Peygamber Sevgisi

Yaşar Kandemir hocamızın 2008 Nisan ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 266 Sayfa: 028)

Peygamberimizi niçin sevmeliyiz?

Bu sorunun kısaca cevabı şudur:

O bize Allah’ın buyruklarını getirdi; dinimizi öğretti; doğru yolu bulmamıza yardım etti; ebedî kurtuluşa ermemize aracı oldu.

Bu iyilikleri sebebiyle Peygamber Efendimizi sevmek bizim en tabiî görevimizdir.

Nasıl sevmeli?

İyi mü’min; Peygamberini canından ileri tutmalıdır. Bunu Allah Teâlâ istemektedir.

Onu ana babasından, çocuğundan ve bütün insanlardan daha çok sevmelidir.

Hem Allah’ı hem Resûlullah’ı evrendeki her şeyden daha çok sevmedikçe mümin adını almak mümkün değildir. Peygamber Efendimiz de böyle buyurmuştur.

Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve selem’i sevmeyi gerektiren pek çok sebep vardır; ama bunların üçü çok önemlidir:

Birincisi, o, âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir.

İkincisi, Allah Teâlâ onu en üstün ahlâka sahip kılmıştır.

Üçüncüsü de, onu kendimize model almamızı emretmiştir.

Allah Teâlâ Tevrat’ta yahudilere, İncilde hıristiyanlara “O Peygamber”in geleceğini haber vermiş, özelliklerini tanıtmış, yahudiler ve hıristiyanlar da onu kendi öz oğulları gibi tanımışlardır. Onu görür görmez kendisine iman etmeleri emredildiği halde, ne yazık ki, iman etmemişlerdir.

Efendimizin bazı özellikleri

Sevgili Peygamberimiz’in, bunlardan başka pek çok özelliği vardır.

O, peygamberlerin sonuncusudur;

Âdem oğullarının efendisidir;

Öldükten sonra mahşere gitmek üzere ilk defa o diriltilecektir;

İnsanlara şefaat etme yetkisi (Makâm-ı mahmûd) sadece ona verilecektir.

Hz. Âdem’den itibaren bütün peygamberler ve Mü’minler, kıyamet gününde, hesabın başlamasından önce, onun “livâü’l-hamd” adlı sancağı altında toplanacaktır.

Allah Teâlâ bütün peygamberlere “Ey Mûsâ! Ey Îsâ” diye adlarıyla hitap ettiği halde ona “Ey Nebî! Ey Resûl!” diye üstünlüğünü gösterir bir ifadeyle hitap etmiştir.

Daha önceleri hiçbir peygambere verilmeyen şu beş şey hep birden ona verilmiştir:

Bir aylık yola kadar düşmanlarının kalbine korku salmak suretiyle Allah’ın yardımına nâil olmuştur.

Bütün yeryüzü ona hem namaz kılma yeri hem de teyemmüm ederek temizlenme vasıtası kılınmıştır.

Ganimet almak daha önceleri hiçbir peygambere helâl kılınmadığı halde ona helâl edilmiştir.

Ona âhirette şefaat yetkisi verilmiştir.

Bir de daha önceki devirlerde her peygamber sadece kendi kavmine gönderildiği halde, Resûl-i Ekrem bütün insanlara peygamber gönderilmiştir.

İşte böyle bir Peygamber’in ümmeti olmak hem bir bahtiyarlık hem de büyük bir şereftir. Bu şerefe nâil olan kimse sevgili peygamberini elbette canından da, anasından, babasından da, oğlundan, kızından, eşinden de çok sevecektir.

Ümmetine düşkünlüğü

Her peygamber Allah Teâlâ’nın reddetmeyeceği duasını dünyada iken yapmış ve bu hakkını kullanmıştır. Sevgili Peygamberimiz ise reddedilmeyecek duasını, kıyamet gününde ümmetine şefaat etmek üzere âhirete saklamış ve böylece ümmetini ne kadar çok sevdiğini göstermiştir.

Çünkü o ümmetine çok düşkündür;

mü’minlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir;

mü’minlerin sıkıntıya uğraması ona ağır gelir.

Ümmetinin sıkıntıya düşmemesi, zor durumda kalmaması için her şeyi onlara emretmemiştir. Meselâ dişlerini fırçalamayı çok sevdiği ve her fırsatta mübarek dişlerini temizlediği için, ümmetine abdest alırken diş temizliğini emretmeyi düşünmüş, fakat onların bunu her zaman yapamayacağını dikkate alarak bu düşüncesinden vazgeçmiştir.

Terâvih namazını; farz olabileceği, bunun da Müslümanları zora sokabileceği düşüncesiyle cemaatle kıldırmaması, Yatsı namazını çok geç bir saatte kılmayı düşünüp bundan vazgeçmesi, çok istediği halde her askerî birliğe katılmaması ümmetini zora sokmamak içindir.

Bunlar bile Resûl-i Ekrem Efendimizin ümmetine beslediği sevgi ve şefkatin derinliğini göstermeye yeterlidir.

Onu sevmenin kazandırdığı

Peygamber sevgisi bir mü’mini Cennete götürecek büyük bir sermayedir. Şu olay bunu göstermektedir:

Bir adam Resûl-i Ekrem’e gelerek, kıyametin ne zaman kopacağını öğrenmek istedi. Efendimiz ona cevap vermek yerine, kıyamet için ne hazırladığını sordu. Adam, pek bir hazırlığı bulunmadığını, yalnızca Allah’ı ve Resûlünü sevdiğini söyledi. Bunun üzerine Peygamberaleyhisselâm ona:

“Öyleyse sen sevdiklerinle beraber olacaksın” buyurdu. Ashâb-ı kirâm bu müjdeye derecesiz sevindi.

Onun yakınlarını da sevmeli

Peygamber sevgisi, onun Ehl-i beyt’ini yani ev halkını da sevmeyi gerektirir. Çünkü Resûl-i Ekrem bize iki önemli şey bıraktığını,

bunlardan birinin Kur’ân-ı Kerîm,

diğerinin Ehl-i beyt olduğunu söyledi ve Ehl-i beyt’ine saygılı davranmamızı istedi.

Peygamberimizin Ehl-i beyt’i, onun hanımları,

ve kendisinden sonra sadaka almaları haram olan akrabasıdır.

Bunlar; Ebû Tâlib amcasının çocukları Hz. Ali’nin, Akîl’in, Ca‘fer’in ve Abbas amcasının ailesidir.

Sünnetini sevmeli, saymalı

Peygamberi sevmek, onun yolunu ve sünnetini izlemekle ve onun gibi yaşamaya gayret etmekle mümkün olur.

Allah’ın elçisi, sünnetini yeniden diriltip yaşatmaya çalışan kimsenin kendisini sevmiş olacağını, kendisini sevenin de Cennette kendisiyle birlikte olacağını söylemiştir.

Peygamberimize üstün saygı beslemeyi Allah Teâlâ emretmektedir.

Şu misâl bunu açıkça göstermektedir:

Bir gün Resûl-i Ekrem Efendimiz, sahâbîsi Saîd ibni Muallâ’ya seslenmişti. Saîd o sırada namaz kıldığı için Resûlullah’a hemen cevap verememiş, namazını bitirdikten sonra Peygamberaleyhisselâm’ın huzuruna gitmişti.

Resûl-i Ekrem ona, seslendiği zaman niçin hemen cevap vermediğini sordu. Saîd durumu anlatınca, Allah’ın Resûlü hem ona hem diğer Müslümanlara şu âyeti okudu:

“Hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman Allah’a ve Resûlü’ne uyunuz.”

Demekki o sahâbî, namazda bile olsa, Resûlullah’ın kendisini çağırdığını duyduğu anda namazını bozmalı, ona koşmalıydı.

Peygambere salâtü selâm getirmeli

Peygamber’e saygı göstermek ona salâtü selâm getirmeyi gerekli kılar. Şu âyet bize bu görevimizi hatırlatır:

“Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey mü’minler! Siz de ona salâtü selâm getirin.”

Allah’ın Peygamber’e salât etmesi, ona merhamet etmesi, şan ve şerefini yüceltmesidir.

Meleklerin ona salât etmesi, “Allahım! Peygamber’ini yüce mertebelere eriştir!” diye niyazda bulunmasıdır.

Mü’minlerin ona salâtü selâm getirmesi ise, “Allâhümme salli alâ Muhammedin ve alâ âli Muhammed” demesi veya “Allâhümme salli” duasını okumasıdır.

Peygamber Efendimiz’e bir salâtü selâm getiren kimsenin kazancı ne olur? Bunu Allah’ın Resûlü’nden dinleyelim:

“Bana salâtü selâm getirene:

Allah Teâlâ on defa rahmet eder;

on günahı bağışlanır;

mânevî mertebesi on derece daha yükseltilir.”

“Yanında adım anılıp da bana salâtü selâm getirmeyen kimse, cimrinin tekidir.”

Ashâbın ona saygısı

Resûl-i Ekrem’e en büyük sevgiyi ve saygıyı ashâb-ı kirâm göstermiştir.

Onlar, Allah’ın elçisini rahatsız etmemek için yanında alçak sesle konuşur;

başlarının üzerinde birer kuş varmış gibi onu sükûnetle dinler;

Allah’ın elçisi tıraş olurken saçının bir telini yere düşürmezlerdi.

Daha sonra gelen nesiller de aynı muhabbeti ve hürmeti devam ettirdiler.

Abîde es-Selmânî (ö. 72/691) tâbiîn neslinin önde gelen fakih ve muhaddislerinden biriydi. Peygamber Efendimizin vefatından iki yıl önce Müslüman oldu, fakat onu görme bahtiyarlığına eremedi. Abîde’nin şu sözü ilk Müslümanların ona duyduğu sevgiyi pek güzel anlatır:

“Yanımda Resûlullah’ın bir tel saçının bulunması, benim için dünyanın bütün servetinden daha değerlidir.”