Sevginin Ölçüsü

Yaşar Kandemir hocamızın 1993 Nisan ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 086 Sayfa: 024)

Cenab-ı Mevla’nın en büyük müjdesi, Resûl-i Ekrem’ini alemlere rahmet olarak gönderdiğini bildirmesi, büyük şefaat makamı demek olan Makam-ı Mahmud’u ona vermesidir. Mü’minlere sevinç gözyaşları döktüren o müjde gününden beri, inanmış gönüller Medine’ye doğru boyun bükmüş, “ya Resûlallah! Kıyametin o dehşetli anlarında benim de elimden tut!” diye yaşlı gözlerle yalvarmışlardır. Kimileri bu niyazı dilsiz gözyaşlarıyla sunmuş, kimileri ise Cenab-ı Hakk’ın kendilerine lütfettiği beyan gücüyle şiir kalıbına dökmüşlerdir.

Na’t adını verdiğimiz bu duygu yüklü niyazların arasında, yılların, yüzyılların eskitemediği şiirler vardır. Zaman sınırını aşan bu billurlaşmış duygular, mü’minlerin hislerine tercüman olmaya devam edecektir. Bizim Yunus ne güzel söylemiş:

Arayı arayı bulsam izini
İzinin tozuna sürsem yüzümü
Hak nasib eylese görsem yüzünü
Ya Muhammed canım arzular seni

“Övgüde Aşırılık”

İslâmî araştırmalar sahasında yayın yapan bir dergide geçen ay “İslâm Tarihçiliğinde Tarafsızlık Problemi” adıyla bir yazı yayınlandı. Makalenin bir bölümü “övgüde aşırılık” konusunu ele alıyor. Yazar, Peygamber sevgisinde aşırılık konusuna temasla diyor ki:

“Alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber (s.a) Efendimiz her türlü övgüye layıktır. Ancak bu övgünün Allah’ın ve Resûlü’nün koyduğu ölçü ve çerçeveler içerisinde olması, tarihi olaylara, akla ve nakle uygun bulunması gerekir. Bizzat Peygamber Efendimiz “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı aşırı bir şekilde övdükleri gibi beni aşırı övgü ile göklere çıkarmayın” buyurmuştur.”

Yazar daha sonra aşırı övgülerin Hz. Peygamber’e bir şey kazandırmayacağını, aksine bazı mahzurlar getirebileceğini, bir insanı beşer seviyesinin üzerine çıkarmanın her zaman sapmalara yol açtığını, zaman zaman bazı müslümanlar Hz. Peygamber’e övgüde ve sevgide itidal ölçüsünü kaçırdıkları için ona onda olmayan sıfat ve güçleri verdiklerini ve onu adeta ilahlaştırdıklarını söylüyor. Buna misal olarak önce bir dergiden iktibas ettiği cümleleri veriyor. Sonra da diyor ki:

“Hz. Peygamber’e medh- ü sena için yazılmış birçok na’t ve Kasîde vardır ki, bunların bir kısmı tevhid akidesini zedeleyen, imanî tehlikeler taşıyan mısralar ihtiva etmektedir. Mesela, Doç. Dr. M. Yaşar Kandemir, Altınoluk Dergisi’nde Hz. Peygamber medhi ve sevgisine tahsis ettiği,“Canım Arzular Seni” serlevhalı yazılarından birisinde Ahmed Suzî‘nin (0.1850) Divan-ı Süzî’sinde yer alan na’tten şu beyitleri nakleder:

Kapına geldi bu kemter, şefaat ya Resûlallah
Ki sensin aleme rehber, şefaat ya Resûlallah

Sana geldim boynum eğri, yokdurur bir işim doğru
Ki sensin alemin fahri, şefaat ya Resûlallah

Eğer senden bana çare, olmaz ise düşem zare
Günahım çok yüzüm kara, şefaat ya Resûlallah

Yarınca ruz-i mahşerde, kalınca halk hayrette
Beni sen koyma firkatte, şefaat ya Resûlallah

Ki sensin cümleden ekrem, ki sensin dertlere merhem
Kamu mücrimlere erham, şefaat ya Resûlallah

Altınoluk’ta “İlkbahar Gülü” başlığı altında üç yıl önce yayımlanan sohbetimizde verdiğimiz bu na’ti yazar şöyle değerlendiriyor:

“Sayın Kandemir, kaleme aldığı bu yazısında “… biz de Ahmed Süzî ile birlikte Divan-ı Süzî’deki o güzelim na’tini tekrarlayalım” diyerek onayladığı bu mısraların ve hiç bir ilmî süzgeçten geçmediği için daha tehlikeli ifadeler taşıyan benzeri na’tlerin yorumunu okuyucuya bırakıyoruz.”

Bizimle ilgili kısım burada bitiyor. Ahmed Süzî’nin şefaat niyaz eden beyitlerini, yazarın istediği ilmî süzgece vurarak bir daha okudum. Fakat “övgüde aşırılık” göremedim. Hatta bu niyazlar bana son derece masum geldi. Belki hissi düşünüyorum diye söz konusu yazıyı fıkıh ve kelam mütehassısı bazı arkadaşlarıma okudum. Yazarın iddiasına onlar da hiç bir mana veremediler. Anlaşılan ilmi süzgecimizin elekleri, yazarınkinden hayli farklı.

Şayet yazar “daha tehlikeli ifadeler taşıdığını”söylediği na’tlerden bir örnek verseydi, belki kendisini anlayabilirdik. Maksadını bizler anlamadığımıza göre, yorumlarına müracaat ettiği okuyucuların nasıl değerlendireceğini doğrusu bilemiyorum.

Sözünü ettiğim yazıyı gören bazı okuyucularımın tereddüt edebileceğini dikkate alarak bu konu etrafında hasbihal etmenin faydalı olacağını düşündüm.

Şefaat Sahibi

Efendim bu na’tte ve dolayısıyla benzerlerinde şairlerin “şefaat ya Resûlallah” niyazlarıyla istedikleri, kıyamet günü Hz. Peygamber’in yardımıyla Allah’ın huzurunda kolayca hesap vermek, cennete girmek ve cemalullah’ı görmektir.

Şefaat imanla doğrudan ilgili bir konudur. İslâm inancına göre şefaat vardır, haktır ve gerçektir. Kur’an-ı Kerim’de şefaat yetkisinin sadece Allah Teâlâ’ya ait olduğu, kıyamet günü O’ndan başka bir dost, bir aracı ve şefaatçi bulunmayacağı, o gün şefaat hakkının sadece Allah Teâlâ’da olacağı, fakat onun izin verdiği kullarının da şefaat edeceği muhtelif ayetlerde belirtilmektedir. Mesela;

“İzni olmadan, O’nun huzurunda kim şefaat edebilir?” (Bakara süresi (2), 55)

“Onun izni olmadan hiçbir şefaatçi şefaat edemez.” (Yunus süresi (10), 3.)

“Rahman nezdinde söz ve izin alandan başka hiçbirinin şefaate gücü yetmeyecektir.”(Meryem Süresi (19), 87)

“Allah’ın huzurunda kendisinin izin verdiği kimselerden başkasının şefaati fayda vermez. (Sebe’ Suresi (34), 23)

İşte bu ayet-i kerimeler, şefaat yetkisinin sadece Allah Teâlâ’nın elinde bulunduğunu, onun uygun gördüğü kimselere şefaat izni vermesi üzerine yaratılmışların birbirine şefaat edeceğini göstermektedir.

Sahih hadislerde belirtildiğine, hatta “Rabbinin seni övgüye değer bir makama göndereceğini umabilirsin” (İsra süresi (17), 70) ayetinden anlaşıldığına göre Makam-ı Mahmud denilen büyük şefaat yetkisi, Mü’minlerin ümidi Efendimize aittir. Sonra mertebelerine göre diğer peygamberler, melekler, alimler, şehidler, salih müminler, çocuklar ve cennet ehli de şefaat edecektir. Bunların her biriyle ilgili hadisler vardır.

Ebu Hureyre radıyallahu anh Resûl-i Ekrem Efendimiz’e, kıyamet günü kimlere şefaat edeceğini sorduğu zaman, Müminlerin ümidi Efendimiz, “kimsenin zorlaması olmadan, kendiliğinden ve içinden gelerek iman eden kimselere” şefaat edeceğini söylemişti. (Buharî, rikak 51) Demekki şefaate layık olmanın ilk ve en önemli şartı Allah’a iman etmektir. Zaten birçok ayet-i kerimede kafirlere kimsenin şefaat edemeyeceği, cehenneme girdikleri zaman onların elinden kimsenin tutamayacağı, taptıkları putların Allah katında kendilerine şefaat edeceğini ümit eden putperestlerin bu ümitlerinin hayalden öteye geçemeyeceği kesinlikle belirtilmektedir.

Vaktiyle “Şefaat ya Resûlallah” başlıklı sohbetimizde temas ettiğimiz büyük şefaat hadisi (bk. Canım Arzular seni, s. 77-82) ve benzeri hadis-i şerifler ile bir kısmım yukarıda sunduğumuz “o gün Rahman’ın izin verdiği ve sözünden hoşlandığından başkasının şefaati fayda vermez.” (Taha süresi (20), 109) mealindeki ayet-i kerimeler mü’minlerin gönlünde ümit çiçekleri açtırmıştır. “Şefaatim büyük günah işleyen ümmetimi kapsayacaktır” (Tirmizi, Sıfatü’l-kıyame 11) hadisine tutunmak isteyen bazı şairler, bir memuriyete girmek için belgelerini sunan adaylar gibi, yazdıkları na’tlerde, günahlarının çokluğunu özellikle belirterek şefaate namzet olduklarını arz ve niyaz etmişlerdir.

Öte yandan Resûl-i Ekrem efendimizin iyi bir mü’min olabilmek için Resûlullah’ı kendi canından da çok sevmek gerektiğine dair hadislerini dikkate alarak, ona duydukları aşkı, sevgi ve hasreti Peygamber diyarına doğru uçurmuşlardır.

Bu his ve duygu yüklü mısraları, “ilmî tenkid süzgecinden” geçirmeye kalkmak, sevgiyi, onun uçsuz bucaksız iklimini ve kaidelerini tanımamak olur.

Peygamber Efendimizin Ravza-ı mutahhara’sının başında hıçkırıklara boğularak ağlayan ve onun mübarek merkadini kucaklayan şebekeye el sürerek bu sonsuz heyecanı teskin etmeye çalışan Peygamber sevdalılarına en sert ve müsamahasız tavırlarıyla kamçı şaklatan duyarsızlık insana birşey kazandırmaz. Acizane anlayışıma göre insanı insan yapan, mümini manevi kemale götüren özellik gönlündeki tertemiz duygu, Allah’a ve Resûlüne beslediği sevgidir. Normal hararet derecesinin üzerinde kaynayan sevgi semaverini taşırmadan sıcacık tutmak her yiğidin karı değildir. Şimdiye kadar hiçbirini köşemize almadığımız sevi semaverinden taşan, itidal dozunu aşan mısralar Hz. Peygamber’i ilahlaştırmak niyetiyle söylenmemiştir.

Kalblere hükmeden Kadir Mevla’mın bizim gönlümüzü de Resûlullah muhabbetiyle şadetmesini niyaz ederim.