Saçları Örgülü Adam

Yaşar Kandemir hocamızın 1993 Kasım ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 093 Sayfa: 024)

Sahabe-i Kiram, Resülullah Efendimizin getirdiği hidayet ışığına pervaneler gibi koştular. Hayatın güzelliğini, insan olmanın değerini işte o zaman farkettiler. Ballarbalını bulmanın derin hazzıyla titrediler, insanlığın yüzyıllardır aradığı hazineyi kendi topraklarında görmenin coşkusuyla Peygamberler Sultanı’na sarıldılar. Özellikle iman hususunda bilmediklerini sorup öğrenmeye, ilme olan susuzluklarını kaynağından içerek gidermeye başladılar. Bitip tükenmeyen sorularıyla Resülullah Efendimizi o kadar yordular ki, Allah Teala Peygamber’ini bu sıkıntıdan kurtarmak istedi ve iman esaslarını ilgilendiren konularda ona soru sormayı yasakladı.

Bunun üzerine sahabe efendilerimiz boyunlarını büküp oturdular. Nazil olan ayetleri öğrenmek ve Rasülullah’ın zaman zaman anlattıklarını dinlemekle yetindiler. Öyle zamanlar oldu ki, gönüllerinde yumaklanan soruların bir ucundan tutup onları Allah’ın Rasülü’ne açacak aklı başında bir yabancının gelmesini dört gözle bekledirler.

Akıllı Bedevi

Hicretin dokuzuncu yılıydı. Miladi takvimler 630 yılını gösteriyordu. Ashab-ı Kiram Cihan Güneşi’ni aralarına almış otururlarken Mescid-i Nebevi’nin önünde bir yabancı belirdi. Uzun örgülü saçları başının iki yanından sarkıyordu. İri cüsseli, güçlü kuvvetli bir kimseydi. Çevik bir hareketle devesinden sıyrılıp indi. Mescidin avlusuna çökerttiği hayvanın dizlerini iyice bağladı. Kendinden emin adımlarla ashab-ı kirama doğru ilerledi:

Muhammed hanginiz? diye sordu. Belli ki müslüman değildi. Çünkü müslümanlar Hz. Peygamber’e ismiyle değil, Allah Teala’nın ona verdiği unvanla “Resulullah” diye hitab ederlerdi.

Ashab-ı kiram ona Resülullah Efendimizi göstererek:

– Şu dayanmış oturan ak benizli zat, dediler. Fahr-i Cihan Efendimizin ne Mescid-i Nebevi’de özel bir yeri, ne de dışarıda giydiği özel bir kıyafeti vardı. Ashabının arasında, onlardan biriymiş gibi otururdu. Gül yüzünü daha önce görmemiş bir yabancı onu hemen tanıyamazdı.

Adam Resül-i Muhterem Efendimize yaklaştı ve dedesinin adıyla hitab ederek:

– Abdülmuttalib’in oğlu! dedi.

Resülullah Efendimiz onun bu kaba hitabına:

– Seni dinliyorum, diye cevap verdi. Adam hatır saydığını gösteren bir ifadeyle:

– Sana bazı sorular soracağım. Sorularım biraz ağır kaçacak. Bana darılma, dedi.

Resülullah sallellahu aleyhi ve sellem:

– Darılmam, istediğini sor, buyurunca aralarında şu konuşma geçti:

– Kabilemize gönderdiğin elçinin haber verdiğine göre, Allah’ın seni peygamber olarak gönderdiğini söylüyormuşsun. Senin ve senden önce yaşayanların Rabbi adına sana and veriyorum, seni bütün insanlara Allah mı gönderdi?

– Evet, Allah gönderdi.

– Peki, şu gökleri kim yarattı?

– Allah yarattı.

– Ya yeryüzünü?

– Onu da Allah yarattı.

– Şu dağları yeryüzüne kim dikti?

– Allah dikti.

– Senin, senden öncekilerin ve senden sonra gelecek olanların ilahı olan Allah adına sana and veriyorum. Sadece kendisine ibadet etmeyi, kendisine hiçbir şeyi ortak koşmamayı, atalarımızın taptığı şu putları tamamen terk etmeyi bize emretmeni sana Allah mı bildirdi?

– Evet, Allah bildirdi.

– Sana and veriyorum, gündüz ve gece boyunca beş vakit namaz kılmanı sana Allah mı emretti?

– Evet, Allah emretti.

– Sana and veriyorum, yılda bir defa ramazan ayında oruç tutmanı sana Allah’mı emretti?

– Evet, Allah emretti.

– Sana and veriyorum, şu zekatı zenginlerimizden alıp fakirlerimize vermeni sana Allah mı emretti?

– Evet Allah emretti.

Ashab-ı kiram, yabancının gayet düzgün ifadelerle ve tutarlı bir mantık silsilesiyle sorduğu soruları derin bir hazla dinliyorlardı. Yabancı sözlerine şöyle devam etti.

– Gönderdiğin elçinin haber verdiğine göre, maddî imkanı olanlarımızın Kabe’yi ziyaret etmesi gerektiğini söylüyormuşsun, öyle mi?

– Evet, elçim doğru söylemiş.

– Seni peygamber olarak gönderen zat adına and veriyorum. Bütün bunları sana Allah’mı emretti?

– Evet, Allah emretti.

Sorduğu her soruya olumlu cevaplar alan adam gözlerini Resülullah efendimize dikerek derin bir samimiyet içinde şu sözleri söyledi:

– Şüphesiz derim ki, Allah’dan başka ilah yoktur. Yine kesinlikle söylerim ki, Efendimiz Muhammed Allah’ın resulüdür, Senin Allah’dan alıp getirdiğin emirlerin hepsine iman ediyorum. Onları aynen uygulayacağım. Yasakladığın herşeyden de uzak duracağım. Ben Sa’d İbni Bekir kabilesinden Dımâm ibni Sa’lebe’yim. Kabilemi temsilen sana gelmiş bulunuyorum. Seni peygamber olarak gönderen Allah’a yemin ederim ki, bu söylediklerinin ne bir fazlasını yaparım, ne de bir eksiğini…

Dımâm yerinden kalktı. Devesinin diz bağını çözdü. Üzerine atladığı gibi kabilesinin yolunu tuttu.

Ashab-ı kiram onun arkasından hayret ve hayranlıkla bakarken, Resülullah Efendimizin mübarek yüzünde tatlı bir tebessüm yalabıdı. Şöyle buyurdu:

– Şu saçları örgülü adam eğer doğru söylüyorsa, cennete girdi demektir.

Hz. Ömer de Dımâm’ı çok sevmişti.

– Ben bugüne kadar Dımâm İbni Salebe‘den daha güzel ve daha özlü soru soran bir kimse görmedim, diye takdirini dile getirdi.

Dımâm kabilesine varınca, onu merakla bekleyen bütün kabile halkı etrafına toplandı. Gözler ona dikilmiş, adeta nefesler tutulmuştu. Çünkü getirdiği haber onlar için hayatî bir öneme sahipti. Dımâm etrafındaki kalabalığı şöyle bir süzdükten sonra söze başladı:

-Lat ve Uzza’nın canı cehenneme, dedi.

Bu ifade, henüz müslüman olmayan kabile halkına göre çok tehlikeli bir sözdü. Herkes korkuyla irkildi.

– Ağır ol, Dımâm! Böyle konuşma! Baras hastalığına tutulup ala tenli olabilirsin. Cüzzama yakalanır veya delirebilirsin, dediler.

Dımâm ne söylediğini iyi biliyordu. Başını iki yana sallayarak konuşmasına devam etti.

– Yazıklar olsun size! Onlardan insana ne fayda gelir ne zarar. Allah Teala bir peygamber gönderdi. İçinde bulunduğunuz halden kurtulmanız için size bir kitap indirdi. Ben Allah’tan başka bir ilah bulunmadığını, O’nun hiçbir ortağı olmadığını kesinlikle belirtirim. Muhammed’in Allah’ın kulu ve Resulü olduğunu bütün kalbimle ifade ederim. Ben onun yanından geliyorum. Ben onun size yapmanızı ve uzak durmanızı emrettiği şeyleri getirmiş bulunuyorum.

Resül-i Ekrem Efendimizin süt annesi Halime’nin kabilesi olan Sa’d İbni Bekir Oğulları halkı, Dımâm’ın öğrenip öğrettiği gerçekleri can kulağıyla dinlediler. O gün daha güneş batmadan kadın, erkek bütün kabile halkı müslüman oldu. Evlerinde, sokaklarda ne kadar put varsa kırıp yıktılar. Resül-i Kibriya’nın ilk çocukluk günlerinin geçtiği bu topraklar, bir daha susmamak üzere o gün başlayan ezan-ı Muhammedi ile İslâm yurdu olmanın bahtiyarlığını tattı.

Kıyamet Ne Zaman Kopacak?

Bedevi dediğimiz çölde yaşayan insanlar arasında Dımâm İbni Salebe gibi sözü sohbeti belli, yerli yerinde konuşmasını bilen kimseler olduğu gibi, ne zaman ve nasıl soru sormak gerektiğini bilmeyenler de vardı.

Yine birgün o canlar canı, ayetler okuyarak, okuduğu ayetleri açıklayarak tatlı bir sohbete dalmıştı. Onun doyumsuz sohbetin! derin bir sessizlik içinde dinleyen sahabilerin arasına giren bir bedevî, olmadık bir zamanda sesini yükseltti:

– Kıyamet ne zaman kopacak? diye sordu. Kendisine sorulan her soruya “bilmiyorum” diye de olsa mutlaka cevap veren Resul-i Ekrem Efendimiz, hiç istifini bozmadan konuşmasına devam etti.

Daha önce böyle bir manzara ile karşılaşmayan ashab-ı kiram, kendi aralarında alçak sesle konuşmaya başladılar. Bir kısmı:

– Soruyu duymadı, dediler. Bir kısmı ise:

– Hayır, duymasına duydu ama, soruyu beğenmedi, dediler.

Peygamberler sultanı sözünü bitirince, topluluğa dönerek:

– Kıyamet hakkında soru soran adam nerede? buyurdu. Adam:

– Buradayım, diye karşılık verdi.

Nebiyyi Muhterem Efendimiz, bu sohbet adabından habersiz bedeviye, onu incitecek hiçbir şey söylemedi. Talebeye karşı anlayışlı olmayı, onlara mütevazi davranmayı tavsiye eden Gönüller Sultanı doğrudan sorusunun cevabına geçti:

– Emanetler zayi edildiği zaman kıyameti bekle! buyurdu.

Bedevî bu cevaptan birşey anlamamıştı. Tekrar sordu:

– Emanetler nasıl zayi edilir?

Resülullah sallellahu aleyhi ve sellem şu cevabı verdi:

-Emanetler ehil olmayan kişilere verildiği zaman kıyameti bekle.

Resül-i Kibriya Efendimiz İslamiyet’i bilmeyen, bilmediğini sorup öğrenmek isteyenlere karşı son derece anlayışlı davranırdı. Dini sevdirmenin, onu insanlara benimsetmenin en iyi yolunun herkese şefkatle yaklaşmak ve hataları görmezden gelmek olduğuna inanırdı. Peygamber’in ne büyük bir insan olduğunu bilmeyen, bu sebeple O’nun şanına yakışmayacak sözler söyleyen, hatta yakasına yapışıp ileri geri çeken kimselere karşı bile kırıcı olmadı. Nebiyyi Muhterem Efendimiz’in bu tavrını Allah Teala ne güzel ifade buyurur:

“Sen onlara yalnız Allah’ın rahmeti sayesinde yumuşak davrandın; kaba ve katı yürekli olsaydın, etrafından dağılıp giderlerdi”.

Her mü’min peygamberini örnek almalı, dinin yüceliğini bilmediği için dini değerlere karşı hatalı davranan kimselere anlayış göstermelidir. Kaba ve kırıcı tavırlarımızın insanları bizden uzaklaştıracağı, anlayışlı ve yumuşak hareketlerimizin bize yeni kardeşler kazandıracağı unutulmamalıdır. Ve yine unutulmamalıdır ki, bizim vasıtamızla bir kimsenin doğru yolu bulması, bizim için dünyalara sahip olmaktan daha değerlidir.