O’nun Yolu

Yaşar Kandemir hocamızın 1992 Aralık ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 082 Sayfa: 024)

İnsanlık tarihi, yolunu yitirenlerle dolu. Yolun ve yolcunun sahibi, adına Peygamber dediği yol göstericiler gönderdiği halde, onlara uymayıp burnunun doğrultusunda gidenlerin haddi hesabı yok…

Kullarım çok seven, cennetini onlar için dayayıp döşeyen merhametli Mevla’mız, son defa olmak üzere, özel surette eğitip yetiştirdiği bir büyük Rehber gönderdi. Yolun nerede bittiğini, yolcunun nereye gittiğini çok iyi bilen bu Rehber, hayatı bütün yönleriyle tanıdı.

Pişerek Yetişti

Ağır hayat yükü o daha çocukken omuzlarına çöktü. Babasızlığın, anasızlığın getirdiği acıları, o zayıf vücuduyla göğüslemeye çalıştı. Başkalarının işlerinde çalışarak geçimini sağladı. Ticaret hayatinin zeka ve maharet isteyen işlerine genç yaşta girdi ve böylece dürüstüyle, namuslusuyla, hilekarıyla, kurnazıyla binlerce insan tipi tanıdı.

Bütün varlığıyla benimseyip inanacağı, huzura ve süküna ereceği bir din aradı. Fakat aradığını bulamadı. Gönlünü tatmin edemedi. Etrafındaki insanların ve yakınlarının taşlara ve ağaçlara tanrı diye tapması O’na ayrı bir ıstırap verdi.

Asıl ıstıraplar, çileler, acı günler peygamberlikle beraber geldi. Kırk yasma kadar kendisini en güvenilir insan diye bilen akraba ve yakınları tarafından terkedilmenin açışım yaşadı. Aklına ve zekasına hayran kalan hemşehrilerinin kendisine deli, şair, sihirbaz dediklerini duydu. Üzerine toprak atanlara, vücudunu tasa tutanlara, yoluna diken serpenlere aldırmadı. Bedeni kanayarak, gönlü kan ağlayarak yoluna devam etti. Yılmadan yürüdü. Bu on yıllık çetin mücadele hayatında -Mekke Devri’nde- umduğu kadar insan kazanamadığını üzüntüyle gördü. Ama asla ümitsizliğe düşmedi. Çok sevdiği memleketini, Mekke’yi terketmek zorunda kaldı.

Medine’ye göçtü ve orada yepyeni bir devlet kurdu. Mescitler yaptırdı, öne geçip imam oldu. Okullar açtırdı, başında öğretmenlik yaptı. Amansız düşmanlara karşı ordular hazırladı, ordularına kumandanlık etti. Kurduğu devletin tek sorumlusu olarak yabancıdevletlerle anlaşmalar imzaladı. O güne kadar Araplar’ın görmediği idarî bir teşkilat kurdu. Verdiği emirlerle ülkesini en mükemmel şekilde idare etti. Böylece O, hayatı bütün yönleriyle tanıdı.

Vahyin Işığında

Sesini asırlar, nesiller ötesine ulaştıracak güçlü bir soluğun sahibi, her halde hayatı acı tatlı, iyi kötü, hakiki ve sahte yönleriyle mükemmel şekilde bilen ve onun içinde pişen biri olmalıydı. En önemlisi de Allah Teala’nın O’na hayatı, insanları ve olayları vahyin ışığında tarama ve kainatın sırlarına vakıf olma imkanım bağışlamasıydı. İşte bu sebeple O’nun bize verdiği öğütler, koyduğu düsturlar yaşanmış hayat dersleriydi.

Demek oluyor ki, nereye doğru gittiğimizi bilmek, bu yolda önümüze çıkacak engelleri tanımak ve zorlukları yenecek güç ve cesareti kazanmak için Resül-i Ekrem efendimize kulak vermek mecburiyetindeyiz. Bilinmeyenler dünyasının O imtiyazlı kaşifini dinlediğimiz, gözümüzü O’na çevirdiğimiz zaman, daracık ve incecik bir patika, sisli ve karanlık bir ufuk yerine, geniş ve muazzam bir caddenin, aydınlık ve pırıl pırıl bir ufkun önümüze serildiğini göreceğiz.

İki Cihan Güneşi efendimizin yaptığı işlere, söylediği sözlere, sahabîlerinin yaptığını görüp de benimsediği hareketlere sünnet denir. Efendimizin sünnetine kayıtsız şartsız uyup emirlerini ifa etmemiz Allah Teala tarafından buyurulmakta ve hatta Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde Resülullah’a itaat, Allah’a itaatle yanyana zikredilmekte, Allah’ı gerçekten sevmenin, Resülullah’a kayıtsız şartsız bağlanmakla mümkün olacağıbelirtilmektedir. (Mesela bk. Al-i İmran süresi, 3/31, 32, 132.) Hele “Peygamber size ne verirse onu alın, neden sakındırırsa ondan uzaklaşın” buyruğu (Haşr Süresi, 59/7) bütün benliğimizle sünnete yönelmeyi emretmektedir.

Bu ilahî emirleri en iyi anlayan, en mükemmel şekilde yaşayan Resülullah’ın büyük aşıkları ashab-ı kiram olmuştur. Onlar herşeyden çok sevdikleri Gönüller Sultanı efendimizin gözünün içine baktılar. Her sözünde, her hareketinde alınıp yaşanacak prensipler aradılar. Parmağına bir altın yüzük taktığını görünce, onlar da hemen birer altın yüzük taktılar. Resül-i Muhterem’in altın yüzüğü çıkarıp “bunu bir daha takmayacağım” diye fırlattığını görünce, onlar da parmaklarındaki yüzükleri çıkarıp attılar (Buharî, I’tisam 4). Kainatın Efendisi’nin bir gece mescitte ibadet ettiğini görünce, onlar da toplanıp gece ibadetine başladılar. Fakat ümmetini çok seven Merhamet Çağlayanı efendimiz, gece namazının onlara farz olabileceği düşüncesiyle bir daha yanlarına çıkmadı.

Hacerü’l-esved’i öperken Hz. Ömer’in söylediği şu sözler, bu seçkin neslin Peygamberler Sultanı’na nasıl bağlandığını daha iyi ifade eder:

“Bilirim ki, sen bir taşsın. Ne faydan dokunur, ne zararın. Eğer Resülullah’ın öptüğünü görmeseydim, seni öpmezdim” (Müslim, Hac 249-251)

Sünnetine Sarılmak

Resülullah efendimizi gözleriyle gören, O’nun mübarek kokusunu ciğerlerinde saklayan şerefli kafilenin en sonundaki bahtiyarın derecesine varmak elbette mümkün değildir. Zaten bizden bunu bekleyen de yoktur. Asıl mesele, onların yolunda olmak, deli gönlü O Büyük Kılavuz’un eşiğine bağlamaktır.

Kainatın Güneşi efendimizin: “sünnetimden yüz çeviren benden değildir.” (Buharî, Nikah 1) uyarışı bizi düşündürmeli, “sünnetimi yaşatan beni sevmiş olur, beni seven de cennette benimle beraberdir” (Tirmizi, ilim 16) müjdesi gönlümüzde ümit pırıltıları serpmeli, bizi O’nun sünneti etrafında birleştirmelidir. Zira biz, susuzluktan dilim dilim çatlamış toprakların suya olan ihtiyaçları kadar sünnete muhtacız. İnsanî değerlerin yitirildiği, insanların gittikçe robotlaştığı çağımızda, beyazdan çok siyaha çalan kalbimizi kurtarmak için sünnetle dirilmeye mecburuz.

Dünyanın cazibesi bizi deli divane etti. Gözümüzü dünya hırsı bürüdü. “Ben dünyada bir ağaç altında gölgelenip daha sonra yoluna devam edecek bir yolcu gibiyim.” diyen, bu sebeple de kuru hasırın üzerine uzanıp yatmaktan çekinmeyen Peygamberler Sultanı’nın hayat görüşünü unuttuk. Medine’ye yağmur gibi yağan ganimet mallarım etrafındakilerebol bol dağılıp kerpiçten yapılmış, çamurla sıvanmış, hurma dallarıyla örtülmüş basık tavanlı evine, hasırdan yatağına eli boş, ama gönlü hoş olarak dönen Tevazu Yağmuru efendimizin kanaatkarlığına gözümüzü, kulağımızı tıkadık.

Hayır, hayır bu böyle gitmemeli. Şah-ı Enbiya’nın sade hayatından başka tevazuu, doğru sözlülüğü, vefakarlığı, fedakarlığı, müsamahası, hilim ve affı, merhameti, dayanılması güç olaylar karşısındaki yiğitliği, sarsılmayan azim ve gayreti ve daha nice güzel huyu bizim hayat görüşümüz olmalıdır.

Acılar, hüzünler, dertler, hastalıklar bazan üstüste geliyor. Hayattan bıkıp usandığımız, ölümü bir kurtuluş diye beklediğimiz o sıkıntılı anlarda Resülullah efendimizin sünneti, yanan gönüllerimizi bir sabah yeli gibi serinletiyor. Hz. Aişe annemizin:

“Hastalığı Resül-i Ekrem’den daha şiddetli olan birini görmedim” diyen sesi, bizi kendimize getirip sakinleştiriyor.

“Allah Teala’nın çok sevdiği ve iyiliğin! istediği insanlara dertler hastalıklar verdiğin!, sıkıntıla-ra sabrettikleri takdirde onlardan hoşnut olacağını” (Buharî, Merda 1) Sabır Dağı efendimizden duyduğumuz zaman rahatlıyoruz.

“Müslümanın başına gelen hastalık, keder, hüzün, eziyet ve iç sıkıntısının, hatta ayağına batan dikenin bile onun suçlarını ve günahlarını örtmeye sebep olduğunu”(Buharî, Merda 1) O’ndan öğrendiğimiz vakit acılarımızın hafiflediğini hissediyoruz.

İnsana dayanma gücü ve yaşama sevinci veren böyle yüzlerce hadisin, maddeten ve manen yaralı müslümanlara hayatı sevdireceği, huzura ve süküna kavuşturacağı muhakkaktır.

Yukarıdan beri arzetmeye çalıştığım güzellikleri yakalayabilmek için, Cenab-ı Hakk’ın kullarına örnek diye gönderdiği Resül-i Ekrem efendimizin hayatını kendimize model almaya ve O’nun sünnetine bütün benliğimizle sarılmaya muhtacız. Zira Kur’an-ı Kerim’i en iyi bilen ve en doğru şekilde anlayan Resülullah efendimiz, Allah’ın kitabını sünnet dediğimiz yaşama tarzıyla açıklamıştır. Bizi yaratanın bizden istediğini en doğru şekilde yapabilmek için O’nun elçisini adım adım izlemekten başka yol yoktur.

Cenab-ı Mevla bizleri dünyada O’nun sünnetinden, ahirette sohbetinden ayırmasın (Amin).