O’na Vuslat Arzusu

Yaşar Kandemir hocamızın 1989 Ekim ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 044, Sayfa: 006)
“Ölüm Allah’ın emri/Ayrılık olmasaydı.”

Ayrılıktan şikayet edenler, hicran yarasının ölümden de acı olduğunu böyle dile getiriyorlar.

Anlaşılan odur ki, ölüm, Efendimizin ifadesiyle, “Lezzetleri bıçak gibi kesen” acılığına ve soğukluğuna rağmen, Allah’ın emridir diye kabullenilmiştir. Ama ayrılık hiçbir zaman munis görülmemiş, bu ölümden de soğuk nesne aşıklara her zaman “elaman” dedirtmiştir

Ayrılıktan yakınan aşıkların dilinden düşmeyen bir kelime de vuslattır. Vuslat o kadar güzel, o kadar erişilmez birşeydir ki, onun yolu ölümden bile geçte, seven için hiçbir şeyi değiştirmez. Vuslat arzusunun ölümün soğukluğunu giderdiğini, onu tatlandırdığını, hatta ölümü düğüne, derneğe gidercesine arzu edilen, sevilen, beklenen bir nesne haline getirdiğini gösteren misaller vardır.

Seyyidetü’n-nisa

Fahr-i kainat efendimizin son hastalığı esnasındaydı. Hanımları ve kızları etrafını almış, onun güller gibi süzülen mübarek yüzüne endişeyle bakıyorlardı. Kızlarının en küçüğü, fakat sahip olduğu faziletler itibariyle ve Efendimizin ifadesiyle “Cennetteki kadınların hanımefendisi” olan Hz.Fatıma, yaşlı gözlerini babasının nur yüzünden ayıramıyordu. “Fatıma, benden ayrılmış aziz bir parçadır” buyurmuş olan Sultanü’l-enbiya (s.a.) hanımlar sultanının bu halini görünce onu yanına çağırdı ve kulağına birşeyler fısıldadı. Bunun üzerine Hz. Fatıma, badem gözlerinden inci gibi yaşlar dökmeye başladı. Onun üzülmesine aziz gönlü razı olmayan Resül-i muhterem (s.a.) ballar akıtan mübarek dudaklarını kızının kulağına bir daha yaklaştırdı. Bu defa da Hz. Fatıma gülmeye başladı. Hz. Peygamber’in bu gonca gülü, babasının kendine söylediği sözleri onun vefatına kadar kimseye açmadı. Hz. Aişe’nin o kadar ısrarına rağmen, her defasında “Ben Resülullah aleyhisselam’ın sırrını ifşa edemem” dedi. Nebiyy-i muhterem (s.a.) in ahiret yurduna göçetmesini müteakip aralarında geçen konuşmayı Hz. Aişe’ye açıklamakta mahzur görmedi. Babasıyla konuşurken kendini ağlatan sözlerin, Resül-i mücteba’nın o hastalıktan kurtulamayacağını öğrenmesi, güldüren sözlerin de ailesi içinde ona ilk olarak kendisinin kavuşacağını duyması olduğunu söyledi. Öyle de oldu. Hz. Peygamber’in vefatından 6 ay sonra o gül fidanı da soldu. Al-i Resul içinde Sevgili babasına ilk kavuşan o oldu.

Olayı bir diğer sekide ifade edelim: Nebiy-yi zîşan efendimiz sevgili kızına pek yakında onun da öleceğini, sevgili kocasından, ciğerpareleri Hasan ile Hüseyn’inden ayrılacağını söylüyor. Ama Hz. Fatıma, hadis-i şerifte belirtildiği üzere, Resül-i kibriya’yı, her mü’min gibi “herkesten, hatta canından da çok sevdiği” için kendi ölüm haberini bir müjde gibi gülerek karşılıyor. Görüldüğü üzere, bu olayda vuslatın yolu ölümden geçtiği halde, o yürek dağlayan ölüm ürküntü veren havasını kaybediyor. Yüzünü kimsenin görmek istemediği o buz dağı birden ısınıyor, gül bahçesi haline geliyor. Ve gerçekten sevenler, işte o zaman ölüm iklimine, “bir gül bahçesine girercesine” dalıveriyorlar.

Bilal’in sevinci

Müezzin-i Resulillah Bilal-i Habeşî hazretlerinin ölüm döşeğindeki hali de vuslatın doyumsuz lezzetini dile getirmektedir. İmanı uğrunda çilelerin en dayanılmazına katlanan ve bu sebeple de Sultanü’l-enbiya tarafından cennetlik olduğu belirtilen Bilal, Efendimiz hazretlerinin büyük aşıklarından biriydi.

Rengini ve sevdasını Ka’be örtüsünden almış bu mübarek sahabî, ölüm döşeğinde yatarken yakınları etrafını sarmış, ayrılık vaktinin derin hüznüyle gözyaşı döküyorlardı. Ama Bilal hiç oralı değildir. Büyük bir memnuniyetle tebessüm edip duruyordu. Onun bu halini görenler doğrusu çok şaşırdılar ve sebebini Bilal’e sordular. O gülümsemesine devam ederek şu cevabı verdi:

Varacağım yarın ben dostlarımın yanına
Muhammed’e ve onun mübarek yaranına

Belli ki Resül-i kibriya’ya vuslat, ölüm acısını tatmak, sevdiklerini geride bırakmak suretiyle bile olsa, yine de manevi hazların en büyüğü, en doyumsuzudur. Tıpkı Hz. Fatma’nın halinde görüldüğü gibi ölüm,bir ayrılık sebebi değil, vuslata köprü olarak görülmektedir.

Ravzasının eşiği

Asr-ı saadeti yaşayan bahtiyarlar için vuslat. Habîb-i Huda hazretlerine kavuşma şeklinde tecelli etmişken, daha sonraki asırlarda gelen aşıklar için vuslat, onun mübarek Ravza’sına yüz sürebilme arzusu halini almıştır.

En büyük aşıklarımızdan biri olan Fuzülî‘nin en büyük şiiri, şüphesiz Su Kasîdesi‘dir. Peygamber aşkıyla söylenmiş bu kasidenin en güzel beyitlerinden biri şudur:

Hak-i payine erem der ömrlerdir muttasıl
Başını taştan taşa urup gezer avare su

Şaire göre su, Nebiy-yi muhterem’in mübarek ayağını öpebilmek için, çağlar boyu başını taştan taşa vurarak akıp durmaktadır. Suyun bir sağa bir sola kıvrım kıvrım akıp duruşunu bir vuslat macerası olarak görmek ne ince bir düşünce, ne yüksek bir hayal.

Ondokuzuncu yüzyıl şairlerinden Şeref Hanım, Resül-i ekrem’in mübarek Ravzasının eşiğine yüz sürme hasretini o kadar duygulu mısralarla dile getirmiştir ki, aşık bir hanımın Resülullah hasretini okuyup da duygulanmamak mümkün değildir. Şeref Hanım (ö. 1861) vuslat niyazını şöyle dile getiriyor:

Eşiğin görmeğe bin canım olsa eylerim kurban
O rütbe hadden aştı intizarım ya Resûlallah
Ölür isem gubarı ravzana yüz sürmeden, ta haşr
Döğünsün taş ile seng-i mezarım ya Resülallah

Şair ikinci kıt’ada diyor ki: Ya Resülallah, şayet Ravza’nın tozuna yüz sürmeden ölürsem, mezarımın taşı kıyamete kadar bir taş alıp dövünerek tozlara bulansın. Mezarım da Ravza’nın tozu niyetine ve benim yerime o toza yüz sürsün.

Şeyhülislam Çelebizade İsmail Asım‘ın (ö.1759) na’t-i şerifindeki vuslat arzusu da pek içli ve gönül yakıcıdır. Aşığın yaşadığı devirde hac yolculukları, şimdi olduğu gibi uçakla birkaç saat içinde, otobüsle, birkaç gün zarfında bitmiyordu. Deve kervanlarıyla aylarca süren bu mübarek yolculuk, Resül-i kibriya’nın kara sevdalı aşıklarını vuslat arzusuyla yakıp kavuruyordu. Aşık, sevgilinin hasretiyle harab olan gönlünde beklemeye artık tahammül kalmadığını söyleyerek, deve sürücüsünden, kervanı sevgilinin bulunduğu mahalleye doğru çekip götürmesini istiyor ve diyor ki:

Ey sarban zimamı, çek semt-i kuy-i yare
Virane dilde zira, yer kalmadı karare

Son devir alimlerinden Yozgat müftisi merhum Mehmet Hulusi Akyol Efendi’nin (ö.1964), bu na’t-i şerife yazdığı tahmîs şöyle başlar:

Dil pare pare oldu şevkinden ol diyare
Mal u cahı terkedip düştü derya-yı nare
Rahmet Allah aşkına akan şu eşk-i pare
Ey sarban zimamı çek semt-i kuy-i yare
Virane dilde zira, yer kalmadı karare

Kervancının o aheste beste gidişi, tahammülü kalmamış aşığa gözyaşları döktürüyor. Deve sürücüsüne, “aheste revlik etme böyle yavaş gitme diye yalvarmaya başlıyor.

Ey sarban-ı müşfik, hiç olmadın mı aşık
Aheste revlik etme, rahmeyleyip bu zare

Uzun ve çileli yolculuk nihayet sona ermiş, aşık sevgilisinin ayak ucuna vasıl olmuştur. Bir zamanlar onun mübarek ayağının tozuyla şereflenen yerlere yüz sürüp de kendine geldiği zaman, asıl vuslatın ahiretteki vuslat olduğunu hatırlayarak şöyle yalvarmaya başlar:

Ey cümle alemîne mahz-ı atası Hakk’ın
Senden olur olursa Asım fakîre çare

Şeyhülislam İsmail Asım Efendi, “Sultan-ı mülk-i sermed ebediyyet mülkünün sultanı” diye vasfettiği Efendimiz hazretlerine kul, köle olmanın taç ve taht sahibi şahlar için bile en büyük şeref olduğunu şu beytinde ne güzel ifade etmiştir:

Sultan-ı mülk-i sermed, mahbub-ı Hak Muhammed
Kim kulluğu şereftir şahan-ı tacidare

Cenab-ı Mevla hepimize, dünyada onun Ravza-i pakine yüz sürmeyi, ahirette mah cemalini görmeyi nasîb ü müyesser eylesin (Amîn).