Seyyidü’l-İstiğfar

Yaşar Kandemir hocamızın 1997 Mayıs ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 135 Sayfa: 020)

Teknik gelişmelerin hızla ilerlemesi bizi çok sevindiriyor. Zira yeni buluşlar bize yeni imkânlar getiriyor. Böylece hayat biraz daha kolaylaşıyor; insanlar daha çok şey öğrenip dünyayı daha iyi tanıyor. büyük hayranlık duyduğumuz bu hızlı gelişme ve değişme, doğrusu bize pek hoş geliyor, gönlümüzü gönendirmeye yetiyor. Acaba gerçekten hal böyle midir? Bu yeni imkânlar sayesinde insanlara hep iyi, faydalı ve doğru şeyler mi öğretiliyor? Tekniğin getirdiği yenilikleri sonuna kadar kullananlar bize faydalı olmayı, hayatimizi güzelleştirmeyi ve bizi mutlu etmeyi mi hedefliyorlar? İşin bu tarafını, üzerinde daha çok düşünmek niyetiyle söyle bir yana koyalım.

bütün bu olup bitenler karşısında gözlerimizi bir de gönül dünyamıza çevirelim: Acaba düne göre bugün daha mi huzurluyuz? Dünyada yasadığımız surece Allah’a doğru giden yolda ve yolun tam ortasında emin adımlarla yürümek gerektiğini çok iyi bilen bizler, simdi hedefimize daha rahat ve güvenli bir şekilde mi gidiyoruz? İlim ve Tekniğin bize getirdiği güzellikler Allah’a, insanlara ve kendimize karsı görevlerimizi daha iyi, daha kolay ve daha yeterli şekilde yapmamızı sağlıyor mu? Ooh! Simdi ne kadar iyi oldu; bu icatlar sayesinde Allah’ı ve Resûlü’nü daha çok memnun edebilecek durumdayız, diyebiliyor muyuz?

Yoksa geçmiş devirlere nazaran simdi daha tedirgin, daha endişeli, daha huzursuz, daha mutsuz, daha doyumsuz kişiler mi olduk? Buna evet diyorsak, o zaman bütün bu güzellikleri ve hayatimizi mânalı kılan şeyleri neden yitirdiğimizi tesbit edip tedbir almak mecburiyetindeyiz. Yoksa su modern hayat, keşfettiği yeniliklerin sevinciyle bizi yirmi birinci yüzyılın kollarına gururla teslim etmeye hazırlanırken, biz farkına varmadan gönlümüzdeki ilâhî değerleri ve mânevî zenginlikleri o uzun ve cilalı tırnaklarıyla ve bir sırtlan oburluğuyla sokup almaya çalıştığı için mi, bunu beceremediği zaman da gönül zenginliklerimizi yıpratmaya, eskitmeye, hiç olmazsa buruşturmaya gayret ettiği için mi böyle birer zavallı olduk? Sebep ne olursa olsun, hangi şey bizi bastan çıkarırsa çıkarsın bugün bizler düne nisbetle dünyaya daha bağlı, onun âşığı, daha doğrusu prangalı birer mahkûmu olduk. Dünya batağına saplandığımızı kabul etmesek bile, ayaklarımız o bataklığın çamuruyla kirlendi. Gönlümüzün o fettâna esir düştüğünü itiraf etmesek bile, onun bizi bastan çıkaran cilvelerine ilgisiz kaldığımızı söyleyemeyiz.

Sözü uzatmaya ne hâcet, modern insanin bas belâsı olan ve tâ eskiden beri adına “Dünya” denen o mikrobu kaptığımızda şüphe yok. Peygamber Efendimiz “Dünya tatlı, göz kamaştırıcı ve çekicidir. Allah onu sizin kullanmanıza verecek ve nasıl davranacağınıza bakacaktır. dünyaya aldanmaktan sakinin” (Müslim, Zikir 99) diye uyardığı halde gönlümüzü bu hastalığa kaptırdık. Bu illetten kurtulmaya çalışmazsak omur sermayemizi tüketir, eli boş, başı yerde bir müflis oluruz. Yeniden toparlanıp kendimize gelmeye gayret etmezsek, bizden ne dâva eri ne de gönül adamı olur. Geliniz, kardeşlerim; gönlümüzü ve beynimizi istîlâ eden bu hastalıklardan kurtulmaya azmedelim ve derdimize devâ olacak biricik gönül doktoruna gidelim.

Sen Benim Rabbimsin

Dertlilerin ümidi, gönül hastalarının tabibi, Allah’ın Resûl-i Edîbi Efendimiz hazretleri o düzenbâz dünyanın, bizi Mevlâmızdan uzaklaştırmaya çalıştığını hissettiğimiz anda, Seyyidü’l-istigfâr’a tutunmayı, Rabbimize hem halimizi hem de bağlılığımızı arzetmeyi, O’nunla olan sözleşmemizi tazelemeyi ve bu sayede taze can bulup yeni ümitlerle yeniden dirilmeyi bizlere tavsiye etmekte, özellikle kalbimize gaflet çöktüğü zaman, Allah’a el açıp istiğfâr etmemizi istemektedir. Rabbimiz de “Onlar, bir kötülük yaptıkları veya kendilerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tövbe istiğfâr ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki!” [Âl-i İmrân sûresi (3), 135] demek suretiyle bizi istigfâra teşvik etmektedir. Öyleyse biz de Seyyidü’l-istiğfâr adındaki bu âb-i hayâti, gönül hastalığımıza iyi geleceğinden emin olarak, bütün samimiyetimizle ve göz yaşlarımızla içmeye gayret edelim.

“İstiğfârın en üstünü kulun söyle demesidir” sözleriyle Peygamber Efendimiz’in bize tavsiye ettiği Seyyidü’l-istiğfâr sudur:

“Allâhümme ente rabbî, lâ ilâhe illâ ente, halaktenî ve ene ‘abdüke, ve ene ‘al⠑ahdike ve va‘dike m’esteta‘tu. Eûzü bike min şerri mâ sana‘tu, ebûu leke bi-ni‘metike ‘aleyye, ve ebûu bi-zenbî, fağfir lî fe-innehû lâ yağfirü’z-zünûbe illâ ente”

“Allahım! Sen benim Rabbimsin. İbadete lâyık senden başka tanrı yoktur. Beni sen yarattın. Ben senin kulunum. Ezelde sana verdiğim sözümde ve va’dimde hâlâ gücüm yettiğince durmaktayım. İslediğim kusurların şerrinden sana sığınırım. Bana lütfettiğin nimetleri yüce huzurunda minnetle anar, günahımı itiraf ederim. Beni affet; şüphe yok ki günahları senden başka affedecek yoktur.” (Buhârî, Daavât 2, 16; Ebû Dâvûd, Edeb 100-101; Tirmizî, Daavât 15; Nesâî, Istiâze 57)

Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Seyyidü’l-istigfâr’ı okuyanlara bir de su müjdeyi vermiştir: “Her kim bu Seyyidü’l-istiğfârı sevabına ve faziletine bütün kalbiyle inanarak gündüz okur da o gün aksam olmadan ölürse cennetlik olur. Yine her kim sevabına ve faziletine gönülden inanarak gece okur da sabah olmadan ölürse cennetlik olur.”

Seher Yeli Serinliği

Sevgili kardeşlerim! Seyyidü’l-istiğfâr hadisi kıymetli arkadaşlarım İsmail Lütfi cakan ve Raşit Küçük Beylerle beraber hazırladığımız Riyâzu’s-sâlihîn tercüme ve Şerhi’nde bulunmaktadır. Kitabımızda Seyyidü’l-istiğfârdan önce, muhtelif hadislerin ışığında istiğfârın mânası ve mâhiyeti açıklanmıştır. Metnini ve tercümesini yukarıda sunduğum bu hadisin kısa açıklamasını, inşallah önümüzdeki aylarda sizinle musâfaha edecek olan bu çalışmamızdan aktarmak istiyorum:

“Bu dua ve istiğfâr tövbenin her turunu içine almaktadır. Son derece zengin nefis üslûbu, oldukça derin geniş mânası sebebiyle ona “Seyyidü’l-istiğfâr” adi verilmiştir. Zira Seyyidü’l-istiğfârı okuyan bir kul, biricik ilâhinin Cenâb-ı Hak olduğunu bütün samimiyetiyle belirtmekte, ibadetini sadece O’na yaptığını ifade etmektedir. Tek yaratanın Allah olduğunu söylemekte, Rabbinın ezelde kendisiyle yaptığı sözleşmeyi kabul etmekte ve orada Mevlâsına verdiği söze bağlı kaldığını samimiyetle arzetmektedir. cenâb-i Mevlâ’nın kendisine lütfettiği nimetleri şükranla yâdetmekte, işlediği günahları mahcûbiyetle itiraf etmekte, bu günahlardan dolayı kime sığınmak gerektiğinin şuuru içinde olduğunu bildirmekte, günahlarından kurtulma arzusunu açıklamakta ve onları Allah’tan başka kimsenin affedemeyeceği bilinciyle bağışlanma niyâz etmektedir. Görüldüğü üzere Seyyidü’l-istiğfârda, yegâne kudret sahibinin erişilmez yüceliği dile getirilmekte, buna karşılık O’nun affına ve bağısına muhtaç olan kulun aczi ve zayıflığı pek sade ve samimi bir dille ortaya konulmaktadır.

“Ezelde sana verdiğim sözümde ve va’dimde hâlâ gücüm yettiğince durmaktayım” cümlesinde kulun pek zarif bir surette aczini itirafı vardır. O bu sözüyle, yâ Rabbî! Bezm-i elestte bize “Sizin Rabbinız değil miyim” diye sormuştun; biz de “Rabbimızsın Allah’ım!” demiştik. Kabul ve itiraf ettiğim bu kulluğun icabını şüphesiz en iyi biçimde yapmam gerekir. çünkü sen buna lâyıksın; ama ben kusurlu bir varlığım; sana lâyık olduğun kulluğu gerektiği şekilde göstermekten âcizim, bununla beraber elimden geleni yapmaya çalışıyorum, demektedir. Bunun hemen ardından kul “İslediğim kusurların şerrinden sana sığınırım” demekle, “Ey Rabbim! Durum arzettiğim gibi olduğuna göre, sen benim yaptıklarımın yetersizliğine bakma! Bana, ortaya koyduğum davranışlara ve kulluğa göre muâmele etme” diye yalvarmaktadır. Daha sonra kul Allah’ın nimetlerini minnetle anıp günahını itiraf etmekle, o günahlardan kurtulmayı çok istediğini, ama bunu yapmaya gücünün yetmediğini dile getirmekte ve “Rabbim! Beni affet!” diye yalvarmaktadır.

Görüldüğü üzere bu istiğfâr, gerçekten de “Seyyidü’l-istiğfâr” diye anılmaya lâyık güzellikte ve mükemmelliktedir. İlâhî vahyin izlerini taşıyan bu istiğfâr, Nebiy-yi Muhterem Efendimiz’in bize olan bitip tükenmeyen lütuf ve yardımlarından biridir.

Hadisin sonundaki “o gün veya o gece ölenin cennetlik olması” müjdesi, günâhlar altında ezilen zavallı gönüllere bir seher yeli Serinliği ve canlılığı getirmektedir.

Tecrîd-i Sarîh mütercimlerinden merhum Kâmil Miras Bey’in “Ne güzel âdet idi” diye belirttiğine göre, vaktiyle Anadolu’daki büyük camilerde Perşembe günleri ikindi namazından sonra Seyyidü’l-istiğfâr duası imam ve cemaat tarafından beraberce okunurmuş (Tecrid Tercemesi, XII, 335).

Seyyidü’l-istiğfâr hadisinden su sonuçları çıkarabiliriz:

1. Seyyidü’l-istiğfâr her bir Müslüman için mutlaka faydalanılması gereken büyük bir imkândır. İnsana kazandıracağı ilâhî bağışa ve fazilete gönülden inanarak onu ustun bir edeple ve samimiyetle okumalıdır.

2. Allah’ın yüce kudretini, kulun aczini ve za’fını, Rabbine ve O’nun affına olan ihtiyacını pek nefis bir üslupla dile getirmekte, kul ile Rabbi arasında mükemmel bir yakınlık sağlamaktadır.

3. Seyyidü’l-istiğfârı, sevabına ve faziletine inanarak okuyan kimseye cennet vaade edilmektedir.”