Şefaat Ya Resulallah

Yaşar Kandemir hocamızın 1989 Kasım ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 045, Sayfa: 006)

Nefsimiz tükenmeyen istekleriyle bizi kendine köle ettiğinden beri, belimiz günah yüküyle iki kat oldu. Allah aşkı, Resûlullah aşkı yerine gönlümüze dünya sevgisi doldu. Bizim bu sahte efendilerimiz gözümüze ve gönlümüze sahip oldukları için önümüzü, sonumuzu göremez olduk. Kıyameti, ahireti, o korkunç mahşer gününü arada bir hatırlamakla beraber adeta unuttuk. Bu halimiz nereye varacak? Bu çıkmazdan bizi kim kurtaracak? Süleyman Çelebi‘nin asırları aşıp gelen mübarek sesi, yüreğimize su serpiyor:

Merhaba ey asi ümmet melcei

Merhaba ey çaresizler eşfai

Karanlık gecede şimşeğin ortalığı bir an aydınlattığı gibi, şefaat ümidi de kararmış gönüllerimizde şimşek gibi yalabıyor. Şefî-i ruz-i ceza hazretlerine layık bir ümmet olamamanın mahcubiyetiyle, başımız yerde Süleyman Çelebi‘nin niyazını tekrarlıyoruz:

Merhaba ey rahmeten lilalemîn

Merhaba, sensin şefîa’l-müznibîn

Müminlerin son ümidi olan Şefaat-i Peygamberi’yi anlatan hadîs-i şerifler, günah kiriyle paslanmış gönüllerimize yeni bir canlılık getirebilir.

Vay benim nefsim!

Resül-i kibriya efendimiz bir gün ashab-ı kiramıyla sohbet ederken onlara mahşer gününden ve o dehşetli günde müminlere nasıl şefaat edeceğinden bahsetti.

-“Ben kıyamet gününde bütün insanların efendisiyim” diye söze başladı. Sahabe-i güzîn’i çok sevindiren, bizim gönlümüzü de kurtuluş ümidiyle kanatlandıran bu uzun sohbetin esasları şöyledir:

Kıyamet gününde Allah Teala bütün insanları düz ve geniş bir sahada toplayacak. Orası öylesine düz ve geniş bir meydan olacak ki, bir çağırınca, sesini herkese duyurabilecek. Hatta mahşer halkına bakan biri, bir bakışta onların hepsini görebilecek. Bu sırada güneş insanlara o kadar yaklaşacak ki, mahşerdekilerin sıkıntısı dayanılamayacak bir hale varacak. O zaman insanlar aralarında konuşmaya başlayarak:

-Bu faciadan bizi kurtarması için Allah Tealadan yardım dileyecek bir şefaatçi bulalım, diyecekler. Akıllarına Adem (aleyhisselam) gelecek. Ona varıp:

-Ey bütün insanların babası! Allah Telala seni yüce kudretiyle yarattı. Sana kendi rûhundan hayat verdi. Melekleri sana secde ettirdi. Perişan halimizi görmüyor musun? Bizim için Cenab-ı Mevla’dan şefaat dile, diyecekler.

Adem, Cenab-ı Vacibü’l vücüd’un o gün çok celalli olduğunu, şimdiye kadar böylesine gazap buyurmadığını hatırlattıktan sonra, yasak meyvadan yemek suretiyle büyük bir günah işlediğini, kendini şefaat edecek durumda görmediğini söyleyerek.

-“Vay benim nefsim, nefsim, nefsim!” diye sızlanacak, sonra da onlara Hz. Nuh’a gitmelerini tavsiye edecek.

Şefaat ümidiyle kendisine başvuranlara Hz. Nuh tıpkı Adem (aleyhisselam) gibi kendi günahından söz ederek İbrahim (aleyhisselam)a gönderecek. O Hz. Musa‘ya, Hz. Musa Hz. İsa‘ya, o da Sultanü’l-enbiya efendimize gönderirken Allah Teala’nın çok gazaplı olduğunu, işledikleri günahlar sebebiyle kendilerini şefaat etmeye yetkili görmediklerini söyleyecekler ve “Vay nefsim, vay nefsim” diye ağlayıp sızlayacaklardır.

Burada bir dakika nefesleşerek, Süleyman Celebi‘nin kulaklarımızda yankılanan sesini,”Bütün peygamberlerin sultanı sensin, evliyanın ve seçkin insanların gözlerinin nurusun” deyişini Mefhar-i mevcudat efendimizin ümmetinden olmanın şeref ve iftiharıyla hatırlayalım:

Sensin o] sultan-ı cümle enbiya

Nûr-u çeşm-i evliya vü asfiya

Kendisinden peygamberlerin dahi şefaat beklediği Fahr-i kainat’ ın bütün peygamberlerin efendisi olduğunu ünlü şairlerimizden Şeref Hanım da çok güzel ifade etmiştir:

Geldi nice peygamber-i zîşan bu cihana

Sen cümlesine seyyid ü servetsin Efendim

Şimdi Nebîler Serveri’nin hadisindeki gönül okşayan müjdeli ifadelere dönelim:

İnsanlar Rasûl-i kibriya’ya gelerek onun son peygamber olduğundan ve bütün günahlarını Allah Teala’nın affettiğinden bahisle şefaat isteyecekler. O zaman server-i kainat, arş-ı Rahman’ın altında secdeye kapanacak ve Allah Teala’nın kendisine orada öğreteceği hamd ü sena ifadeleriyle Cenab-ı Mevla’ya hamd ittikten sonra;

-“Ya Rab, ümmetim! Ya Rab, ümmetim! Ya Rab, ümmetim” diye yalvaracak. Bunun üzerine kendisine şefaat etme imkanı tanınacak. O da ilk önce sorgusuz sualsiz cennete girecekleri cennete götürecektir.

Bu şefaat, Hatemü-l enbiya hazretlerinin mahşerdeki büyük şefaatidir. Daha sonra şefaatleri, hiçbir şirkle küfür şüphesine bulaşmadan samimi bir gönülle “La laahe illallah Muhammedün Resûlullah” diyen müminlere varıncaya kadar Ümmet-i Muhammed’i kucaklanacaktır. Efendimiz hazretlerinin şefaat talebinin reddedilmemesinin çok güzel bir gerekçesi vardır. Bütün peygamberler kesinlikle kabul edilecek dualarını hayatlarında yapmışlardır; fakat Hz. Fahr-i alem bu duasını, ümmetine şefaat etmek üzere ahirete bırakmıştır.

Darü’1-eman

Kıyametin o dehşetli hesap günlerini, düşünen, mahşerin kalplere derin hüzün ve ürperti veren korkunç sahnelerini hatırlayan Ümmet-i Muhammed, Şefî-i rüz-i ceza hazretlerine tutunma, onun merhamet dolu bakışlarına nail olma ümidiyle 4 asırdır “Şefaat ya Resûlallah!” diye yalvarıp yakarmışlar, inleyip ağlamışlardır. Söz sanatının ustası olan değerli şairlerimiz, şefaat niyazlarını son derece yüksek bir edep içinde ve pek ahenkli bir şekilde ifade etmişlerdir. Onların bu duygulu yakarışları, boyun büküp yalvarışları, gönlü şefaat ümidiyle yaralı kuşlar gibi çırpınan müslümanları rikkate getirmiş, onlar da kendilerine bu güzel şiirleri söyleyenlerin yerine koyarak, şefaat ümidiyle saadet gözyaşları dökmüşlerdir.

Resûlullah aşkını ve şefaat niyazını pek yanık ifadelerle dile getiren aşıklarımızdan biri Osman Şems’dir (Ö. 1893). Na’tına şöyle başlıyor:

Nedamet eşki çeşmimden revandır ya Resûlallah
Ki cürmüm çok, işim ah ü figandır ya Resûlallah

İnayet kıl, kerem kıl, merhamet kıl, geç günahımdan

Ki affetmez isen halim yamandır ya Resûlallah

Şeb-i firkatte kaldım, pertev-endaz olmadı bir dem

Cemalin afitabı çok zamandır ya Resûlallah

Şair bu son beyitte diyor ki: Ya Resûlallah! Mübarek yüzünün güneşi hayli zamandır beni; bir an için olsun aydınlatmadığı için, ayrılık gecesinde kaldım. Daha sonra da Resûlullah’ın kapısının insanı bütün korkulardan kurtardığına ve kendisinin de o kapıya yüz sürdüğüne temasla şefaat niyazını şöyle dile getiriyor:

Yüz urdum kısmen ümmîd, olsa ger dağlaca isyanım

Kapın toprağı kim darül-emandır Ya Rasûlullah.

Geçen sayıdaki sohbetimizde Şeyhülislam Çelebizade Asım Efendi‘nin (ö.1759) na’tından bazı beyitler sunmuş, onun uzun hac yolculuğunda Peygamber hasretiyle yanan gönlünün figanından yankılar nakletmiş, Resül-i kibriya’ya:

Ey cümle alemîne mahz-ı atası Hakk’ın

Senden olur olursa Asım fakire çare”

diye yalvardığını nakletmiştik. Onun Ravza-i mutahhara’nın ayak ucunda “ruy-i siyahını kara yüzünü Peygamber dergahına sürerek “hal-i tebahını perişan halini” arz ettiği şiirlerinden birinde şöyle yalvarıyor:

Ağardı saç, fakat gönlüm siyahtır

İşim herbir nefeste bin günahtır

Hele halim benim gayet tebahtır

Olursa senden olur bana derman

Şurup dergahına ru-yi siyahım

Sana arzeyledim hal-i tebahım

Şefaatkanısın çün padişahım

Otursa senden olur bana derman

Erzurumlu Hazık Muhammed Efendi de (0.1759) tıpkı Çelebizade Asım Efendi gibi, baştan başa günah ve hata yüklüyüm, beni ancak sen kurtarabilirsin, ya Resülallah diye yalvarıyor:

Seraser olmuşum cürmü kabahat ya Resûlallah

Bana senden olur olsa inayet ya Resûlallah

Daha sonra onun şefaatine ne denli muhtaç olduğunu arz ile diyor ki:

Lisan-ı hal ile kabrimdeki otlar niyaz eyler

Şefaat ya Resûlallah, şefaat ya Resûlallah

Mademki erbab-ı dil, o müthiş hesap gününde Cenab-ı Rabbü’l-alemîn’in huzurunda sağlam bir dala tutunmak ümidiyle “Şefaat ya Rasûlullah!” diye inliyor, günahlarının haddi hesabı bulunmayan, şefaate herkesten çok muhtaç olan bizler de tıpkı “Nazım, gibi” feryad edelim:

Günahkarım, günahkarım, günahkarım Nazîm-âsâ

Şefaat kıl, şefaat kıl, şefaat ya Resûlallah