Şefkat Pınarı

Yaşar Kandemir hocamızın 1991 Temmuz ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 065, Sayfa: 020)

Fahr-i kainat efendimizin cihanı kucaklayan gönlünde şefkat pınarları büngülderdi. Sadece insanlara değil, bütün yaratılmışlara sevgiyle bakardı. Onların sıkıntıya düşmesini, üzülmesini, acı çekmesini hiçmi hiç istemezdi. Kur’an-ı Kerim’de belirtildiği gibi, “mü’minlere çok düşkün” olduğu için onların sıkıntıya uğramasına hiç dayanamazdı.

Bu ne İncelik!

Birgün namaza durmuştu. Onun arkasında namaz kılmaktan derin haz duyan sahabîleri saf bağlayıp o büyük imama uymuştu. Cemaatin kimi erkek, kimi hanımdı. O gün Resül-i Kibriya, uzun sureler okuyarak Mevla’sının yüce huzurunda rahat ve ferah bir namaz kıldırmak istiyordu. Derken namaz başladı. Efendimiz derin bir vecd içindeydi. Bu derin sessizliği bir çocuk ağıtı bozdu.

Uzun bir ibadeti düşleyen Efendimiz namazı kısa kesti.

Sahabiler namazı niçin bu kadar kısa kıldırdığını merak edip sordular, Şefkat pınarı efendimizin gül dudaklarından şu rahmet nağmeleri çağıldadı:

– Cemaatin arasında bulunan annenin, yavrucağın ağlamasından duyacağı elemi hissettim. Bu sebeple namazı çabucak bitirdim…

Rabbım! Bu ne incelik! İnsanlara sevdalı bu gönül ne kadar duyarlı, ne kadar hassas!…

Namaz kıldıracak olanlara verdiği şu talimat, bu asil düşüncenin herkes tarafından benimsenmesini öğütlemiyor mu?

Bazılarınız insanları namazdan soğutuyor. İmam olup öne geçen kimse, namazı kısa kıldırsın. Çünkü cemaatin arasında zayıflar var, yaşlılar var, işi gücü olanlar var. Yalnız başına kıldığında da istediği kadar uzatsın.

Seni ateş yakardı

İslâmiyet’ten önce köleler adam yerine konmazdı. Efendileri onları döver, söver, bir yerlerini kırıp sakatlar, fakat biri kalkıp da bu zalimlere “Yapma, etme!” demezdi. Çünkü kölenin hiçbir değeri yoktu.

İslâm nurunun cihanı aydınlattığı günlerdeydi. Ashab-ı kiramdan Ebu Mes’ud el-Bedrî birgün kölesini kamçıyla dövüyordu. Bu sırada gerilerden birinin kendine seslendiği duydu. Gözünü öfke bürümüştü. Dönüp bakmadı. İyice yaklaşan sesin sahibi kendine şöyle diyordu:

-Ebu Mes’ud! Şunu iyi bil ki, senin bu köleye karşı kudretinden, Allah’ın senin üzerindeki kudreti daha büyüktür!

Bir gerçeğin böylesine çarpıcı bir tarzda söylenmesi, Ebu Mes’ud’u ürpertti. Kendine hitap eden Resül-i Ekrem’di. Elindeki kamçı yere düşüverdi. İlahi gazabdan kurtulma arzusuyla:

– Bu köleyi Allah rızası için azad ettim, deyince Resûl-i Kibriya efendimiz:

– Eğer böyle yapmasaydın, seni cehennem ateşi yakardı, buyurdu.

O günden sonra köleler daha rahat nefes aldılar. Onları haksız, yere döven efendileri hayli zararlı çıktılar. Artık köleye atılacak bir tokatın bedeli, onu hürriyetine kavuşturmaktı.

Yüzünden dağlayana

Alemlere rahmet olarak gönderilen o Seyyid-i-Kainatın engin şefkatinden hayvanlar da hisse aldı.

Birgün efendimiz yüzüne damga vurulmuş bir eşek gördü. Yüze çok önem veren, varlıkların şahsiyetini temsil eden bu organa tokat atılmasını bile yasaklayan Fahr-i cihan eşeğin yüzüne damga vurulmasına çok üzüldü. Güzeller güzeli çehresi öfkeyle dalgalandı. Pek az kullandığı lanet sözünü bir de o zaman kullandı:

– Bu hayvanı yüzünden dağlayana Allah lanet etsin, diye beddua etti.

Yine bir gün Efendimiz bir seyahate çıkmıştı. Yanında sahabileri vardı. Abdest bozmak için uzakça bir yere gitmişti. Hep öyle yapardı. Bu sırada sahabiler küçük bir kaya kuşu gördüler. Yanında iki de yavrusu vardı. Ana kuş uçup gidince yavruları alıp sakladılar. Kuş geri dönüp de yavrularını göremeyince, feryad eder gibi acıklı sesler çıkarmaya ve sahabilerin üzerinde dönüp durmaya başladı. İşte bu sırada Rahmet Güneşi efendimiz de dönüp geldi. Kuşun feryad ü figanını görünce, durumu anladı ve:

– Kuşcağızın yavrularını alıp onu kim tedirgin ettiyse, onları hemen yerine koysun,buyurdu.

Onun şefkat pınarında yıkanmayan hiç bir varlık yoktu. Alemlere rahmet olarak gönderilen Yüce Peygamber, bütün yaratılmışların mutlu olmasını, huzur içinde yaşamasını isterdi. Allah’ın kendilerine bahşettiği rahatı, dertlerden ve sıkıntılardan uzak sakin yaşamayı onların elinden hiç kimse alamazdı, almamalıydı.

Onun hayatını ve insanlarla olan münasebetlerini işte böylesine narin bir şefkat yumağı çevrelemişti. Bunun içindir ki, Kainatın efendisi ümmetini bir vücudun muhtelif organları gibi görmüş, onların birbirini sevmelerini, birbirinin ıstırabını duymalarını istemişti; müslümanları birbirine kenetlenen yapılar gibi olmaya davet etmişti.

Engin merhametinden birkaç örnek sunduğumuz Fahr-i Cihan efendimizin şefkat yumağıyla kuşatılmayı hayal eden bizim gibi nice asiler var. Sırtındaki günah yükü belini iki büklüm etmiş, mahcubiyetin verdiği eziklik duygusuyla dili damağına yapışmış sayısız günahkar şefaat kapısında bekleşmektedir. Bu perişan halimizi Sultan-ı enbiya’ya arza tercüman olan şairlerimizden iki hanımın duygulu mısralarını terennüm ederek biz de ondan şefkat, merhamet ve şefaat dilenelim.

1847’de Allah’ın rahmetine kavuşan Leyla Hanım isyan hastalığına yakalanan kimselerin derdine Rasülullah efendimizin deva olduğunu, cennete gideceklere onun kılavuzluk ettiğini belirtiyor ve diyor ki, sana aşık olanlar ayağının tozuna yüz sürerler. Çünkü sen bütün ümmete doğru yolu gösteren kimsesin.

Leyla Hanım natın devamında, kainat yaratılmadan önce Seyyid-i Kainat var olduğunu, Cenab-ı Hakk’a böylesine yakın olduğu için de bütün günahkârların kendisinden şefaat beklediğini şöyle dile getiriyor:

Alîl-i derd-i isyana devasın ya Rasûlullah

Bize suy-i cinana rehnümansın ya Rasûlullah

Sana âşık olanlar secde eyler hak-i payinde

Cemî-i ümmete kıblenümâsın ya Rasûlullah

Yaratılmazdan evvel padişahım hep bu alemler

Cenab-ı Hak ile sen âşinâsın ya Rasûlullah

Cihânda fâsık u fâcir kerem senden ümîd eyler

Şefâat kıl Habîb-i Kibriyâ’sın yâ Rasûlullah

Ne yüzle varacak Leylâ huzûra rûz-ı mahşerde.

Ona rahmeyle, şâh-ı enbiyasın ya Rasûlullah

1861 yılında vefat eden Şeref Hanım da şefaat niyazıyla yanıp yakıldığı uzun natını şöyle bitiriyor:

Ya Rasûlullah! Şayet senin lütfün yetişip elimden tutmazsa, ben garip, kimsesiz ve kendisine arka çıkan bulunmayan bir zavallı olarak kalırım. Ayaklar altında sürünen ve değersiz bir toprak olan bana, ne olur şefaat eyle!

Garibim bîkesim yoktur zahîrim

Eğer olmazsa lûtfün destigîrim

Şeref-veş bir avuç hâk-i hakırim

Ayaklar altına düşmüş fakîrim

Şefâat ya Rasûlullah şefâat.