Onu Allah Yüceltti

Yaşar Kandemir hocamızın 2001 Ekim ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 188 Sayfa: 024)

Resûl-i Ekrem Efendimiz yaratılmışların en üstünüdür. Allah kimseye vermediği kıymeti ona vermiş, şanını, şerefini yüceltmiş, hiçbir peygambere nasib olmayan özellikleri, üstünlükleri, mûcizeleri ona bağışlamıştır.

Bu gerçeği onun ümmetine de hatırlatmış, sakın ha, ona, birbirinize davrandığınız gibi davranmayın, ona birbirinize seslendiğiniz gibi seslenmeyin [Nûr sûresi (24), 63], benim Kur’ân’da yaptığım gibi, “Yâ Resûlullah!”, “Yâ Nebiyyallah!” diye hitap edin, buyurmuştur.

İşte bu sebeple bizler Peygamberler Sultanı’ndan söz ederken, onu yabancıların yaptığı gibi adıyla anmayız, hatta ona peygamber olduğu için veya müslümanlar öyle inandığı için saygılı davranmak düşüncesiyle “Hz. Muhammed” diyenler gibi de yapmayız. Onun gözümüzü aydınlatan, gönlümüzü ışıtan derin sevgisini göstermek için kendisini “Muhammed aleyhisselâm, Peygamber aleyhisselâm, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem, Peygamber Efendimiz, Peygamber-i Zîşân Efendimiz” gibi saygı ifadeleriyle birlikte anarız.

Allah Teâlâ, gönülleri iman nuruyla aydınlanan mü’minlere, ona nasıl saygı göstereceklerini öğretmiş, huzurunda onun sesini bastıracak şekilde yüksek sesle konuşmamalarını, birbirlerine seslenir gibi ona yüksek sesle hitap etmemelerini emretmiş, aksini yapanların, farkına varmadan amellerinin sevabını kaybedeceklerini hatırlatmış ve ona saygısızca davrananların geri zekâlı birer zavallı olduklarını haber vermiştir [Hucurât sûresi (49), 2-5]. Bu ilâhî terbiyeden bizler de nasîbimizi almak durumundayız. Zira bizler, Kâinâtın Efendisi’ni görme şerefine ermesek de, bahtiyar ashâbı gibi ilâhî feyzin yansıdığı sohbet meclisinde bulunup burcu burcu kokan gülünü dermesek de onun cihana bedel hadîs-i şeriflerini okuyup dinleme bahtiyarlığına kavuşmuşuz, elhamdülillâh. Kur’ân-ı Kerîm’i duyduğumuzda veya okuduğumuzda ona nasıl saygı gösteriyorsak, hadîs-i şerifleri duyduğumuz veya okuduğumuzda da Resûl-i Ekrem Efendimiz’in huzurunda bulunuyormuşuz gibi onun sözlerine saygı göstermeliyiz. Bu sözlerin herhangi bir kimsenin değil, kendisini Allah’ın yücelttiği en büyük insanın sözleri olduğunu bilmeliyiz. Cenâb-ı Mevlâ’nın şu müjdesi ne güzeldir: “İşte o Peygamber’in ardınca giden, ona iman edip saygı gösteren, düşmanlarına karşı ona yardım eden ve kendisine indirilen ışığı (Kur’ân-ı Kerîm’i) izleyenler, işte onlar kurtuluşa erenlerdir” [A’râf sûresi (7), 157]. Kurtuluşa ermeyi en büyük hedef bilenlerin ona iman etmekle kalmayıp kendisine en üstün saygıyı göstermeleri de gerekmektedir.

ALLAH’IN SONSUZ LÛTUFLARI

Allah Teâlâ Resûlü’nün arzularına değer verirdi. Medine’de bulundukları ve Beytü’l-Makdis’e yani Kudüs’e dönerek namaz kıldıkları sırada Peygamber Efendimiz Kâbe’ye doğru namaz kılmayı çok ister, Allah’a boyun bükerek gönlündeki niyâzı O’na sessizce sunardı. Kâinâtın Rabbi, Habîb-i Ekrem’ini daha fazla merakta bırakmadı ve şu âyet-i kerîmeyi indirdi: “Resûlüm! Yüzünü sık sık göğe çevirdiğini görüyoruz. Seni memnun olacağın bir kıbleye döndüreceğiz. Haydi yüzünü Mescid-i Harâm’a (Kâbe’ye) çevir!” [Bakara sûresi (2) 144]. O günden itibaren Kâbe mü’minlerin kıblesi oldu.

İşte bizim Efendimiz, isteklerine ve gönlünden geçenlere Cenâb-ı Hakk’ın böylesine önem verdiği yüce bir insandı. Peygamberini canından da çok sevmesi gereken bizlerin, Efendimiz’in buyruklarını, daha doğru bir ifadeyle ebedî kurtuluşa ermemiz için bize tavsiye ettiği şeyleri canla, başla yapmalıyız. Çünkü o bizim Peygamberimiz, Efendimiz, rehberimiz, şefaatçimiz, kurtarıcımız, kısacası her şeyimizdir.

YAKINLARININ DEĞERİ

Allah Teâlâ Peygamber-i Zîşân’ın sadece şahsına değil onun aile fertlerine de önem vermiş, ayıp ve çirkin sayılacak her şeyi, her günahı onlardan gidermek ve kendilerini tertemiz yapmak istediğini belirmiştir [Ahzâb sûresi (33), 33].

Cenâb-ı Mevlâ, Resûl-i Ekrem’in hanımlarını mü’minlerin annesi kabul etmiş, Kâinâtın Efendisinin vefatından sonra onların bir başkasıyla evlenmesini ebediyyen yasaklamıştır[Ahzâb sûresi (33), 6, 53].

Efendimiz, derin bir muhabbetin meyvesi olan sevgili kızı Hz. Fâtıma’yı çok severdi. Onun bu sevgiye lâyık olduğunu Allah Teâlâ hazretleri de onayladı. Şefkat Pınar’ı Efendimiz, “Kendisine meleğin geldiğini ve Fâtıma’nın cennetliklerin hanımefendisi olduğunu müjdelediğini” haber verdi (Hâkim, el-Müstedrek, III, 151). Resûl-i Kibriyâ cennetlik kadınların en faziletlilerini sayarken önce Hz. Hatice ile onun sevgili yavrusu Hz. Fâtıma’nın, sonra da Firavun’un Hz. Mûsâ’ya iman eden hanımı Hz. Âsiye ile Hz. Meryem’in adlarını zikretti (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 293). Yine bir defasında Cebrâil aleyhisselâm Peygamberler Sultanı’na geldi ve Hz. Hatice’ye hem Cenâb-ı Hakk’ın hem de kendisinin selâmını iletmesini söyledi, ardından da o vefalı eşine cennette, oyulmuş inciden yapılma bir köşkün verileceğini müjdeledi, artık onu bu güzel mekânda hiçbir gürültünün, hiçbir yorgunluğun rahatsız etmeyeceğini söyledi (Buhârî, Umre 11, Enbiyâ 45, Edeb 23; Müslim, Fezâilü’s-sahâbe, 69, 71-78). Resûl-i Muhterem Efendimiz sevgili kızı Hz. Fâtıma’nın iki ciğerpâresi Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’in “cennet gençlerinin iki efendisi” olduklarını bildirdi (Tirmizî, Menâkıb 30).

Allah’ın Sevgilisi’nin sevgilisi olan Hz. Âişe annemiz hakkında bir zamanlar çıkarılan bazı dedikoduların tamamen asılsız, onun melekler gibi temiz olduğunu bizzat Allah Teâlâ bildirdi (Nûr sûresi (24), 11-21). Bütün bunlara bir de Resûl-i Kibriyâ’nın sevgili amcası Hz. Hamza’nın “şehitlerin efendisi” olduğunu ilave edersek, onun aile fertlerine Cenâb-ı Hakk’ın ne büyük değer verdiğini hayranlıkla görürüz. Biz de, Allah’ın değer verdiği herkesi en kalbî ve derûnî bir muhabbetle sevmek gerektiğini bilir ve severiz .

Allah Teâlâ, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in sadece aile fertlerine iltifat etmemiş, onun yakın dostlarını da cennetle müjdelemiştir. Kendisine gönülden iman edip destekleyen ashâb-ı kirâm Kur’ân-ı Kerîm’de muhtelif âyetlerde övülmüş, Peygamberler Sultanı hem onları hem de onlardan sonra gelen tâbiîn ve bir sonraki tebe-i tâbiîni de “nesillerin en hayırlısı” diye methetmiştir (Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 210-214).

Âlemlerin Rabbi sadece onun yakınındaki insanları değil, onun çevresindeki mekânları da övüp yüceltmiştir. Gönüller Sultanı Efendimiz, mü’minlerin gönül kâbesi olan Mescid-i Nebevî’sinde kılınacak bir namazın, diğer yerlerde kılınan bin namazdan daha üstün olduğunu bildirmiştir (Müslim, Hac 505-510). Yıllarca içinde yaşadığı Mekke ile Medine harem-i şerîf sayılmış, mü’minlerden orada son derece saygılı ve edepli davranmaları istenmiş, orada Kitap ve Sünnet’e aykırı iş yapanlara lânet edilmiş, ibadet ve tövbelerinin kabul edilmeyeceği hatırlatılmıştır (Buhârî, Fezâilü’l-Medîne 1; Müslim, Hac 467).

Bütün bunlar ve benzeri nice deliller Peygamberler Sultanı’na yakın olan canlı, cansız her varlığın Allah Teâlâ tarafından üstün şeref madalyasıyla taltif edildiğini göstermekte, Kâinâtın Efendisi’nin Kâinâtın sahibi yanındaki üstün yerini ortaya koymaktadır.

Allah bizi onun şefaâtına nâil eylesin (Âmin).