Sana Canım da Feda Ben de Feda

Yaşar Kandemir hocamızın 1990 Aralık ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 058, Sayfa: 020)

Cenab-ı Hakk’ın “Habibim” dediği biri, şüphesiz canların canı, gönüllerin sultanıdır. Ama önemli olan, ona gönül verebilmek ve onu bu yoksul gönülde ağırlayabilmektir. Mü’min olduğunu iddia eden ve bu yola baş koyanların uyması gereken ilk şartı, yine o öğretmiştir. Bu şart, Resûl-i kibriyayı canından bile çok sevmektir.

Öyleyse ne yapmalıyız? Şu hissiz gönülleri nasıl canlandırmalıyız? Ona gönül verebilmek için nereden yola çıkmalıyız?

Bu soruların cevaplarını arayan bir kardeşiniz olarak derim ki, sevmek için bilmek ve tanımak lazımdır. Sevgilinin belli başlı özellikleri keşfedildikçe, hayranlık uyandıran yanları öğrenildikçe, ona duyulan muhabbet daha bir derinleşir, gönüldeki yeri daha çok büyür.

İşte bu sebeple ve her şeyden önce, Cenab-ı Mevla’nın iki cihan güneşi Efendimize neler ikram ettiğini, hangi özellikleri sebebiyle onu bütün kainata üstün tuttuğunu iyi bilmemiz gerekir.

Mevla’nın O’na ikramları

Fahr-i kainat (aleyhi’s-salevat) efendimizin bu nevi özelliklerini toplayan birçok eser bulunmakla beraber, onun yüceliğini dile getiren en güvenilir hadisleri, İzzeddin bin Abdüsselam (Ö.660/1262), Bidayetü’s-sûl adlı eserinde toplamıştır. Bu değerli eserden faydalanarak, Efendimizin gözler kamaştıran özelliklerini görmeye çalışalım.

* O bütün insanların en üstünüdür. Vacip Teala hazretlerinin kendisine verdiği bu özelliği bir hadis-i şerifinde ifade ettikten sonra, yine de bununla iftihar edip gurura kapılmadığını belirtmektedir.

* Allah Teala onun gelmiş geçmiş bütün günahlarını bağışladığını kendisine bildirmiştir.

* Ahiret günü, Livaü’l-hamd sancağı onun elinde bulunacaktır. Adem (a.s.) başta olmak üzere, bütün iyi insanlar bu sancağın altında toplanacaktır. Seyyid-i Kainat efendimiz, bu vasfıyla da övünüp iftihar etmediğini söylemektedir.

* Kıyamet gününde şefaat etme şerefi ilk defa ona verilecektir. Bu dehşetli günde diğer peygamberler “Nefsî nefsî” diye kendi derdine düştüğünde, Kainatın Efendisi şefaatini niyaz eden bütün insanlara şefaat edecektir.

* Fahr-i cihan efendimiz ümmetini, kendine tercih etmiştir. Şöyle ki, diğer peygamberler, reddedilmeyecek dualarını dünyada iken yapmışlar ve karşılığını almışlardır; fakat Habib-i Huda efendimiz reddedilmeyecek duasını ümmeti için kullanmak üzere ahirete bırakmıştır.

* Cenab-ı Hak onun hayatına “Le amrük= Hayatın hakkı için” diyerek yemin etmiştir. Bu da onun hayatının Allah katında ne kadar değerli olduğunu göstermektedir.

* Allah Teala diğer peygamberlere “Ya İsa, ya Musa, ya Nuh, ya Davud, ya İbrahim…” şeklinde hep adlarıyla hitap ettiği halde, onun saygıya layık olduğunu belirtmek istercesine “Ya eyyühe’n-nebi= Ey Nebi!”, “Ya eyyühe’r-rasul= Ey Resul!” diye hitap etmiştir.

* Bütün peygamberlerin mucizeleri, vefatlarından sonra artık görünmez olduğu halde, onun mucizesi olan Kur’an-ı Kerim kıyamate kadar yaşayacaktır.

* O daha peygamber olmadan önce taşlar ona selam vermiş, kendisine yaslanarak hutbe okuduğu bir kütük, hasretine dayanamayıp inim inim inlemiştir. Diğer peygamberlerin bu kabil özellikleri bilinmemektedir.

* Birçok defa parmaklarından sular fışkırmıştır. Hz. Musa da asasını vurunca kayadan sular fışkırmıştır. Şüphesiz bu da büyük bir mucizedir. Ama suyun kayadan fışkırması tabii olduğu halde, parmaklardan fışkırması hiç de öyle değildir.

Yerinden çıkıp dışarı fırlayan bir gözü tekrar yerine koyarak iyileşmesini sağlamıştır. Bu olay Uhud gazvesinde cereyan etmiştir. Olayın kahramanı da okçuluğu ile meşhur Katade b. Numan (r.a.) dır. Efendimizin bu müdahalesi üzerine Numan’ın sakatlanan gözü ötekinden daha sağlıklı olmuştur. Gerçi Hz. İsa da anadan doğma körlerin görmesini -Allah’ın izniyle- temin etmiştir. Fakat Mefhar-i mevcudat efendimizin müdahalesinde bir değil iki mucize vardır. Biri yuvasından çıkan gözün yerine oturup, iyileşmesi; öteki de tekrar görmeye başlamasıdır.

* Allah Teala her peygambere ümmetinin güzel amelleri ve iyi halleri miktarınca sevap verecektir. Onun ümmetinin sayısı, diğer ümmetlere göre daha az olduğu halde, cennetin yarısını Ümmet-i Muhammed dolduracaktır. En hayırlı ümmet olduğu bizzat Allah Teala tarafından bildirilen ve ehl-i cennetin yarısını meydana getiren bu insanların namaz, zekat, cihad, affetmek, suç bağışlamak, zikr ü tesbih etmek gibi her türlü iyiliklerin sevabından bir o kadarı da Resûl-i kibriyaya verilecektir.

* Her peygamber sadece kendi kavmine gönderildiği halde, o sultanlar sultanı bütün insanlara ve cinlere peygamber olarak gönderilmiştir. “Biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik” ayeti kerimesi de bunu ifade etmektedir.

* Cenab-ı vacibu’l-vücud hazretleri Hz. Musa ile Tur Dağı’nda ve Mukaddes Vadi’de konuştuğu halde, Resul-i kibriya efendimiz ile yücelerden yüce bir makamda, Sidretü’l-münteha‘da konuşmuştur.

* Onun ümmeti dünyaya en sonra gelmekle birlikte, ahirette bütün insanlardan önce hesapları görülecek ve cennete ilk defa onlar girecektir.

* Efendimizin haber verdiğine göre, cennette, Vesîle adında bir makam vardır. Gönüller sultanı efendimiz bu makamın kendine verileceğini ümid etmektedir. Bu sebeple, ezan okunurken onu dinlememizi ve müezzinin söylediği her sözü onunla birlikte tekrar etmemizi, sonra da okuyacağımız duada Vesîle’nin Efendimize verilmesini Cenab-ı haktan istememizi tavsiye etmekte ve böyle yapanlara ahirette şefaat edeceğini vaad buyurmaktadır.

* İki cihan güneşi efendimize cennette Kevser, mevkıf’te Havz verilecektir.

* Daha önceki peygamberlere ganimet helal kılınmadığı halde, Nebiy-yi ekrem (sallallahü aleyhi ve selmem’e) helal kılınmış,

Ümmetinin namazda bağladığı saflar meleklerin safları gibi değerli sayılmış,

Daha önceki ümmetler belli yerlerde ibadet etmek zorunda oldukları halde onun ümmetine bütün yeryüzü namazgah kılınmış, arzın toprağı da hem üzerinde namaz kılmak, hem de gerektiğinde teyemmüm yapabilmek için temiz kabul edilmiştir.

Bu durum onun yüce mertebesini gösterdiği gibi, Allah Teala’nın onun ümmetine son derecede merhametli davrandığını da ortaya koymaktadır.

* Nebiy-yi mükerrem efendimize verilen ilahî lutüflardan biri de az sözle çok mana ifade etme(Cevamiü’l-kelim) özelliği, diğer bir tabirle veciz konuşma kabiliyetidir.

* Allah teala onun ahlakının yüceliğini belirterek “Sen üstün bir ahlaka sahipsin”buyurmuştur.

* Vacip Teala hazretleri emirlerini ona çeşitli yollarla göndermiş, kah rü’ya-yı sadıka ile, kah Cebrail (aleyhisselam) vasıtasıyla, bazan da bizzat konuşmak suretiyle kendisine buyruklarını tebliğ etmiştir.

* Ona gönderilen Kur’an-ı Kerîm Tevrat, İncil ve Zebur’un bütün ayetlerini ihtiva ettikten başka, daha nice değerli bilgileri kapsamaktadır. Bu mübarek kitap hiçbir şekilde bozulmayacak, Tevrat ve İncil’de olduğu gibi, tahrifata uğramayacaktır.

* Allah teala ona yeryüzünün anahtarlarını verdikten sonra, kendisini melik olmak veya mütevazi bir peygamber olarak kalmak arasında muhayyer bırakmış, fakat iki cihan Güneşi efendimiz mütevazi bir peygaber olarak kalmayı tercih etmiştir.

* Ümmet-i Muhammed’in ibadetleri ve yaptıkları güzel işler diğer ümmetlerin amelinden az da olsa, onlardan çok sevap kazanacaklardır. Şüphesiz bu hal, ilahi bir lütufdur. Cenab-ı Hak lütfunu dilediği gibi sarf eder.

* Onun ümmetinden yetmiş bin kişi, sorgusuz sualsiz cennete girecektir. Diğer peygamberlere böyle bir imkan verilmemiştir.

* Sultan-ı enbiya efendimiz alemlere rahmet olarak gönderildiği için, Allah Teala onun ümmetinin asilerine müsamaha buyurarak onları hemen cezalandırma cihetine gitmemiştir. Halbuki daha önceki peygamberlere karşı gelenleri çeşitli şekillerde yok etmiştir.

* Onun ümmeti “vasat” ve mutedil bir ümmettir; bu şerefli ümmet hata ve sapıklık üzerinde ittifak etmeyeceklerdir.

* Onun eşsiz ahlakının bazı yanları Kur’an-ı Kerîm’de bile dile getirilmiştir. Yumuşak huyu, suç bağışlaması, sabrı, şükrü, tevazuu, iyi geçimi, şefkati, merhameti, din uğrunda çektikleri ve diğer birçok üstün yanı Şemail kitaplarında tafsilatıyla verilmektedir.

İşte bizim Efendimiz, böyle bir şah-ı enbiya’dır. Cenab-ı Hakk’ın habîbi, Muhammed Mustafa’dır. Böyle bir saha kul olmak ise, safa üstüne safadır. Böylesi bahtiyarların, ona Hilye şairi Hâkânîgibi seslenmeye, gönülleriyle birlikte canlarını da ona sunmaya hak ve liyakatları vardır:

Hasılı ey Şeh-i iklîm-i beka

Sana canım da fedâ ben de fedâ