|
Muhammed Mustafa
sallallahu aleyhi ve sel-lem’i sevmeyi gerektiren pek çok sebep vardır;
ama bunların üçü çok önemlidir:
Birincisi, o, âlemlere rahmet
olarak gönderilmiştir.
İkincisi, Allah Teâlâ onu en üstün
ahlâka sahip kılmıştır.
Üçüncüsü de, onu kendimize model
almamızı emretmiştir.
Allah Teâlâ Tevrat’ta Yahudilere,
İncil’de Hıristiyanlara “O Peygamber”in geleceğini haber vermiş,
özelliklerini tanıtmış, Yahudiler ve Hıristiyanlar da onu kendi öz
oğulları gibi tanımışlardır. Onu görür görmez kendisine iman etmeleri
emredildiği halde, ne yazık ki, iman etmemişlerdir.
Efendimizin bazı özellikleri
Sevgili Peygamberimizin bunlardan
başka pek çok özelliği vardır.
O, peygamberlerin sonuncusudur.
Âdemoğullarının efendisidir.
Öldükten sonra mahşere gitmek üzere
ilk o diriltilecektir.
Makâm-ı Mahmûd (insanlara şefaat
etme yetkisi) sadece ona verilecektir.
Hz. Âdem’den itibaren bütün
peygamberler ve mü’minler, kıyamet gününde, hesabın başlamasından önce,
onun “Livâü’l-Hamd” adlı sancağı altında toplanacaktır.
Allah Teâlâ bütün peygamberlere “Ey
Mûsâ! Ey Îsâ” diye adlarıyla hitap ettiği halde ona “Ey Nebî! Ey Resûl!”
diye üstünlüğünü gösterir bir ifadeyle hitap etmiştir.
Daha önceleri hiçbir peygambere
verilmeyen şu beş şey hep birden ona verilmiştir:
-Bir aylık yola kadar düşmanlarının
kalbine korku salmak suretiyle Allah’ın yardımına nâil olmuştur.
-Bütün yeryüzü ona hem namaz kılma
yeri, hem de teyemmüm ederek temizlenme vasıtası kılınmıştır.
-Ganimet almak daha önceleri hiçbir
peygambere helâl kılınmadığı halde ona helâl edilmiştir.
-Ona âhirette şefaat yetkisi
verilmiştir.
-Bir de daha önceki devirlerde her
peygamber sadece kendi kavmine gönderildiği halde, Resûl-i Ekrem bütün
insanlara peygamber gönderilmiştir.
İşte böyle bir Peygamberin ümmeti
olmak hem bir bahtiyarlık hem de büyük bir şereftir. Bu şerefe nâil olan
kimse sevgili Peygamberini elbette canından da, anasından, babasından da,
oğlundan, kızından, eşinden de çok sevecektir.
Ümmetine düşkünlüğü
Her peygamber Allah Teâlâ’nın
reddetmeyeceği duasını dünyada iken yapmış ve bu hakkını kullanmıştır.
Sevgili Peygamberimiz ise reddedilmeyecek duasını, kıyamet gününde
ümmetine şefaat etmek üzere âhirete saklamış ve böylece ümmetini ne
kadar çok sevdiğini göstermiştir.
Çünkü o ümmetine çok düşkündür;
mü’minlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir; mü’minlerin sıkıntıya
uğraması ona ağır gelir.
Ümmetinin sıkıntıya düşmemesi, zor
durumda kalmaması için herşeyi onlara emretmemiştir. Meselâ dişlerini
fırçalamayı çok sevdiği ve her fırsatta mübarek dişlerini temizlediği
için, ümmetine abdest alırken diş temizliğini emretmeyi düşünmüş, fakat
onların bunu her zaman yapamayacağını dikkate alarak bu düşüncesinden
vazgeçmiştir.
Yatsı namazını çok geç bir saatte
kılmayı düşünüp bundan vazgeçmesi, istediği halde her askerî birliğe
katılmaması ümmetini zora sokmamak içindir.
Bunlar bile Resûl-i Ekrem’in,
ümmetine beslediği sevgi ve şefkatin derinliğini göstermeye yeterlidir.
Onu sevmenin kazandırdığı
Peygamber sevgisi bir mü’mini
Cennete götürecek büyük bir sermayedir. Şu olay bunu göstermektedir:
Bir adam Resûl-i Ekrem’e gelerek,
kıyametin ne zaman kopacağını öğrenmek istedi. Efendimiz ona cevap
vermek yerine kıyamet için ne hazırladığını sordu. Adam, pek bir
hazırlığı bulunmadığını, yalnızca Allah’ı ve Resûlünü sevdiğini söyledi.
Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm ona:
“Öyleyse sen sevdiklerinle beraber
olacaksın” buyurdu. Ashâb-ı Kirâm bu müjdeye derecesiz sevindi.
Onun yakınlarını da sevmeli
Peygamber sevgisi, onun Ehl-i
Beyt’ini, yani ev halkını da sevmeyi gerektirir. Çünkü Resûl-i Ekrem
bize iki önemli şey bıraktığını, bunlardan birinin Kur’ân-ı Kerîm,
diğerinin Ehl-i Beyt olduğunu söyledi ve Ehl-i Beyt’ine saygılı
davranmamızı istedi. Peygamberimizin Ehl-i Beyt-i, onun hanımları, ve
kendisinden sonra sadaka almaları haram olan akrabasıdır.
Bunlar Hz. Ali’nin, Akîl’in,
Ca’fer’in ve Abbâs’ın ailesidir.
Sünnetini sevmeli, saymalı
Peygamberi sevmek, onun yolunu ve
sünnetini izlemekle ve onun gibi yaşamaya gayret etmekle mümkün olur.
Allah’ın Elçisi, sünnetini yeniden
diriltip yaşatmaya çalışan kimsenin kendisini sevmiş olacağını,
kendisini sevenin de Cennette kendisiyle birlikte olacağını söylemiştir.
Peygamberimize üstün saygı
beslemeyi Allah Teâlâ emretmektedir.
Şu misâl bunu açıkça göstermektedir:
Birgün Resûl-i Ekrem Efendimiz,
Sahâbîsi Saîd ibni Muallâ’ya seslenmişti. Saîd o sırada namaz kıldığı
için Resûlullah’a hemen cevap verememiş, namazını bitirdikten sonra
Peygamber aleyhisselâm’ın huzuruna gitmişti.
Resûl-i Ekrem ona, seslendiği zaman
niçin hemen cevap vermediğini sordu. Saîd durumu anlatınca, Allah’ın
Resûlü hem ona, hem diğer Müslümanlara şu âyeti okudu:
“Hayat verecek şeylere sizi
çağırdığı zaman Allah’a ve Resûlü’ne uyunuz.”(Enfâl 8/24)
Demek ki o Sahâbî, namazda bile
olsa, Resûlullah’ın kendisini çağırdığında namazını bozmalı, ona
koşmalıydı.
Ona salât ü selâm getirmeli
Peygambere saygı göstermek ona
salât ü selâm getirmeyi gerekli kılar. Şu âyet bize bu görevimizi
hatırlatır:
“Allah ve melekleri Peygambere
salât ederler. Ey
mü’minler! Siz de ona salât ve selâm getirin.” (Ahzâb 33/56)
Allah’ın Peygambere salât etmesi,
ona merhamet etmesi, şan ve şerefini yüceltmesidir.
Meleklerin ona salât etmesi,
“Allahım! Peygamberini yüce mertebelere eriştir!” diye niyazda
bulunmasıdır.
Mü’minlerin ona salâtü selâm
getirmesi ise, “Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed”
demesi veya “Allâhümme salli” duasını okumasıdır.
Peygamber Efendimize bir salât ü
selâm getiren kimsenin kazancı ne olur? Bunu Allah’ın Resûlü’nden
dinleyelim:
Bana salât ü selâm getirene:
Allah Teâlâ on defa rahmet eder; on
günahı bağışlanır; mânevî mertebesi on derece daha yükseltilir.
Yanında adım anılıp da bana salât ü
selâm getirmeyen kimse, cimrinin tekidir.
Ashâbın ona saygısı
Resûl-i Ekrem’e en büyük sevgiyi ve
saygıyı Ashâb-ı Kirâm göstermiştir.
Onlar, Allah’ın Elçisini rahatsız
etmemek için yanında alçak sesle konuşur; başlarının üzerinde birer kuş
varmış gibi onu sükûnetle dinler; Allah’ın Elçisi tıraş olurken saçının
bir telini yere düşürmezlerdi.
Daha sonra gelen nesiller de aynı
muhabbeti ve hürmeti devam ettirdiler.
Abîde es-Selmânî Tâbiîn neslinin
önde gelen fakih ve muhaddislerinden biriydi. Peygamber Efendimizin
vefatından iki yıl önce Müslüman oldu, fakat onu görme bahtiyarlığına
eremedi. Abîde’nin şu sözü ilk Müslümanların ona duyduğu sevgiyi pek
güzel anlatır:
“Yanımda Resûlullah’ın bir tel
saçının bulunması, benim için dünyanın bütün servetinden daha
değerlidir.”
|