Peygamberimizin sevdiği müslümanın asli özelliği Adil Olmak

Yaşar Kandemir hocamızın 2009 Mayıs ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 279 Sayfa: 028)

Allah Teâlâ; kullarına âdil olmayı, adaleti ayakta tutmayı emreder;

kötülüğü ve haksızlığı yasaklar.

Hakkı korumayı, haksızlıktan kaçınmayı, haklının yanında yer almayı ister ve âdil olanları sevdiğini söyler.

Peygamber Efendimiz’den de şunları ister:

Allah Teâlâ’nın kendisine öğrettiği gibi hüküm vermesini,

hâinleri asla savunmamasını ve onların yanında yer almamasını;

insanların arasında adaletle hükmetmesini.

Her zaman adalet

İnsan sadece hüküm verirken değil, bir şeyi ölçerken, tartarken, bir konuda şâhitlik yaparken de âdil olmalıdır.

Öfkeli olduğu zaman da, sâkin olduğu zaman da adaletten ayrılmamalı ve böylece mânevî kurtuluşu kazanmalıdır.

İnsan kendisine ait olmayanı istemediği, vermesi gerekeni de engellemediği zaman âdil davranmış olur.

Allah Teâlâ, Dâvûd peygamberden insanlar arasında dosdoğru hüküm vermesini istemiş, ona keyfine göre davranmamasını tembih etmiş, gelip geçici arzuların insanı Allah’ın yolundan saptıracağını bildirmiştir.

Öyleyse adaletin yerini bulması için; adaleti dağıtacak olanları, bilgili ve üstün ahlâklı kişiler  arasından seçmelidir.

Hâkimin Sorumluluğu

Hâkimin maksadı elbette doğruyu bulmak; adaletle, yerli yerinde hüküm vermektir.

Bu sebeple sadece davacıyı değil, davalıyı da dinlemelidir.

Verdiği hüküm yerindeyse iki sevap kazanacak, değilse bir sevap kazanacaktır.

Onun için âdil olmaya bakmalıdır.

Bir kimse, Allah Teâlâ’nın kendisine verdiği bilgiyle doğru ve yerinde hüküm verebiliyor ve bildiğini başkalarına da öğretiyorsa, o imrenilecek bir şahsiyettir.

Bir hâkim, sadece gerçeği bulmak niyetiyle hareket ettiği halde yine de yanılabilir. Bundan dolayı bir günahı yoktur. Çünkü yanılmak insanın bir özelliğidir. Yanılmayan sadece Allah’tır.

Resûl-i Ekrem Efendimizin belirttiğine göre, bir kimse dâvâsını çok güzel dile getirebilir ve bu özelliği sebebiyle Peygamber’i bile yanıltabilir: Peygamber de o adamın konuşmasına bakarak onun lehine hüküm verebilir. Peygamber Efendimiz bunu söyledikten sonra sözünü şöyle bitirmiştir:

“Konuşmasına bakarak, kardeşinin hakkını kendisine verdiğim kimseye, esasen cehennem ateşinden bir parça vermiş olurum; sakın onu almasın.”

Peygamber Efendimizin belirttiğine göre hâkimler üç gruptur:

Bir grubr cennette, diğerleri cehennemdedir.

Gerçeği bilen ve ona göre hükmeden cennettedir.

Doğruyu bildiği halde haksız hüküm veren ile doğruyu bilmeden hüküm veren Cehennemdedir.

Bilmeden hüküm verenin suçu, yeterli bilgiye sahip olmadan hâkimlik yapmasıdır.

Elbette hâkimlik zor bir iştir. Bu zor işi üstlenen kimse görevini hakkıyla yapmaz, haksız hüküm verirse, dininin mahvolmasına, âhiretinin yıkılmasına sebep olabilir.

Danışmanın önemi

Doğru ve yerinde karar vermek konuyu iyi bilmekle  olur. Herkes her konuyu bilemeyeceğine göre, karar vermekte zorlanan kimse bilene danışmalıdır.

Allah Teâlâ Peygamber Efendimiz’e bile yapacağı işlerde ashâbına danışmasını, dünya işlerinde onların görüşünü almasını tavsiye etmiş;

müminlerin de işlerini kendi aralarında danışarak, istişâre ederek halletmelerini uygun görmüştür.

Hz. Süleyman oğluna öğüt verirken, bir işte kesin karar vermeden önce bilene danışırsa üzülmeyeceğini söylemiştir.

Hele verilecek karar insanın âhiretini etkileyecek kadar önemliyse, mutlaka bir bilene danışmalıdır.

İyi ve başarılı idareciler, kendilerine danışman olarak âlimleri seçerler ve onların görüşlerine değer verirler.

Adam kayırmamak

İnsanlar arasında hüküm veren, haklıyı haksızdan ayıracak olan kimse taraf tutmamalıdır.

Vaktiyle soylu bir kadın hırsızlık yapmıştı. Kabilenin ileri gelenleri ona ceza verilmesini istemedi. Hz. Peygember’in çok sevdiği Üsâme ibni Zeyd’in aracılık yapması uygun görüldü.

Üsâme, onların bu isteğini Hz. Peygamber’e ilettiği zaman Efendimiz aleyhisselâm:

“Allah’ın koyduğu bir cezanın verilmemesini nasıl istiyorsun?” diye ona çıkıştı. Sonra da halka bir konuşma yaptı ve eskiden bazı milletlerin hırsızlık yapan soyluları bağışladıklarını, fakirlere ise ceza verdiklerini, bundan dolayı da Allah Teâlâ’nın gazabına uğradıklarını anlattı. Sözünü şöyle bitirdi:

“Bu suçu kızım Fâtıma yapsaydı, ona da ceza verirdim.”

Çünkü suçluyu cezalandırmamak, daha büyük haksızlıklara göz yummaktı.

Peygamber Efendimiz, Mekke’nin fethedildiği gün de halka bir konuşma yaptı. İslâmiyet gelince soyu ile övünme âdetinin artık sona erdiğini, bütün insanların Hz. Âdem’in çocukları olduğunu, Âdem’in topraktan yaratıldığını, insanların sadece iyi veya kötü diye ikiye ayrıldığını hatırlattı.

Bir sahâbî çocuklarından birine özel bir bağışta bulunmuştu. Peygamber Efendimiz, diğer çocuklarına da aynı bağışta bulunmadıkça, yaptığı bu işin haksızlık olduğunu söyleyerek onu uyardı.

Haksızlık felâkettir

Haksızlık büyük bir günahtır; cezası da pek ağırdır.

Allah Teâlâ’nın buyurduğuna göre;

Haktan ayrılanlar Cehenneme odun olurlar.

Zâlimlerin hiçbir yardımcısı yoktur.

Âhirette, zalimler için ne bir candan dost, ne de sözü dinlenir bir şefaatçi bulunacaktır.

Şimdi de bu konuda Peygamber Efendimizi dinleyelim:

Allah Teâlâ bazı günahların cezasını dünyada, bazısını âhirette verir; ama zulüm ve haksızlığın cezasını hem dünyada hem de âhirette verir.

Haksızlık eden, kıyamet gününde zifiri karanlıklar içinde kalacak, rezil ve perişan olacaktır.

İşte bu sebeple, her kim din kardeşinin ırzı, namusu veya malıyla ilgili bir haksızlık yapmışsa; altın ve gümüşün bulunmayacağı kıyamet günü gelmeden önce o kimseyle helalleşsin.

Gelip geçici dünya menfaati için zulüm ve haksızlık eden, başkasına değil, sadece kendine kötülük eder.

Allah Teâlâ, kullarına karşı alçak gönüllü olmayı, kimseye böbürlenmemeyi, kimseye haksızlık etmemeyi emreder.

Haksızlık, işte böylesine ağır bir suçtur: Bu sebeple Peygamber Efendimiz sabahları evinden çıkarken “haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan” Allah’a sığınmıştır.

Şunu hiçbir zaman unutmamak gerekir:

Zâlimin zulmü varsa, mazlûmun da Allah’ı vardır.

Allah mazlûmun hep yanındadır. Mazlûmun bedduası ile Allah arasında bir perde yoktur. Bu sebeple mazlumun bedduasını almaktan şiddetle sakınmalıdır.

Peygamber Efendimiz işte bunun için mazlûmun bedduasından Allah’a sığınmıştır.