Parfüm Şişesinde Peygamber Teri

Yaşar Kandemir hocamızın 1991 Mart ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 061, Sayfa: 020)

Fahr-i cihan efendimize aşık sahabiler arasında Ümmü Süleym‘in ayrı bir yeri vardır. AdınınRümeysa veya Gumeysa olduğu söylenir. Fakat Araplarda erkeğin ve kadının adından başka bir de künye alması adeti vardır. Künyeleri genellikle ilk doğan çocuğun adına göre alınır. Süleym’in annesi demek olan bu künye onun adını adeta unutturmuştur.

Ümmü Süleym, çok iyi bildiğimiz Enes b. Malik’in annesidir. Kainatın Güneşi efendimiz Medine’ye teşrif ettiği zaman, Enes’in elinden tutup onu Rasül-i zîşanın huzuruna getirmiş, münasip görürlerse Enes’in kendilerine hizmet etmesini niyaz etmişti. Çünkü Ümmü Süleym, başka bir yeri değil de kendi yurtlarını şereflendiren Allah elçisine, samimi minnetini ve derin bağlılığını en iyi şekilde ifade edecek bir hediye sunmak istiyordu. Maddi bir zenginliğe sahip değildi. Ciğerparesini onun hizmetine sunmaktan daha iyi bir hediye bulamadığı için Enes’ini ona götürmüştü. O zekî ve kabiliyetli oğlu, pek az insana nasip olan bu bahtiyarlığı en iyi şekilde değerlendirmiş, elde ettiği nice faziletlerin yanısıra, en çok hadis rivayet eden yedi sahabîden biri olmuştu, annesinin sayesinde.

Enes’in babası Malik, Ümmü Süleym gibi bir pırlantayı göğsüne takmanın ötesinde saadetten nasibi olmayan bir zavallıydı. Ümmü Süleym küçücük yavrusu Enes’e:

– Haydi oğlum, La ilahe illallah, de. Haydi yavrum, eşhedü enne Muhammeden Rasülullahde, diye telkin ettikçe Malikin canı sıkılır, Ümmü Süleym’e kızardı. Malik’i bir gün sokakta bir düşmanın öldürdüğü veya müslüman olduğu için Ümmü Süleym’e kızarak Suriye’ye gittiği ve orada öldüğü söylenir.

MEHRİN BÖYLESİ

Ümmü Süleym dul kalınca, ona Ebû Talha el-Ensari talip oldu. Ebû Talha’yı da iyi tanırsınız. Müslümanlığın on ikinci yılında, Birinci Akabe Biatında bulunan on iki Medineliden biri. Yiğit mi yiğit bir adam. Gür sesinin savaşta bir grup insana bir rivayete göre bin kişiye bedel olduğu Resul-i kibriya tarafından belirtilen bir arslan. Fakat Ümmü Süleym ile evlenmek istediğinde daha müslüman olmamıştı. Bu sebeple onun bu isteğine Ümmü Süleym şu cevabı verdi:

– Ebû Talha! Ben senin teklifini reddetmem; çünkü senin gibisi reddolunmaz. Ancak sen müşriksin. Ben ise elhamdülillah müslümanım. Eğer İslâmiyet’i kabul edersen, mehrimi de sana bağışlarım. Bilmez misin ki, senin taptığın tanrı yerden biter. Sonra onu marangoz yontar. Şu halde sen bir tahta parçasına tapmaya utanmıyor musun?

Ebû Talha hiçbir cevap vermeden gitti. Düşündü, taşındı. Ümmü Süleym’in haklı olduğunu görerek müslümanlığı kabul etti ve Ümmü Süleym ile evlendi.

Ümmü Süleym’in ne büyük bir insan ve ne samimi bir müslüman olduğunu, aldığı mehir de göstermektedir. Onun bu mehir hadisesi daha sonraki devirlerde hep konuşula gelmiştir. Ümmü Süleym’in Ebû Talha’dan bir çocuğu olmuştu. Küçük yaşta ölen bu yavru serçeye benzer bir kuşla oynamayı pek severdi. Bunun için Hz. Peygamber ona şakacıktan “Umeyrcik babası” anlamında Ebû Umeyr diye hitap ederdi. Birgün bu kuş öldü. Asıl adı Zeyd olan bu çocuk kuşunun ölmesine çok üzüldü. Evlerine uğradığı bir gün onu üzgün gören Efendimiz:

“Ebû Umeyr! Küçük kuşa ne oldu?” diye gönlünü almıştı.

KAYLÛLE

Sultan-ı enbiya efendimiz samimiyetlerini ve derin imanlarını takdir ettiği bazı sahabilerini memnun etmek için onları sevindirecek iltifatlarını esirgemezlerdi. Bu iltifatlardan biri onların evlerini mübarek vücuduyla şereflendirmekti. Kimi zaman onların evinde namaz kılmak, pişirdikleri mütevazi yemeği onlarla birlikte yemek tarzında olan bu iltifat, kimi zaman da sahabilerinin evlerinde kaylule yapmak şeklinde cereyan ederdi. Arabistan’ın aşırı öğle sıcağı herşeyi yakıp kavururken Efendimiz kaylüle denen öğle uykusuna yatar, böylece hem yorgunluğunu atar, hem de cehennem ateşini andıran bu öldürücü sıcaktan korunmuş oturdu. Hane-i saadetleri dışında kaylule yaptığı evlerin pek fazla olmaması, onun bu eşsiz iltifatını pek az insanın elde edebileceğini gösterir.

Kainatın efendisinin kaylule yaptığı evlerden biri Ümmü Süleym’in evi idi. Bu ev Medine’nin bir miktar uzağındaki Küba’da bulunmaktaydı. Hem Ümmü Süleym, hem de kocası Ebû Talha, Resul-i zişan’ın takdirlerini kazanmış büyük sahabilerden oldukları için, Efendimiz onların evine çekinmeden gelip gidiyordu.

Ümmü Süleym’in değerini ortaya koyan bir diğer husus da, Resul-i Ekrem efendimizin takdirini kazanmış Ümmü Haram gibi bir kız kardeşe sahip olmasıdır. Ümmü Haram’ın evi de Kuba’daydı ve Efendimiz zaman zaman onun da evinde kaylule yapardı. Nitekim Efendimiz birgün onun evinde öğle uykusunda iken gülerek uyanmış, ümmetinin Kıbrıs‘ı fethedeceğini müjdelemiş, Ümmü Haram’ın arzusu üzerine onun da bu mücahid fatihler arasında bulunması için dua etmişti. Hz. Osman devrinde, hicretin 27. yılında ve Hz. Muaviye’nin kumandasında yapılan bu cihada kocası şöhretli sahabi Ubade bin Samit ile katılan Ümmü Haram Kıbrıs’a çıkıldığında bindiği hayvandan düşerek şehid olmuş ve oraya gömülmüştü. Kıbrıs’ta Hala Sultan diye anılmaktadır.

İNCİ TOPLAYAN KADIN

Yine bir öğle sıcağında Allah’ın Sevgilisi, Ümmü Süleym’in evinde uyuyordu. Üzerinde yattığı meşin şilte de ayrı bir sıcaklık veriyordu. Ümmü Süleym bir ara o Güzeller Güzeli’nin mübarek çehresine baktı. Ay parçası yüzü domur domur terlemişti. Bu cihana bedel hazine bir müddet sonra kaybolup gidecekti. Ümmü Süleym böyle bir fırsatı kaçıramazdı. Çok sevdiği yiğit erkeği Ebû Talha için süslendiği zaman süründüğü güzel kokularını muhafaza ettiği parfüm şişesini getirdi. Fahr-i cihanın gül yüzündeki o emsalsiz incileri toplamaya başladı.Habibullah efendimiz şişenin temasını hissetmiş olmalı ki, mübarek gözlerini açarak Ümmü Süleym’e ne yaptığını sordu. O da güzel kokuların en güzelinin kaybolup gitmesine gönlünün razı olmadığını, onları parfüm şişesine topladığını söyledi. Sahih-i Müslim’deki bir rivayete göre ise Kainatın Güneşi’nin gül kokulu teri meşin yatağa sızarak orada birikmiş, Ümmü Süleym de onu parfüm şişesine almıştı. Kesin olarak bilemiyoruz ama belki de bu olay birkaç defa meydana geldiği için farklı şekillerde rivayet edilmiştir.

Ümmü Süleym’in Resulullah aşığı olduğunu bilen kocası Ebû Talha, herhalde Ümmü Süleym’in arzusuyla, Fahr-i cihan traş olduğu zaman berberden mübarek kara zülfünden bir parça vermesini istemiş, onu Ümmü Süleym’e getirmiş, Ümmü Süleym onu da parfümüne katmıştı.

Şöhretli İslâm alimi İbn Şirin Enes b. Malik’in kölesiydi. Bu sebeple de Ümmü Süleym’e yakınlığı vardı. Bir nesil sonra gelmesi sebebiyle Rasulullah Efendimizi görme bahtiyarlığına eremediği için Ümmü Süleym’den Fahr-i Cihan’ın mübarek kokusunu taşıyan o şişeden kendisine birazcık vermesini istemiş, Ümmü Süleym de onun bu samimi niyazını geri çevirmemişti. Bu suretle dünyanın en değerli hazinesinden nasibini almış olan bu Resulullah aşığı, onu canı gibi saklamış ve öldüğü zaman kefenine dökülmesini vasiyet etmişti.

Sevgilinin o eşsiz kokusunu hayatı boyunca teneffüs ettikten başka, ölümünden sonra da onu yeni yurduna ve yuvasına kefeninde taşıyarak götürmek ne büyük bir saadettir. Bu manayı İzzet Molla ö. 1829 ne güzel dile getirmiş. Diyor ki, bülbül ölünce, hayatı boyunca aşkıyla yandığı katmerli gülü yüz yapraklı gül demek olan verd-i şad berki ona kefen yaptılar. Onu defnettikten sonra da Şeyh Sadi’nin Gülistan’ından bir beyti üzerine telkin olarak okudular.

Andelibi verd-i sadberk ile tekfin ettiler

Bir Gülistan beytini üstünde telkin ettiler.

Dünyadan pek çok aşık gelip geçmiştir. Ama sevgisini başkalarından farklı şekillerde ortaya koyduğu için aşıklar defterinin en başında yer alan müstesna insanlar o kadar fazla değildir. Doğrusu Ümmü Süleym’in şu icadı unutulacak gibi değildir.

Enes, annesinin peygamber sevgisine misal olarak güzel bir hatıra daha nakletmektedir. Efendimiz Ümmü Süleym’in evine geldiği birgün duvarda asılı duran kırbaya mübarek ağzını dayayarak su içti. Kırbanın ağzının onun mübarek ağzıyla bereketlendiğini gören Ümmü Süleym, hemen eline bir bıçak alarak kırbanın ağzını kesti, onu da Peygamber hatırası olarak sakladı.

Ümmü Süleym’in cennetlik olduğunu ifade eden hadis-i şerif, onun ne mümtaz bir Peygamber aşığı olduğunu göstermeye kafidir. Fahr-i Alem buyuruyor ki, “Cennette önümde bir ayak sesi işittim. Bir de baktım ki Gumeysa”

Allah şefaatına nail eylesin.