Sana Kurban Ola Canım

Yaşar Kandemir hocamızın 1996 Mart ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 121 Sayfa: 024)

Gönül gözü açık olan insanların dillerinden hikmet incileri dökülür. Onları dinlemek gönle ferahlık verir. Peygamber aşıklarını dinlerken, kulağımıza mana aleminden kanat sesleri gelir. Kolumuz kanadımız kırık da olsa, uçmayı deneyen yavru kuşlar gibi içimizde mana iklimine doğru yükselme duygusu filizlenir. Onların Peygamber sevgisini terennüm eden sözleri ve şiirleri, günah ile gafletin bize ihmal ettirdiği zavallı kalbimize dönüp bakmaya ve onu yeniden canlandırmaya imkan verir. İşte bu sebeple, Allah ve Peygamber sevgisiyle dolu aşıkların kalb seslerine, arada bir de olsa köşemizde yer verme ihtiyacını hissediyoruz.

Şabâniyye tarikatı şeylerinden Üsküdarlı Mehmed Nasûhî Efendi (ö. 1717) alim ve fazıl bir şahsiyetti. Çeşitli ilmî eserleri ve bazı kitaplara şerhleri vardı. Onun şiirlerini toplayan bir de divanı bulunmaktadır. Peygamber aşkını devrine göre oldukça sade bir dille ve coşkulu bir şekilde terennüm ettiği çok güzel bir şiirinde Nasûhî Efendi diyor ki:

“Ya Resûlallah! Aşıkları deli dîvane eden, senin güzelliğindir. Onlara sabah akşam dert ile ah ettiren senin hasretindir. Gece gündüz beni durmadan inleten, hasret ateşiyle gönlümü yakıp kavuran, her an gözlerimden yaşlar akıtan senin ayrılığındır. Ey benim padişahım, sultanım Efendim! Allah’ın seçkin ve temiz kullarının nail olduğu ilahî lütuf, velilerin sürdüğü manevî zevk, peygamberlerin eriştiği yücelik, evet bütün bunlar senin Allah katındaki üstün yerin ve değerin sayesindedir. Na’tının son kısmında Resûlullah Efendimiz’den şefaat niyaz eden Nasûhî bu güzel duyguları şöyle dile getiriyor:

Eyliyen uşşâkı şeyda daima
Tal’atindir, ya Resûlullah, senin
Derd ile ah ettiren subh u mesâ
Hasretindir, ya Resûlallah, senin.

Rûz u şeb karım benim efgân eden,
Nar-ı hasretle dilim sûzân eden,
Dembedem bu gözlerim giryan eden
Firkatindir, ya Resûlallah, senin.

Asfiyânın gördüğü lutf-i Hüda,
Evliyanın sürdüğü zevk ü sefa,
Enbiyanın bulduğu rif’at, Şehâ!
Devletindir, ya Resûlallah, senin.

Merhamet kıl ben garîb avareye,
Mücrimim, rahm eyle yüzü kareye!
Şefkat etmek bîkes ü bîçareye
Adetindir, ya Resûlallah, senin.

Ey Şefîü’l-müznibîn, Nûr-i Ehad,
Kendi bendendir Nasûhî, kılma tard
Bâb-ı lutfundan, kerem kıl, etme red,
Ümmetindir, ya Resûlallah, senin

Bu na’tın son kıtasındaki Nasûhî ismi yerine kendi adımızı koyarak, “Bab-ı lutfundan, kerem kıl, etme red / Ümmetindir, ya Resûlallah, senin” diye biz de kendimiz için şefaat niyaz edelim.

Nasühî Efendi’nin bestelenmiş na’tleri de bulunmaktadır. Segah makamındaki:

Derdimin dermanı sensin ya Muhammed Mustafa
Gönlümün sultanı sensin ya Muhammed Mustafa

diye başlayan ilahi bunlardan biridir.

İki Alemde Dermânım

Ahmediyye adı yeni nesle fazla bir şey söylemez. Halbuki bizim büyüklerimiz bu terbiye ve irşad kitabı ile benzeri nasihatnameleri okuyarak ve dinleyerek yetiştikleri için mükemmel bir ahlak eğitimi almışlardır. Ne yazık ki biz çocuklarımızın manevî eğitimi için böyle uzun nefesli edebî eserler ortaya koyamadık. Onların, yaşadığımız devrin merhametsizce insan öğüten çağdaş (!) değirmeninde ezilmelerini önleyecek yegane korunma vesilesi olan İslâm dinini ve ahlakını sevdirmek için fazla bir çaba sarfetmedik. Çare bulmamız gereken önemli dertlerimizden biri de budur.

Ahmediyye‘nin yazarı Diyarbekirli Ahmed Mürşid Efendi 250 yıl önce yaşamasına rağmen, nasihatlerini halkının kolayca anlaması için arı duru bir dil kullanmış, kitabına yer yer kendi şiirlerini de serpiştirmiştir. Aşağıdaki na’t-i şerif onun bu müstakil şiirlerinden biridir. Kendisine Cenab-ı Hak’tan rahmet niyaz ederek bugün yazılmış gibi sade na’tını okuyalım. Onun biraz açıklanması gereken sanatkarane ve şimdiye kadar tatmadığımız türden fevkalade güzel bir başka na’tını, inşallah sohbetlerimizin birinde ele alırız.

Sana kurban ola canım, Muhammed!
İki alemde dermanım, Muhammed!

Seni görmezden evvel şevk-i aşkın;
Bana kâr etti, cananım Muhammed!

Hayalin gönlüme nakş oldu, çıkmaz;
Cemalin oldu seyranım, Muhammed!

Yakar aşkın odu cism ile canı;
Eriş dermana, Lokmanım Muhammed!

Olursam ger yolunda pare pare
Feda olsun sana canım, Muhammed!

Visalin teşnesiyim, eylerim ah;
İşit kim zar ü giryanım, Muhammed!

N’olaydı erebilsem hak-i paye,
Geçirsem anda devranım, Muhammed!

Diler Ahmed, ganî ümmet fakîri,
Göre mahşerde sultanım, Muhammed!

Gördüm Dolaşır Nâz ile

Mevlevî şairlerin son temsilcilerinden biri ve Üsküdar Mevlevîhanesi’nin son şeyhi olan Ahmed Remzi Akyürek (ö. 1994) alim, şair ve faziletli bir insandı. Yirmi’den fazla eserin sahibiydi. Onun pek güzel na’tlerinden biri, gazel tarzında söylediği hayli uzun ve san’atkarane şiiridir. Ahmed Remzi Dede, kendisinin gönül zenginliği kadar Resûlullah aşkını da dile getiren bu na’tine, diğer gazellerde olduğu gibi sevgilinin yani Peygamber aleyhisselam’ın güzelliğini tasvir ederek başlıyor ve diyor ki, o Güzeller Güzeli’ni diğer güzellerin arasında nazlı nazlı dolaşırken gördüm. Bu sırada o, parlak yıldızların arasında dolaşan aya benziyordu. İri ve güzel gözleri yarı uykulu şekilde süzülmeye başlamıştı. İnsanın aklını başından alan o şahane gözü kirpiklerinin arasında beliriverdi. Onun küçücük bir tebessümü ölüleri diriltir. Eğer ab-ı hayat arıyorsan, ab-ı hayat onun dudağıyla dişleri arasındadır. Oradan çıkar hadîs-i şerifler, ab-ı hayatın ta kendisidir. Ey sevgilinin tarağı! Aşıkların aklı fikri ve gönlü nerededir diyorsan, onları sevgilinin dağınık saçlarına bağlanmış vaziyette bulursun. Nasıl bir hal idi bilemiyorum ama, onun güneş gibi parlayan yüzünü bir an görüverdim. O zamandan beri “Ve’ş-şems” süresini okuyarak Kur’an ayetleri arasında o güneşi arıyorum. Gül bahçesinde yanakların açık vaziyette dolaşıp da bülbülleri şaşkın, gülleri, terkedilmiş bir halde perişan bırakma. Yüzüne dökülen uzun saçlar güneş gibi parlayan yanağını örtse de güzelliğini ne kadar gizleyebilir. Zira iman ile küfür arasındaki fark gizlenip örtülemeyecek kadar ayan beyandır.

Gördüm dolaşır naz ile hûbân arasında
Mânend-i kamer encüm-i taban arasında

Hâbîde-nigeh çeşm-i gazâlânı süzüldü
Bir fitne uyandı yine müjgan arasında

Bir nîm tebessümle eder mürdeler ihya
Sor ab-ı hayatı leb ü dendân arasında

Ey şâne ara hatır-ı uşşâkı bulursun
Dil-beste bütün zülf-i perîşan arasında

Bir an idi gördüm yüzünü vech-i sebep ne
“Ve’ş-şems” okurum ayet-i Kur’an arasında

Bülbülleri mebhût ü gülü eyleme mehcûr
Ruhsarın açık gezme gülistan arasında

Setr etse ne mani ruh-ı tabanım gîsû
Hak zahir iken küfr ile iman arasında

Daha sonra şair yukarıda tasvir ettiği sevgilinin Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem olduğunu açıklayarak onun aşkıyla deli divane olmayan, onu kendini kaybedercesine sevmeyen kimsenin insan sayılmayacağını belirtiyor ve onun aşıklarının Hz. Ademle başlayıp diğer peygamberlerle devam ettiğini söylüyor ve diyor ki, Adem henüz çamurken Rahman sûresinde senin adını okudu. Nuh senin aşkın sayesinde kurtuluş imkanını elde etti ve gemisini tufandan kurtardı. Hz. İbrahim’in o yakıp kavuran ateş arasında senin mübarek adını söyleyip durduğunu Cebrail ne bilsin. Keder kulübesine çekilmiş Yakub’a oğlu Yusuf’un haberini senin aşkın getirdi.

Aşkınla senin olmayan âşüfte vü hayran
Adem mi sanır kendini insan arasında

Adem ki henüz tîn idi ummân arasında
İsmin okudu süre-i Rahman arasında

Aşkınla bulup Nuh feyz-i necatı
Keştîyi halas eyledi tufan arasında

Cibril ne bilsin ki Halîl, ism-i celîlin
Yâd eyler idi ateş-i sûzan arasında

Yakub’a getirdi haber-i Yusuf’u nâ-gâh
Aşkın eseri külbe-i ahzân arasında

Ahmed Remzi Dede’nin bu gazel-na’ti diğer peygamberler, ardından da Hulefâ-yi Raşidin, Hz. Hüseyin için söylenmiş beyitlerle devam edip gitmektedir. Onun, ey peygamberlerin şahı, senin medhini ve mübarek sıfatlarını Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerîm’de zikretmektedir… Bize al ve ashabının hatırı için lütuf ve ihsanda bulun da, ye’se, ümitsizliğe kapılmayalım, diyen yalvarışlarını tekrarlayarak sohbetimize son verelim:

Ey şah-ı rusül vasf-ı hümâyûnunu bizzat
Derc eyledi Hak Hazret-i Fürkân arasında

Ashabın için alin için eyle inayet
Ta kalmayalım ye’s ile hırmân arasında