Rasûlullah’ın Sevgilisi diye bilinen Üsame‘yi adeta kahreden şu olay da anlatılır:

Resûl-i zişan Efendimiz aralarında Üsame’nin de bulunduğu bir grup müslümanı, Cüheyne kabilesinin bir oymağını yola getirmekle görevlendirmişti. Müslümanlar o oymağa baskın yaptılar. İki taraf arasında şiddetli bir vuruşma başladı. Düşman tarafındaki adamlardan biri iyi dövüşüyordu. Saldırınca şiddetli bir şekilde saldırıyor, kaçanları korurken de onları iyi himaye ediyordu. Üsame ile bir başka sahabi bu adamı kıstırdılar. Adam etrafının sarıldığını görünce:

– Lâ ilâhe illallah, dedi.

Üsame’nin yanındaki sahabi, kelime-i tevhidi duyunca geri çekildi. Çünkü Resûlullah’tan aldıkları talimat böyleydi. Müslüman olduğunu söyleyenler öldürülmeyecekti. Fakat Üsame adamın bu sözüne önem vermeyip onu öldürdü.

Medine’ye döndükleri zaman olayı Nebiy-yi Muhterem Efendimize anlattılar. Şefkat peygamberiçok sevdiği Üsame’yi azarladı:

– Üsame! O adamı Lâ ilâhe illallah dediği halde öldürdün, öyle mi?” diye çıkıştı. Üsame kendini savunarak:

– Ya Resûlullah! Adam kelime-i tevhidi ölümden kurtulmak için söyledi, dedi.

İşte o zaman Resûlullah efendimiz Üsame’ye, cevabını hiç bir zaman veremeyeceği şu soruyu yöneltti:

– “Adamın kalbini yarıp da içine mi baktın?”

Fahri kainat’ın durmadan tekrarladığı bu soru karşısında son derece üzülen Üsame kendi kendine:

“Keşke yeni müslüman olsaydım da Rasûlullah’ı bu kadar üzüp ondan bu azarı işitmeseydim” diye söylendi.

Demek ki biz, müslümanım diyene müslüman muamelesi yapmakla yükümlüyüz. Ona “hayır, sen yalan söylüyorsun. Senin Müslümanlıkla alakan yok!” demeyeceğiz. Adamın müslümanlıkla ilgisi olmadığını ispatlamak bize bir şey kazandırmaz. Ama ona anlayışla yaklaşmak, kusurunu görmezden gelmek, damarına basmadan onu uyarmak, sonunda bize bir kardeş kazandırabilir. Resûlullah Efendimizin bir adam kazanmak için ne büyük fedakarlıklar yaptığını, nice sıkıntılara kapandığını unutmayalım.

Hiçbir zaman unutmayalım ki, İslâm’a gönül veren, onu bir hayat nizamı olarak kabul eden insanlar, adı müslüman olduğu halde İslâm’ın güzelliğini gerektiği şekilde göremeyen, gönlünü ona büsbütün veremeyen kimselerden elbette üstündür. Üstün olan, güçlü ve sağlam zemine basan kimsenin, henüz çamurda çırpınan, arabası patinaj yapıp duran kimselere karşı daha hoşgörülü olması gerekir. İmanı onu böyle davranmaya, mecbur eder. Mü’mini böylesine güçlü yapan gönlündeki imanı, kalbindeki merhamet duygusudur.

İman burcuna yükselmiş olan kimseleri, henüz o seviyeye gelememiş olanlara karşı “bir zamanlar siz de onlar gibiydiniz” diye anlayışlı ve merhametli davranmaya sevk eden yukarıdaki ayeti kerime, bizi de, bizim gibi olmayanlara karşı anlayışlı, hoşgörülü ve merhametli olmaya sevketmektedir. Hem Allah’ın rızasını hem de davamızın yeni erlerini kazanmamız bu anlayışa bağlıdır.

Sağlıklı bir insanın hastalığın pençesinde kıvranan birine yukarıdan bakarak onu küçümsemesi ne kadar ayıp ve insanlıktan uzak bir davranışsa, dinin saadet ikliminde yüzen birinin manevi hastalıklara yakalanmış kardeşlerine üstten bakıp onu küçümsemesi de aynı derecede çirkindir.

Ya onlar bizim bugünkü yerimizde, biz de onların yerinde olsaydık, halimiz nice olurdu?