|
bildi.Mevlâ’sı onu devamlı
surette kontrol edip yönlendirdiği için yanlışa düşmedi. İyi, doğru ve
güzel olan her şey onun en tabii
vasfı oldu. İşte o zaman Allah Teâlâ Peygamber’ini bütün kullarına en
mükemmel ahlâka sâhip “örnek şahsiyet” olarak gösterdi.Ona
uyan ve izince gidenleri kendisinin de seveceğini, onlardan hoşnut
olacağının vaad etti.
Ahlâk, ucu bucağı bulunmayan bir güzellikler okyanusu olduğu için Allah
Teâlâ Resûl-i Ekrem'ini hayatının her safhasında en güzele yönlendirdi. Ona
“Sen affet, iyiliği emret ve kendini bilmezlere aldırma!”
diyerek halkla ilişkilerin en önemli prensiplerini ortaya koydu. Böylece ona
insanların kusurlarına bakmamayı, onları hoş görmeyi, onlara zorluk
çıkarmamayı öğretti. İnsanlığın ahlâk öğretmeni olan Resûl-i Ekrem de bu ve
benzeri âyetleri hayatı boyunca en güzel şekilde uyguladı.
Allah’a En Saygılı O İdi
Cenâb-ı Hakk tarafından eğitilen bir insan şüphesiz hem aklî yetenekler hem
de kalbî duyarlılıklar bakımından en üstün seviyede olacaktır. Buna bir de
vahiy yoluyla gerçeğin bilgisine ulaşma imkânı eklenince, o seçkin kimse,
Kâinâtın Rabbi'ni kuşkusuz en iyi şekilde bilecektir. Allah'ı en iyi bilen
de O'na en büyük saygıyı besleyecektir. “Kulları içinde ancak âlimler,
Allah'tan gereğince korkarlar”
âyeti işte bu gerçeği dile getirmektedir. İnsanların en âlimi olan
Resûlullah Efendimiz bu değişmez ölçüyü muhtelif hadislerinde dile getirmiş
ve “Allah'a yemin ederim ki, içinizde Allah'tan en çok korkan ve O'na en
saygılı olan benim” buyurmuştur.
Zira bazı sahâbîler Allah Resûlü’nün nâfile ibadetlerini azımsamışlar, onun
günahsızlığından bahisle kendilerinin daha çok ibadet etmesi gerektiğini
düşünmüşlerdi. İşte o zaman Peygamber aleyhisselâm bu sahâbîlere
Allah'tan en çok kendisinin korktuğunu, ona en fazla kendisinin saygı
beslediğini söylemiş, aşırı ibadeti doğru bulmayarak ibadette orta yolu
tavsiye etmiş, fazla ibadete kalkışanların bir müddet sonra usanıp ibadeti
büsbütün ihmâl edebileceklerini hatırlatmıştı. O, insanın yaptığı bir
ibadeti, bir hayrı, bir iyiliği bir müddet sonra bırakmasını doğru bulmazdı.
Az da olsa ibadetleri devamlı yapmayı tavsiye ederdi. Başlanan bir hayrın ve
iyiliğin sürekli yapılmasını isterdi. “Allah katında iyi işlerin en
makbûlü, devamlı olanıdır” buyururdu.
Kendisi de hayatı boyunca hep böyle yaptı.
Bir
davranışa ahlâk diyebilmek için onun insanda değişmez bir huy haline gelmesi
gerekir. Elma ağaçlarının meyveye durduğu mevsimde bir elma ağacı meyve
vermiyorsa, o artık elma ağacı olma özelliğini yitirmiştir. Bir kardeşinin
yardıma muhtaç olduğunu bildiği halde onu başından savmanın hesabını yapan
varlıklı bir kimseyi hayırsever, cömert gibi vasıflarla anmak elbette mümkün
değildir.
Yardıma muhtaç olan biri Peygamber Efendimiz'den bir şey isteyince, Şefkat
Yağmuru Efendimiz ona mutlaka yardım ederdi. Kendinde yoksa, hâli vakti iyi
olan ashâbını o kimseye yardıma teşvik ederdi. Bu da mümkün olmazsa, o kimse
adına kendisi borçlanır veya ona ilk fırsatta yardım edeceğine dair söz
verirdi. Çünkü onun sahip olduğu ilâhî ahlâk, isteyeni geri çevirmeyi doğru
bulmazdı. Muhtaca yardım etmek, Efendimiz'de işte böylesine tabiat halini
almıştı.
İnsana Değer Verirdi
Yaratılmışların en şereflisi, en asili, en güzeli olan sevgili
Peygamber’imiz, insanların en iyi huylusu, en geçimlisiydi. İnsana büyük
değer verirdi. Yolda biriyle karşılaştığı zaman ilk defa o selâm verir,
ashâbının tutmaya can attığı mübarek elini uzatarak musâfaha eder ve
karşısındakine dua ederdi. Tokalaştığı kimse elini çekmedikçe o çekmezdi.
Aksi halde muhâtabının gücenebileceğini hesab ederdi.
Medineli bazı câriyeler Rahmet Sağanağı Efendimiz'e gelirler, sahipleri
tarafından kendilerine fazla iş verildiğini, ama bu işleri yapamadıklarını
söyleyerek yardım isterler, Peygamberler Sultanı da bu zavallılara yardım
etmekten geri durmazdı. Kanadı kırıkların sığınağı Efendimiz'in o eşsiz
şefkatinden emin olan bir câriye kendisinden yardım isterken (bir rivayete
göre aklî rahatsızlığı bulunan bir kadın ona bir şey sorarken) mübarek elini
tutardı. Kâinâtın Efendisi yabancı kadınlara dokunmadığı halde, o gül kokulu
elini bu zavallı kadının elinden kurtarmayı düşünmezdi. Zira o devirde bir
câriyenin veya bir kölenin asil bir insanın elinden tutacak kadar lâübâli
davranması olacak şey değildi. Bir efendinin elini tutmak şöyle dursun, bir
kölenin onunla aynı yerde oturması bile mümkün değildi. Kureyş ileri
gelenlerinin Resûl-i Muhterem Efendimiz'e, biz seninle konuşmak istiyoruz,
ama biz yanına gelince şu yoksul kimseler dışarı çıksınlar, dediklerini
biliyoruz. Burnu Kaf dağındaki o kendini beğenmişlerin fakirlerle bir arada
bulunmaya tahammül edemedikleri bir devirde bir köle veya câriyenin
Peygamber aleyhisselâm'ın yanına gelip elini tutabilmesi büyük bir
müsâmaha eseriydi. O Rahmet Peygamberi'nin, elini çektiği takdirde bir
câriyenin gücenebileceğini düşünmesi ise, şüphesiz büyük bir incelikti.
Cihânın Efendisi bir gün Hazreclilerin lideri Sa‘d İbni Ubâde'yi ziyarete
gitmişti. Zira Akabe bey‘atlerinden itibaren İslâm'a gönül veren ve
Resûlullah'ın Medine'yi şereflendirmesinden sonra hem ona hem diğer
Müslümanlara hizmet etmekten derin zevk duyan Sa‘d İbni Ubâde'yi pek takdir
ederdi. Sohbet ve ikram fasıllarından sonra Resûl-i Muhterem Efendimiz evine
dönmek isteyince, Sa‘d, sırtını kadifeyle örttükleri bir merkep hazırlattı;
ileride cömertliği ve dehâsıyla tanınacak olan oğlu Kays'a da Peygamber-i
Zîşân'a refâkat etmesini söyledi. Evden ayrıldıktan sonra Resûl-i Muhterem
Efendimiz yanında yürüyen Kays'a dönerek:
“Gel, yanıma bin” dedi. Çünkü kendisi binitliyken bir başkasının yürümesini
arzu etmez, bunu tevâzua aykırı bulurdu.
Kays ise Peygamber'in terkisine binmeyi ona hürmetsizlik saydığı için bu
teklifi kabul etmedi. Bu durumdan rahatsız olan Efendimiz, ona, şayet
binmeyecekse geri dönmesini söyledi. Başka çare bulunmadığını gören Kays
geri dönmeyi tercih etti.
Buna benzer bir olay da Kur'an kırâatinde üstâd ve güzel sesiyle ünlü Ukbe
İbni Âmir ile yaptıkları bir yolculukta geçmişti. Rahmet Güneşi Efendimiz
yanında yaya giden Ukbe'ye deveye binmeyi teklif etmiş, fakat o Resûlullah'a
olan derin hürmeti sebebiyle bunu bir nevi saygısızlık kabul ederek binmek
istemeyince, Allah'ın Resûlü deveden inmiş, bineğini yol arkadaşına
bırakmıştı.
Kâinâtın Gözbebeği Efendimiz, Allah'ın sevgilisi olduğunu, âlemlere rahmet
diye yaratıldığını bildiği halde kendini diğer insanlardan üstün tutmazdı.
O, cihânın bir benzerini daha görmediği rahmet ve şefkat yağmuruydu.
Hayat Ölçüleri Koyardı
Kullarının iki cihanda bahtiyâr olmasını isteyen Cenâb-ı Mevlâ, onlara son
kılavuzunu gönderirken, “Resûlüm” dediği bu rehbere uymalarını, onun izince
gitmelerini istemiş, onu kullarına tanıtıp takdim ederken, bu son elçinin
kendileri için bir rahmet ve saâdet vesilesi olduğu şöyle anlatmıştır:
“O
Peygamber kendine uyanlara iyiliği emreder, kötülükten sakındırır. Onlara
güzel şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Onların üzerindeki yükleri
indirir, zincirlerini kaldırıp atar.”
Bizi yaratan, kâinâtı bizim için donatan, sözünü tuttuğumuz taktirde
müstakbel hayatımızda bize cennetini ve cemâlini va’deden Yüce Rabbimiz,
Peygamber’ini ve onun getirdiği buyrukları benimseyip yolunca gitmemiz için
bize Peygamber’ini sevdirmeye çalışıyor. ‘Ondan korkup çekinmeyin; o size
kötülüğü değil, sizi mutlu edecek iyiliği emreder’ buyuruyor.
Acaba peygamber insanlara hangi konularda iyiliği emreder? İnsan için
hayatta en önemli şey inancıdır. Bu sebeple Peygamber her şeyden önce insana
neye inanması, nelere değer vermesi gerektiğini öğretir. Yaşadığı sürece
kendine, yakın ve uzak çevresindekilere karşı nasıl davranması gerektiğini
söyler. Peygamber bunları anlatmakla kalmaz, en mükemmel imanın nasıl olması
gerektiğini izah eder. Örnek hareketleriyle yakın ve uzak çevredeki
insanlarla iyi geçinmenin yolunu yöntemini gösterir. Sadece iyi işleri ve
davranışları öğretmekle kalmaz, hangi işlerin ve davranışların çirkin ve
kötü olduğunu da söyler ve insanları bu kötülüklerden sakındırır.
Burada hiç unutulmaması gereken husus şudur: Peygamber aleyhisselâm
iyi veya kötüyü hiçbir zaman kendiliğinden tesbit ve tayin etmez. O
ancak kendisini elçi olarak gönderen yüce varlığın iyi ve güzel dediklerine
iyi, kötü ve çirkin dediklerine de kötü der.
Cenâb-ı Hakk’ın buyrukları doğrultusunda mü’minlere hayat ölçüleri koyar.
Şimdi onun mü’minlerin davranışlarına yön veren binlerce özlü sözünden
birkaçını misâl olarak zikredelim:
*
“Sizden biriniz kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de
arzu edip istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.”
*
“Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye
gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse,
kalbiyle düzeltmeye baksın ki, bu imanın en zayıf derecesidir.”
*
“Kişinin kendini ilgilendirmeyen işleri bırakması, iyi Müslüman olduğunu
gösterir.”
*
“Sana şüpheli gelen şeyi bırak, şüphe vermeyene bak!”
*
“Dünyaya iltifat etme ki, Allah seni sevsin. İnsanların eline bakma ki, halk
seni sevsin.”.
Bir
mü’min şunu hiç unutmamalıdır: Peygamber’in emirleri sadece bir tavsiyeden
ibaret değildir. Allah’a inanan bir kimse çıkıp da, ‘Peygamber’in emirleri
yapılırsa iyi olur, yapılmazsa zararı olmaz’ diyemez. Evet, bir mü’min böyle
bir şeyi kesinlikle düşünemez. Zira Allah'ın elçisi bir şeyi emretmişse,
bunu mü’minler yapsın diye söylemiştir. Resûlullah’ın emrini bir Müslümanın
keyfî olarak yapmaması asla söz konusu olamaz. Çünkü mü’min, Peygamber’in
bir şeyi kendiliğinden emretmeyeceğini, onun emrettiği şeyin Allah’ın
buyruğu olduğunu çok iyi bilir. Mü’min şu hususu da iyi bilir: Peygamber bir
konuda emir verdikten sonra, Allah’a inanan bir insanın bu emirlerden
dilediğini yapıp dilemediğini yapmama hak ve yetkisi kesinlikle yoktur.
Bir konuda peygamber ne emir vermişse, o aynen peygamberin emrettiği şekilde
uygulanır.
Helâli, Haramı Öğretirdi
Allah Teâlâ Peygamber aleyhisselâm’ın “güzel şeyleri helâl, pis
şeyleri haram kıldığını” söylemektedir. Samimi bir mü’min Peygamberi
vasıtasıyla Cenâb-ı Hakk’ın kullarına helâl kıldığı yiyeceklerin güzel ve
bedene faydalı, haram kıldıklarının ise hem pis hem de bedene ve dine
zararlı şeyler olduğunu kabul eder. İnsanoğlunun ilim, fen ve teknikte
hiçbir sözünün olmadığı zamanlarda Âlemlerin Rabbi’nin iyi ve temiz dediği
şeyler bugün de temiz görülmektedir. Onun yüzyıllar önce pis ve zararlı
dediği şeyler bugün de zararlı görülmektedir. İlâhî vahyin aydınlatmadığı
bir konuda, Peygamber aleyhisselâm’ın yine vahyin ışığında açıklık
getirerek zararlı bulduğu şeyler de aynen böyledir. Hadis ve sünnetin çirkin
bulduğu bir şeyin aksini söyleyen mantıklı bir kimse görülmemiştir.
Peygamber Efendimiz’in helâl ve haram konusunda genel ölçüler veren, Allah
Teâlâ’nın onlara helâl ve haramı bildirmesinin tabii ve gerekli olduğunu
anlatan ve haramlardan korunmanın ipucunu veren şu hadîs-i şerîfini
okuyalım:
“Helâl
olan şeyler belli, haram olan şeyler bellidir. Bu ikisinin arasında
halkın bir çoğunun helâl mi, haram mı olduğunu bilmediği şüpheli konular
vardır. Şüpheli konulardan her kim sakınırsa, dinini ve ırzını korumuş olur.
Şüpheli konulardan sakınmayanlar ise, git gide harama dalar. Tıpkı sürüsünü,
başkasına ait bir arâzinin etrafında otlatan çoban gibi ki, onun bu arâziye
girme tehlikesi vardır.
Dikkat edin! Her padişahın, girilmesi yasak bir arâzisi vardır. Unutmayın
ki, Allah’ın yasak arâzisi de haram kıldığı şeylerdir.
Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et
parçası iyi olursa bütün vücut iyi olur; o et parçası bozulursa bütün vücut
bozulur. İşte bu et parçası kalbdir.”
Kolaylıktan Yanaydı
Cenâb-ı Mevlâ bize Peygamber’ini tanıtırken, yukarıda geçtiği üzere “(Peygamber)
onların üzerindeki yükleri indirir, zincirlerini kaldırıp atar”
buyurmaktadır.
Bütün peygamberler gibi Peygamber aleyhisselâm’ın da insanlara yeni
yükler, sıkıntılar, altından kalkılamayacak sorumluluklar getirmediğini, tam
aksine insanları ferahlatan, sıkıntılarını azaltan, bir vakitler bazı
insanların Allah’ı hoşnut etmek düşüncesiyle kendilerine zorunlu kıldıkları
gereksiz hareketlerden onları kurtaran bir merhamet ve şefkat örneği
olduğunu bildirilmektedir.
Resûl-i Ekrem Efendimiz’in bütün varlıklara karşı sevgi, rahmet ve şefkatle
dolu yüce gönlünün hep kolaylıktan, insanları sıkıntılardan kurtarmaktan
yana olduğunu biliyoruz. Onun bu yöndeki buyruklarından birkaçı zikredelim:
“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, ürkütmeyiniz.”
“Allah Teâlâ kullarına lutufkârdır. Onlara kolaylık gösterilmesine memnun
olur. Zorluk çıkaranlara ve başkalarına vermediği başarıyı ve sevabı,
kolaylık gösterenlere verir.”
“Nerede kolaylık varsa, orada güzellik vardır. Kolaylığın bulunmadığı her
şey çirkindir.”
Mescid-i Nebevî’ye küçük abdestini bozan bedevîyi dövmek isteyen ashâb-ı
kirâmını şöyle uyarmıştı:
“Adamı kendi haline bırakın. Abdest bozduğu yere büyük bir kova su dökün.
Siz kolaylık göstermek için gönderildiniz, zorluk çıkarmak için değil.”
Ümmetinin sıkıntıya düşmesine üzülen, bu sebeple onlara Kur’an’ın
bereketinden faydalanmayı tavsiye eden Sevgili Efendimiz, halkımızın
“âmenerresûlü” diye bildiği âyet-i kerîmeyi kastederek, “Bakara sûresinin
sonundaki iki âyeti geceleyin okuyan kimseye bunlar yeter” buyurmuştur.
Bu iki âyetin onları sıkıntılardan kurtaracağını müjdelemiştir. Müslümanlar
bu müjdeyi duydukları günden beri özellikle yatsı namazından sonra veya
yatmadan önce bu âyetleri okuyarak Cenâb-ı Mevlâ’ya şöyle niyâz ederler:
“Ey
Rabbimiz! Unutur veya yanılırsak bizi sorguya çekme!
Ey
bizim Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize ağır yük yükleme!
Ey
bizim Rabbimiz! Gücümüzün yetmeyeceği şeyleri bize taşıtma!
Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim mevlâmızsın. Kâfirler
topluluğuna karşı bize yardım et!”
Çile Çekerek Yetişti
Ağır hayat yükü Resûl-i Ekrem daha çocukken omuzlarına çöktü. Babasızlığın,
anasızlığın getirdiği acıları, o zayıf vücuduyla göğüslemeye çalıştı.
Başkalarının işlerinde çalışarak geçimini sağladı. Ticaret hayatının zekâ ve
mahâret isteyen işlerine genç yaşta girdi ve böylece dürüstüyle
namuslusuyla, hilekârıyla kurnazıyla binlerce insan tipi tanıdı.
Bütün varlığıyla benimseyip inanacağı, huzura ve sükûna ereceği bir din
aradı. Fakat aradığını bulamadı. Gönlünü tatmin edemedi. Etrafındaki
insanların ve yakınlarının taşlara ve ağaçlara tanrı diye tapması ona ayrı
bir ıstırap verdi.
Asıl ıstıraplar, çileler, acı günler peygamberlikle beraber geldi. Kırk
yaşına kadar kendisini en güvenilir insan diye bilen akraba ve yakınları
tarafından terkedilmenin acısını yaşadı. Aklına ve zekâsına hayran kalan
hemşehrilerinin kendisine deli, şâir, sihirbâz dediklerini duydu. Üzerine
toprak atanlara, vücudunu taşa tutanlara, yoluna diken serpenlere aldırmadı.
Bedeni kanayarak, gönlü kan ağlayarak yoluna devam etti. Yılmadan yürüdü. Bu
on yıllık çetin mücâdele hayatında -Mekke Devri'nde- umduğu kadar insan
kazanamadığını üzüntüyle gördü. Ama asla ümitsizliğe düşmedi. Çok sevdiği
memleketini, Mekke'yi terketmek zorunda kaldı.
Medine'ye göçtü ve orada yepyeni bir devlet kurdu. Mescitler yaptırdı, öne
geçip imâm oldu. Okullar açtırdı, başında öğretmenlik yaptı. Amansız
düşmanlara karşı ordular hazırladı, ordularına kumandanlık etti. Kurduğu
devletin tek sorumlusu olarak yabancı devletlerle anlaşmalar imzaladı. O
güne kadar Araplar'ın görmediği idârî bir teşkilât kurdu. Verdiği emirler,
çıkardığı kanunlarla ülkesini en mükemmel şekilde idâre etti. Böylece o,
hayatı bütün yönleriyle tanıdı.
Koyduğu Düsturları Bizzat Yaşadı
Sesini asırlar, nesiller ötesine ulaştıracak güçlü bir soluğun sahibi, her
hâlde hayatı acı tatlı, iyi kötü, hakiki ve sahte yönleriyle mükemmel
şekilde bilen ve onun içinde pişen biri olmalıydı. En önemlisi de Allah
Teâlâ'nın ona hayatı, insanları ve olayları vahyin ışığında tarama ve
kâinâtın sırlarına vâkıf olma imkânını bağışlamasıydı. İşte bu sebeple onun
bize verdiği öğütler, koyduğu düsturlar yaşanmış hayat dersleriydi.
Demek oluyor ki, nereye doğru gittiğimizi bilmek, bu yolda önümüze çıkacak
engelleri tanımak ve zorlukları yenecek güç ve cesareti kazanmak için
Resûl-i Ekrem Efendimize kulak vermek mecburiyetindeyiz. Bilinmeyenler
dünyasının o imtiyazlı kâşifini dinlediğimiz, gözümüzü ona çevirdiğimiz
zaman, daracık ve incecik bir patika, sisli ve karanlık bir ufuk yerine,
geniş ve muazzam bir caddenin, aydınlık ve pırıl pırıl bir ufkun önümüze
serildiğini göreceğiz.
İki
Cihan Güneşi Efendimizin yaptığı işlere, söylediği sözlere, sahâbîlerinin
yaptığını görüp de benimsediği hareketlere sünnet denir. Efendimizin
sünnetine kayıtsız şartsız uyup emirlerini ifâ etmemiz Allah Teâlâ
tarafından buyurulmakta ve hatta Kur'ân-ı Kerîm'in birçok âyetinde
Resûlullah'a itaat, Allah'a itaatle yanyana zikredilmekte, Allah'ı gerçekten
sevmenin, Resûlullah'a kayıtsız şartsız bağlanmakla mümkün olacağı
belirtilmektedir.
Hele “Peygamber size ne verirse onu alın, neden sakındırırsa ondan
uzaklaşın” buyruğu,
bütün benliğimizle sünnete yönelmeyi emretmektedir.
Bu
ilâhî emirleri en iyi anlayan, en mükemmel şekilde yaşayan Resûlullah'ın
büyük âşıkları ashâb-ı kirâm olmuştur. Onlar her şeyden çok sevdikleri
Gönüller Sultanı Efendimiz’in gözünün içine baktılar. Her sözünde, her
hareketinde alınıp yaşanacak prensipler aradılar. Parmağına bir altın yüzük
taktığını görünce, onlar da hemen birer altın yüzük taktılar. Resûl-i
Muhterem'in altın yüzüğü çıkarıp “bunu bir daha takmayacağım” diye
fırlattığını görünce, onlar da parmaklarındaki yüzükleri çıkarıp attılar.
Kâinâtın Efendisi'nin bir gece mescitte ibadet ettiğini görünce, onlar da
toplanıp gece ibadetine başladılar. Fakat ümmetini çok seven Merhamet
Çağlayanı Efendimiz, gece namazının onlara farz olabileceği düşüncesiyle bir
daha yanlarına çıkmadı.
Hacerü'l-esved'i öperken Hz. Ömer'in söylediği şu sözler, bu seçkin neslin
Peygamberler Sultanı'na nasıl bağlandığını daha iyi ifade eder: “Bilirim
ki, sen bir taşsın. Ne faydan dokunur, ne zararın. Eğer Resûlullah'ın
öptüğünü görmeseydim, seni öpmezdim.”
Sünnetine Sarılmamızı İsterdi
Resûlullah Efendimiz’i gözleriyle gören, onun mübarek kokusunu ciğerlerinde
saklayan şerefli kafilenin en sonundaki bahtiyarın derecesine varmak elbette
mümkün değildir. Zaten bizden bunu bekleyen de yoktur. Asıl mesele, onların
yolunda olmak, deli gönlü o Büyük Kılavuz'un eşiğine bağlamaktır.
Kâinâtın Güneşi Efendimiz’in: “Sünnetimden yüz çeviren benden değildir”
uyarısı bizi düşündürmeli, “Sünnetimi yaşatan beni sevmiş olur, beni
seven de cennette benimle beraberdir”
müjdesi gönlümüze ümit pırıltıları serpmeli, bizi onun sünneti etrafında
birleştirmelidir. Zira biz, susuzluktan dilim dilim çatlamış toprakların
suya olan ihtiyaçları kadar sünnete muhtacız. İnsânî değerlerin yitirildiği,
insanların gittikçe robotlaştığı çağımızda, beyazdan çok siyaha çalan
kalbimizi kurtarmak için sünnetle dirilmeye mecburuz.
Dünyanın câzibesi bizi deli divâne etti. Gözümüzü dünya hırsı bürüdü.
“Ben dünyada bir ağaç altında gölgelenip daha sonra yoluna devam edecek bir
yolcu gibiyim” diyen,
bu sebeple de kuru hasırın üzerine uzanıp yatmaktan çekinmeyen Peygamberler
Sultanı'nın hayat görüşünü unuttuk. Medine'ye yağmur gibi yağan ganimet
mallarını etrafındakilere bol bol dağıtıp kerpiçten yapılmış, çamurla
sıvanmış, hurma dallarıyla örtülmüş basık tavanlı evine, hasırdan yatağına
eli boş, ama gönlü hoş olarak dönen Tevâzu Yağmuru Efendimiz’in
kanaatkârlığına gözümüzü, kulağımızı tıkadık.
Hayır, hayır bu böyle gitmemeli. Şâh-ı Enbiyâ'nın sâde hayatından başka
tevâzuu, doğru sözlülüğü, vefâkârlığı, fedâkârlığı, müsamahası, hilim ve
affı, merhameti, dayanılması güç olaylar karşısındaki yiğitliği, sarsılmayan
azim ve gayreti ve daha nice güzel huyu bizim hayat görüşümüz olmalıdır.
Acılar, hüzünler, dertler, hastalıklar bazan üstüste geliyor. Hayattan bıkıp
usandığımız, ölümü bir kurtuluş diye beklediğimiz o sıkıntılı anlarda
Resûlullah Efendimiz’in sünneti, yanan gönüllerimizi bir sabah yeli gibi
serinletiyor. Hz. Âişe annemizin:
“Hastalığı Resûl-i Ekrem'den daha şiddetli olan birini görmedim”
diyen sesi, bizi kendimize getirip sakinleştiriyor.
“Allah Teâlâ'nın çok sevdiği ve iyiliğini istediği insanlara dertler
hastalıklar verdiğini, sıkıntılara sabrettikleri takdirde onlardan hoşnut
olacağını”
Sabır Dağı Efendimiz’den duyduğumuz zaman rahatlıyoruz.
“Müslümanın başına gelen hastalık, keder, hüzün, eziyet ve iç sıkıntısının,
hatta ayağına batan dikenin bile onun suçlarını ve günahlarını örtmeye sebep
olduğunu”
ondan öğrendiğimiz vakit acılarımızın hafiflediğini hissediyoruz.
İnsana dayanma gücü ve yaşama sevinci veren böyle yüzlerce hadis, maddeten
ve mânen yaralı Müslümanlara hayatı sevdireceği, huzura ve sükûna
kavuşturacağı muhakkaktır.
Yukarıdan beri arzetmeye çalıştığım güzellikleri yakalayabilmek için, Cenâb-ı
Hakk'ın kullarına örnek diye gönderdiği Resûl-i Ekrem Efendimiz’in hayatını
kendimize model almaya ve onun sünnetine bütün benliğimizle sarılmaya
muhtacız. Zira Kur'ân-ı Kerîm'i en iyi bilen ve en doğru şekilde anlayan
Resûlullah Efendimiz, Allah'ın kitabını sünnet dediğimiz yaşama tarzıyla
açıklamıştır. Bizi yaratanın bizden istediğini en doğru şekilde yapabilmek
için O'nun elçisini adım adım izlemekten başka yol yoktur.
Gecesi Böyle Geçerdi
Resûl-i Ekrem Efendimiz gecenin son üçte birine doğru, seher vaktinde, horoz
sesiyle uyanırdı. Cihana bedel kara gözlerindeki uykuyu eliyle silerek
doğrulur ve ‘Bizi öldükten sonra dirilten Allah’a hamdolsun. Yeniden
diriltip huzurunda toplayacak da O’dur’ anlamında “Elhamdü lillâhillezî
ahyânâ ba‘de mâ emâtenâ ve ileyhinnüşûr”
diye dua ederdi. Bazan Medine’nin berrak gökyüzüne bakarak ‘göklerin ve
yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde
akıllı kimseler için ibretler bulunduğunu’ dile getiren Âl-i İmrân sûresinin
son on bir âyetini okurdu. Sağ kolundan başlayıp gömleğini giyinir ve
ilk iş olarak inci dişlerini misvâklerdi. Diş temizliğini hiç ihmâl etmezdi.
Abdest bozacağı yere yaklaştığı sırada ‘Allahım! Her tür şeytandan
(kötülüklerden ve günahlardan) sana sığınırım’ anlamında “Allâhümme innî
eûzü bike minel hubsi vel habâis diye dua eder, oradan uzaklaşırken
‘Allahım beni bağışlamanı dilerim’ anlamında “Gufrânek” derdi.
Abdest alıp teheccüd namazına başlardı. Sonuncu rekâtı vitir olmak
üzere bazan dokuz, bazan on bir, bazan da on üç rekât namaz kılardı. Onun
gece namazları bizimkilere hiç benzemezdi. Kıyâmda uzun sûreler okur,
kendini Rabbine en yakın hissettiği secdede dakikalarca kalırdı. Canlı ve
coşkulu bir ibadetten sonra mübarek bedeni yorulduğu için yeniden istirahate
çekilirdi. Ayrıca geceleri Bakî Mezarlığı’na gider, oradaki ashâbına dua
ederdi. Çok önem verdiği bu görevi hiç ihmâl etmez, hatta bazan Cebrâil
aleyhisselâm gelip onu uyandırır, Bakî’e gitmesi gerektiğini
hatırlatırdı.
Sabaha doğru müezzin Resûlullah’ın evine iki defa uğrardı. Birincisinde
namaz vaktinin girdiğini haber verir, o zaman Efendimiz tekrar kalkıp sabah
namazının iki rek’at sünnetini kılar, sağ tarafına uzanarak dinlenirdi.
Müezzinin ikinci gelişinde mescide çıkıp kendisini bekleyen ashâbına sabah
namazını kıldırırdı.
Namaza başlaman önce safların düzgün tutulmasını tavsiye eder, bazan
safların arasında dolaşır, gerektiğinde sahâbîlerin omuzlarına dokunarak
safların düzgün olmasını sağlardı.
Ortalık iyice aydınlanmadan namaz kılınmış olur, kadınlar geldikleri gibi
sessizce evlerine döner, âcil işi olmayan erkekler Peygamber aleyhisselâm
ile beraber olmak için yerlerinde otururlardı. Bu sırada mihrapta bağdaş
kuran Efendimiz güneş doğuncaya kadar ashâbıyla sohbet ederdi. Kimi gün
Câhiliye devrinde yapılan bazı garip işlerden söz açılır, bu sırada ashâb-ı
kirâm güler, Efendimiz de âdeti olduğu üzere tebessüm ederdi.
Bazan ashâbına o gece gördükleri rüyayı sorar, onları dinleyip rüyalarını
tâbir ederdi; rüya gören olmamışsa kendi rüyasını anlatırdı. Zira Resûl-i
Ekrem rüyalarda önemli olayların ipucunu bulduğu için ona çok önem verir,
mü’minin rüyasının peygamberliğin kırk altıda biri olduğunu söylerdi.
Sabahın bu bereketli saatlerinde saâdet asrının bahtiyar Müslümanları, şimdi
bizim derin hasretle anacağımız hoş bir olayı yaşarlardı. Cihanın
Efendisi’nin kendileri için bulunmaz bir devlet olduğunu iyi bilen, onun bir
tel saçını elde edebilmek ve mübarek tenini doya doya öpen abdest sularının
birkaç damlasını yüzlerine sürebilmek için çırpınan Medineli Müslümanlar,
zannedersem özellikle de hanım sahâbîler çocuklarının veya hizmetçilerinin
eline birer su kabı tutuşturup onları Resûl-i Ekrem’e gönderirlerdi. O da
ümmetinin koklayarak öpmeye can attığı o mübarek elini bu sulara daldırarak
hepsinin gönlünü hoş ederdi. Havanın iyice soğuk olduğu günlerde bile onları
reddetmez, mübarek elini buz gibi sulara daldırmaktan kaçınmazdı.
Günü Böyle Geçerdi
Resûl-i Ekrem Efendimiz daha sonra eve döner, besmele çekerek içeri
girer, soldan başlayarak ayakkabısını çıkarır, ev halkına selâm verirdi. Eve
besmeleyle girildiğinde şeytanın üzüldüğünü, adamlarını “Artık burada
kalamazsınız” diye uyardığını söylerdi.
Eve girerken “Allahım senden hayırlı giriş, hayırlı çıkışlar niyaz
ederim. Allah’ın adıyla girdik, Allah’ın adıyla çıktık ve Rabbimiz olan
Allah’a tevekkül ettik” der, içeri girer girmez yine dişlerini
misvâklerdi.
Sonra hanımına evde yiyecek bir şey bulunup bulunmadığını sorar, yiyecek bir
şey yoksa oruca niyet ettim ederdi.
Eline geçeni yoksullarla paylaştığı için yiyecekleri sık sık tükenir, evde
haftalarca yemek pişmediği olurdu. Âişe annemizin dediği gibi, o zaman hurma
ve su ile veya komşuların gönderdiği yiyeceklerle yetinirlerdi. Bazan evde
birkaç arpa ekmeğiyle sirkeden başka bir şey bulunmaz, Peygamberler Sultanı
“Sirke ne güzel yiyecektir” diyerek ekmeğini sirkeye banıp yerdi.
Gün olur bir tabak yemekle, gün olur birkaç hurmayla idare ederdi. Bir şey
yerken besmele çekmeyi, sonra da elhamdülillah demeyi hiç ihmal
etmezdi.
Evde bulunduğu saatlerde eşlerine her konuda yardım ederdi. Gerekirse evi
süpürür, hayvanları sağar, elbisesini yamar, kendi işini kendi yapardı.
Her sabah onların hatırını sorar, ihtiyaçlarını öğrenir, sonra da bunları
temin ederdi. Bu maksatla evden çıkarken önce sağ, sonra sol ayakkabısını
giyer, ‘Allah’ın adıyla çıkıyorum. Allah’a güveniyorum. Günahlardan
korunmaya güç yetirmek, ibadet ve tâate kuvvet bulmak ancak Allah’ın
yardımıyladır’ anlamında “Bismillah, tevekkeltü alellah, velâ havle velâ
kuvvete illâ billâh” derdi. Böyle diyerek evden çıkan kimsenin ilâhî
himâye altında olacağını, şeytanın ondan uzaklaşacağını söylerdi.
Bazan başka dualar da okurdu. Yolda karşılaştığı kimselere selâm
verip tokalaşır, Müslümanların selâmlaşmasının çok önemli ve sevap olduğunu
söylerdi.
Evvâbîn
diye de anılan Kuşluk namazını hiç ihmal etmezdi. Güneşin yükseldiği
andan zevâl vaktinden yarım saat öncesine kadar olan zaman içinde bu nâfile
namazı duruma göre bazan iki, bazan dört, bazan sekiz rekât olarak kılardı.
Öğle sıcağı iyice bastırınca kaylûle yapar yani öğle uykusuna yatardı. Yakın
arkadaşlarının, sevdiği ve değer verdiği kimselerin evinde de kaylûle
yaptığı olurdu.
Mescid-i Nebevî’de Neler Yapardı?
Vaktinin önemli bir kısmı Mescid-i Nebevî’de geçerdi. Müslümanlarla orada
görüşüp sohbet eder, sorularını cevaplandırır, öğüt isteyenlere öğüt
verirdi. Önemli bir duyuruda bulunacağı zaman herkesi orada toplar, ganimet
mallarını dağıtır, göndereceği heyetleri, askerî birlikleri, tayin edeceği
kumandanları, valileri, zekât memurlarını, dini öğretecek muallimleri
belirler, yabancı heyetleri kabul eder, misafirlerini ağırlardı.
Hasta olanları sorup öğrenir, onları evlerinde ziyaret ederdi. Dargın
olanları barıştırmaya çok önem verir, evleri uzakta bile olsa, yanına birkaç
kişiyi alarak oraya gider, barışmalarını sağlardı.
Sahâbîler, özellikle de hanım sahâbîler evlerinde Resûlullah’ın iki rek’at
namaz kılmasını, böylece evlerini bereketlendirmesini isterler, yemek ikram
etme bahanesiyle onu davet ederlerdi. O da kimseyi kırmaz, istedikleri yerde
namaz kılar, şayet namaz vakti girmişse, orası da Mescid-i Nebevî’ye uzaksa
evdekilere imam olup namazı kıldırırdı.
Akşamı Böyle Geçerdi
Peygamber-i Zîşân geceleyin hangi eşinin yanında kalacaksa akşam onun evine
giderdi. Diğer hanımları da orada toplanırdı. Kimi zaman Efendimiz onlara
bilmeleri gereken şeyleri öğretir, kimi zaman İslâm öncesi yaşayan
insanların ibretli hayat hikâyelerinden bahseder, bazan da onlarla günlük
hayattan söz edip şakalaşırdı. Hem eşi hem de ümmeti sıfatıyla onunla bir
arada bulunmak annelerimizi bahtiyar ederdi.
Yatsı namazı kılındıktan sonra önemli bir işi yoksa, kardan beyaz dişlerini
temizleyip abdestini alır, yatağının üstüne oturur, İhlâs ve Muavvizeteyn’i
yani kulhüvallâhü ahad ile kul eûzüleri okuyup ellerine üfler, sonra da
onları yüzüne ve vücuduna sürerdi. Yavaşça sağ yanına uzanır, mis kokulu
avucuna gül yaprağını andıran yanağını koyar ve bazı dualar okurdu. Kimi
zaman kısaca ‘Allahım! Senin adınla ölür, senin adınla dirilirim’ anlamında
“Allâhümme bismike emûtü ve ahyâ” der,
bazan daha uzun dualar okur, sonra kendisini bir tür ölüm kabul ettiği
uykunun kollarına bırakıverirdi.
Onu
Nasıl Sevmeli?
Şu
soruya cevap arayalım. Kâinâtın gonca gülünün solduğunu, Cenâb-ı Hakk'ın onu
yanına aldığını duyar duymaz, başta Hz. Ömer olmak üzere bazı sahâbîler
neden kendilerini kaybettiler? Geçici bir süre de olsa neden şuurlarını
yitirerek vurgun yemişe döndüler? Şu konuda bir âyet inse, şu fenalık
yasaklansa diye temenni ettiğinde niyâzı Rabbülâlemîn tarafından geri
çevrilmeyen, dinin emirlerini ve ilâhî kanunları birçok sahâbîden daha iyi
bilen Hz. Ömer niçin kılıcını çekerek: “Muhammed öldü diyenin kellesini
uçururum! diye haykırdı? Dinî konulardaki lâubâliliği ve saygısızlığı hiç
affetmeyen bu âlim ve ârif insan, ölümün ne olduğunu bilmiyor muydu? Kur'ân-ı
Kerîm'de Hz. Peygamber'e hitâben “Muhakkak sen de öleceksin, onlarda
ölecekler”
buyrulduğunu daha önce duymamış mıydı?
Âdetâ geçici bir şuur kaybına uğrayan o mübarek insanlar, elbette bu âyeti
defalarca duymuşlardı. Ama Resûl-i Ekrem'e bağlılıkları, aşk ve sevgileri o
dereceye varmıştı ki, onu kaybetmenin gönüllerini böylesine yakacağını,
kollarını kanatlarını kırıp akıllarını başlarından alacağını bilmiyorlardı.
Hz. Peygamber'i derin bir aşkla seven ve onun tarafından herkesten çok
sevilen Hz. Ebû Bekir'in mantıklı uyarısı, kaybolan şuurlarını kazanmaya ve
akıllarını başlarına toplamaya yetti. Hz. Ebû Bekir şöyle diyordu:
“Kim Muhammed aleyhisselâm'a tapıyorsa, bilsin ki o öldü. Kim de
Allah'a ibadet ediyorsa, bilsin ki, O asla ölmez...”
Ashâb-ı kirâm efendilerimiz, Resûlullah sallellâhu aleyhi ve sellem'e,
öl dediği yerde can vermeyi şeref bilecek kadar bağlandıkları, onunla
beraber olduktan sonra hiçbir derdi umursamayıp dünyayı bir pula sattıkları
için böylesine sarsılıp bocaladılar. Acaba onlar Resûl-i Ekrem'i gereğinden
fazla mı seviyorlardı? Hayır. Peygamber ancak öyle sevilirdi. Resûlullah'ın
öyle bir aşkla sevilmesini hem Allah hem de Peygamberi tavsiye ediyordu.
Ashâbı Onu Böyle Sevdi
Hudeybiye Antlaşması esnasındaki bazı olaylar, ashâb-ı kirâmın Hz.
Peygamber'e olan aşkını ve bağlılığını pek güzel ifade eder. Mekkeli
müşriklerden Urve İbni Mes‘ûd, Hudeybiye'de bulunan Nebiy-yi Ekrem
Efendimiz'le Mekkeliler adına görüşmek üzere gelmişti. Peygamber-i Zîşân'ın
huzuruna çıkınca, ona Mekkelilerle bir kavgaya girmemesini tavsiye etti.
Gerekçesi pek tuhaftı. Dedi ki, “Müslümanlar arasında eşraftan bazı kimseler
var. Bunlara bir diyeceğim yok. Fakat yanında bulunanlar arasında sağdan
soldan gelerek Müslüman olmuş bazı vasıfsız kimseler de var. Bunlara
güvenerek Mekkelilerle savaşacak olursan, hepsi kaçıp seni yalnız
bırakabilirler...”
Kâfirlerle yapılacak bir savaşta Peygamber'i yalnız bırakıp kaçma ithamı,
Müslümanları âdetâ deli etti. Bu suçlama dayanılacak gibi değildi. O
ağırbaşlı ve sâkin olarak bilinen Hz. Ebû Bekir, Resûl-i Kibriyâ'nın vefatı
ânında kendini kaybedenleri yatıştıran o mantıklı insan, bu acı sözleri
duyunca Resûl-i Kibriyâ'nın huzurunda bulunduğunu unuttu ve müşriklerin
temsilcisi Urve'ye, Arapların en ağır küfürlerinden birini savurdu:
“Haydi sen git de o Lât'ınızın kıçını yala!” dedi.
Lât
dişi bir put olduğuna göre, ancak böyle tercüme edebileceğimiz bu küfür,
kâfirin suratında bir Osmanlı şamarı gibi şakladı. Dayanamayıp böğürdü:
Kim
bu yahu?”
“Ebû Bekir”, dediler.
Urve'nin kolları yana düştü:
“Ah
Ebû Bekir âh! dedi. Üzerimde henüz sana ödeyemediğim bir minnet borcu
olmasaydı, bu hakaretin altında kalmazdım...”
Biraz sonra sinirler yatıştı. Urve tekrar konuşmaya başladı. Arapların âdeti
üzere, sözünü bitirdikçe, uzanıp Hz. Peygamber'in sakalını okşuyor, böylece
ona iyi niyetini göstermeye çalışıyordu. Fakat elini Resûl-i Ekrem'in
sakalına her uzattıkça, yanıbaşında duran eli kılıçlı, başı miğferli bir
kimse, kılıcının kınıyla eline vuruyor ve:
“Çek elini Resûlullah'ın sakalından!” diyordu.
Bu
hakarete dayanamayan Urve başını kaldırıp baktı. Tepesinde dikilip duran ve
Peygamber'in sakalına dokunmasına engel olmaya çalışan bu genç, kardeşinin
oğlu Mugîre İbni Şu‘be'ydi...
Sahâbîler, Kâinâtın Güneşi'ni gözlerinden bile sakınırlardı. Onu mânen pis
ve kirli saydıkları herkesten, İslâm'la şereflenmeyen öz babalarından bile
kıskanırlardı. Müşriklerin temsilcisi Urve, Kureyşlilerin yanına döndüğü
zaman, gördüklerini derin bir hayret ve şaşkınlık içinde anlatmaya başladı:
“Ey
ahâlî!” dedi. “Şimdiye kadar birçok padişahın huzuruna sizi temsilen çıktım.
Rum imparatoru Kayser'in, İran hükümdarı Kisrâ'nın, Habeşistan kralı
Necâşî'nin huzuruna girdim. Bu saydıklarımdan hiçbirinin yakınları,
Muhammed'in ashâbının ona gösterdikleri saygıyı göstermiyorlardı.
Muhammed'in ashâbı, onun tükrüğünü bile yere düşürmüyorlar. Kendilerine bir
şey emredince, buyruğunu yapmak için yerlerinden fırlıyorlar. Abdest aldığı
zaman, vücuduna temas eden sudan bir miktar alabilmek için âdeta kavga
ediyorlar. O konuşmaya başlayınca, seslerini kısıp can kulağıyla
dinliyorlar. Ona duydukları saygı öylesine büyük ki, başlarını kaldırıp da
yüzüne rahatça bakamıyorlar...”
Ona
Böyle Bağlandılar
Ashâb-ı kirâma Cenâb-ı Hakk'ın rızâsını kazandıran yüce meziyetleri,
Kâinâtın Efendisi'ne kayıtsız şartsız bağlı olmalarıydı. Resûlullah'ın yap
dediğini yapmak, yapma dediğinden uzak durmak onlara göre önemli bir özellik
değildi. Zira böyle olmak, bir mü'minin en tabii göreviydi. Allah'a ve
Resûlü'ne inanan bir kimse için başka türlü davranmak söz konusu olamazdı.
Onlar Peygamberler Sultanı'nın yaptığı her şeyi yapmayı, her davranışında
onu örnek almayı hayatın gayesi diye biliyorlardı. Çünkü Allah Teâlâ, kendi
Resûlü'nü mü'minlere örnek olarak gösteriyor, ona kayıtsız şartsız itaat
etmeyi emrediyordu. Başka türlü düşünmek ve davranmak nasıl söz konusu
olabilirdi?!
Birgün o Gönüller Sultanı öne geçmiş namaz kıldırıyordu. Bu sırada hem
Peygamber aleyhisselâm'ın hem de ashâb-ı kirâmın ayaklarında
pabuçları vardı. O zamanlar yahudiler ibadet ederken ayakkabılarını ve
mestlerini çıkardıkları, ayakkabıyla ve mestle ibadet edilemeyeceğine
inandıkları için, her konuda onlara muhâlefet eden Peygamber aleyhisselâm,
temiz olmak şartıyla ayakkabıyla namaz kılınabileceğini söylemişti. İşte bu
sebeple o sırada hepsinin de ayağında pabuçları vardı. Sahâbîler namaz
esnasında Resûl-i Ekrem'in pabuçlarını çıkarıp sol yanına koyduğunu
gördüler. Onlar da tıpkı onun gibi yaptılar. Namaz kılınıp bitince
Peygamberler Şâhı sahâbîlerine:
“Namazda pabuçlarınızı niye çıkardınız?” diye sordu.
Ashâb-ı kirâm:
“Senin çıkardığını görünce, biz de öyle yaptık” dediler.
Peygamber-i Zîşân meseleyi şöyle açıkladı:
“Namaz kılarken Cebrâil geldi ve ayakkabımda pislik olduğunu söyledi. Ben de
çıkarmak zorunda kaldım.”
İşte ashâb-ı kirâm, davranışları Cebrâil aleyhisselâm'ın kontrolünde
olan Allah'ın Resûlü'nü böylesine örnek alırdı. Yaptığı bir hareketin
mânasını bilmek onlar için o kadar önemli değildi. Önemli olan o hareketi
Peygamber aleyhisselâm'ın yapmış olmasıydı. Mademki bir fiili o
yapıyordu, o halde bu, yapılması gereken bir hareketti. Sebebini söylerse,
öğrenirlerdi. Söylemezse, öğrenmeye çalışmazlardı.
Gönülleri Resûlullah sevgisiyle dolu olduğu için onların her biri dünyanın
en mutlu insanıydı. Gönüllerinde boş ve mânasız sevdalara yer yoktu. Cenâb-ı
Hakk'a ve O'nun Resûlü'ne böylesine bağlı oldukları için Allah onlardan razı
olmuş, onlar da Allah'tan razı olmuşlardı.
Resûl-i Ekrem’i sevme, ona itaat etme, kısacası deli gönlü onun yoluna
bağlama hususunda ashâb-ı kirâmı kendimize model almalıyız. Zira onlar
Kâinâtın Efendisi’ni yakından izlediler, her hareketini gözlediler,
yaptığını yaptılar, uygun görmediğinden kaçtılar. Şu imtihan dünyasında
başarılı olmanın, Allah’ın rızâsını kazanmanın yolu budur.
Bu yazı Diyanet İlmî Dergisi Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV)
Özel sayısında
(Ankara 2000) yayımlanmıştır.
Buhârî, Büyû‘ 3; Tirmizî, Kıyâmet 60; Nesâî, Kudât 11.
|