O Yüze Vurulur mu?

Yaşar Kandemir hocamızın 2003 Kasım ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 213 Sayfa: 028)

Yüreğimi burkan o manzara hâlâ gözümün önünde, bir türlü unutamıyorum.

O yıl Ramazan’ın ilk cumasını kılıyorduk. Bulunduğum yer itibariyle önümde iki adam, bir çocuk vardı. Çocuk 7-8 yaşlarındaydı. Pırıl pırıl yüzlü, hareketlerinde camiye yeni gelmeye başlayanların ceylân ürkekliği vardı. Yanındakilerin hareketini göz ucuyla takip edip aynını yapmaya çalışıyordu. Farz kılındıktan sonra sünneti beklemeyenlerin telâşlı çıkışını gören çocuk, bir ara onlarla beraber çıkıp çıkmamakta tereddüt etti. Camide kalanların bir kısmı bu esnada cumanın son sünnetine durmuştu.

Çocuk kararını vermiş olmalı ki, yanındaki henüz namaza durmuş iri yarı adamın önünden geçmekte iken, bu zât namazını bozup çocuğa bir tokat aşketti. Sonra da çocuğu kolundan tutup eski yerine fırlattı. Neye uğradığını bilemeyen, o tokadı hangi hatâsı yüzünden yediğini anlayamayan yavru, adama şaşırmış paniklemiş gözlerle  bakmaya başladı. Namaz kılarken önünden bir çocuğun bile geçmesine tahammül edemeyen o mü’min ise, başını öfkeli öfkeli iki yana sallayıp bir lâhavle çektikten sonra, çocuğa tek kelime söylemeden tekrar namazına durdu. Henüz namaza başlamamış olan cemaatten biri çocuğu kolundan tutarak dışarı çıkardı.

Şimdi o yavruyu düşünüyorum. Kim bilir nasıl bir duyguyla camiye gelmişti. Belki o gün oruç tutmaya heves etmiş, cuma ezanının körpe ruhunda uyandırdığı neşeyle camiye koşmuştu. Belki de yavrusunun camiye alışmasını isteyen annesi göndermişti onu cuma namazına. Camideki amcalarından takdir beklerken, “aferin yavrum” diye başının şefkatle okşanmasını umarken o haşin tokatla karşılaşan çocuğu çok merak ediyorum. Keşke ben de namazımı bozup o yavruyu kucaklayıp teselli etseydim. Kırılan kalbini tamir etmeye çalışsaydım.

Bundan sonra o yavru camiye, namaza yine gelir mi acaba?

Namaz kılan müslümanlar hakkında ne düşünür?

Bir daha camiye ayak basmazsa, bunun günâhı kime ait olur?

Namaz, Peygamber, Çocuk

O sırada ben namaz kılıyor görünsem de artık huzurumu yitirmiştim. Namaz kıldığı esnada kendisiyle oynamak isteyen, elbisesini çekiştiren çocuklara Peygamber Efendimiz’in nasıl davrandığını hatırladım. Onları itip kakmak şöyle dursun, aksine âyağa kalkarken çocuğu omuzuna alarak doğrulan Resûl-i Ekrem’in davranışındaki üstün mânayı sezmeye çalıştım.Namaz-Peygamber-çocuk, bu üçlünün birbiriyle sarmaş dolaş olduğunu ve âdeta birbirine karıştığını ve o çocuğun ileride kendini bunlardan ayrı düşünmesine imkân olmayacağını düşündüm.

Camilerde gördüğüm başka hâdiseler geldi gözümün önüne:

Camide usûlüne uygun davranmayı, kusursuz namaz kılmayı bilemeyen gençleri asık bir suratla azarlayan yaşlı müslümanları görür gibi oldum. Bir defasında, saçları omuzlarını döven, favorili bir genci caminin bir köşesinde el açıp dua ederken gören cemâatten bazısının, varlığıyla sanki camiyi kirletmiş gibi ona hayret ve öfkeyle, “ne işi var bu zibidinin bizim camimizde” dercesine baktığını görmüştüm.

Cemâatin anlayışsızlığından şikâyet eden bir kız çocuğu bana şunları söylemişti:

“Bir Kadir Gecesi camiye gitmiştim. Yanımda oturan yaşlı kadın gözlerini belerterek eteğimden öyle bir şiddetle çekti ki, nerdeyse eteğim yırtılacaktı. Meğer uzun olmasına özen göstererek giydiğim eteğim olması gerekenden daha kısaymış. Şimdi camiye gitmeye çekiniyorum. Öyle bir davranışla karşılaşmaktan korkuyorum.”

Bu yazıyı okuyanların, hâfızalarını yokladıkları takdirde, bizzat yaşadıkları böyle olayları hatırlayacaklarından eminim.

Şimdi din hizmetlisi kardeşlerimle hasbihâl etmek ve onları bu mesele üzerinde düşündürmek istiyorum:

Bana öyle geliyor ki, müslümanlara dinlerini öğretirken, her birinin aynı zamanda birer İslâm dâvetçisi olduğunu gereğince anlatmıyoruz. Birçokları, insanlara doğru yolu gösterip onları uyarma göreviyle yani irşad vazifesiyle yalnız din görevlilerinin yükümlü olduğunu sanıyor. Söz konusu ettiğimiz aksaklıklar da daha çok bu anlayıştaki müslümanlar arasında görülüyor.

Her Müslüman Bir Dâvetçidir

Şu hale göre müslümanları birer din davetçisi olarak hazırlamak ve yetiştirmek durumundayız.“Allah’ın elçisinde bizim için güzel örnekler bulunduğunu” söyleyerek Efendimiz’in hoşgörüsünü onlara benimsetmek zorundayız. Yaptığı yanlışlık ne kadar büyük, kendisi de ne kadar kaba ve câhil olursa olsun, bir müslümanı kaybetmemek ve gücendirmemek için müslümanların gösterebileceği hoşgörüye misâl olmak üzere en güvenilir hadîs kitaplarımızda bulunan bir olayı burada hatırlatmak istiyorum:

Bir gün Efendimiz Mescid-i Nebevî’de ashâbı ile oturmuş konuşuyorlardı. Bu sırada bedevînin biri içeri girdi. Bedevîler çölde zor hayat şartları altında yaşayan genellikle görgüsüz kimselerdir. Adam iki rekât namaz kıldıktan sonra ellerini kaldırıp:

– “Allahım! Bana ve Muhammed’e rahmet et; ikimizden başka kimseye de rahmet etme!” diye dua etti.

Bunu duyan Nebiy-yi Muhterem Efendimiz:

– “Pek geniş olan ilâhî rahmete sınır çektin yahu!” buyurarak bedevînin hatasını düzeltmeye çalıştı.

O zamanlar Mescid-i Nebevî’nin zemini kum ve topraktı. Bedevî biraz sonra kalkıp Mescid’in bir tarafına gitti ve abdest bozmaya başladı. O zamana kadar böyle bir şeyle karşılaşmayan sahâbîler bağırarak adamın üzerine yürüdüler. Hz. Peygamber araya girdi, arkadaşlarını sâkinleştirdi ve onlara şöyle buyurdu:

– “Bırakın adam işini görsün. Sonra idrarının üzerine bir kova su döküp temizleyiniz.

Çünkü siz güçlük değil, kolaylık göstermek üzere gönderildiniz.”

Sonra bedevîyi yanına çağırdı ve ona şunları söyledi:

“Bu mescidler idrar ve benzeri şeylerle kirletilmek için değil, Allah’ı anmak, namaz kılmak ve Kur’ân okumak için yapılmıştır” (Buhârî, Vudû’ 58, Edeb 80; Müslim, Tahâret, 98-100; Ebû Dâvûd, Taharet 136; Tirmizî, Tahâret 112).

İslâmiyet’i büyük bir süratle cihana yayanlar asık suratlı, hırçın, kaba saba adamlar değil, güler yüzlü, tatlı dilli, mûnis, şefkatli ve müsamahakâr insanlardı. Onların üstün ahlâkı, hoşgörü ve sempatik davranışları sözlerinin dinlenmesine ve kabul görmesine zemin hazırladı. Onların başkalarıyla güzel geçinmesi, sevilir ve ülfet edilir kimseler olması İslâm’ın da sevilip benimsenmesine vesile oldu.

Her birinin İslâmiyet’in temsilcisi olduğunu, dini benimsetip yaymakla görevli bulunduğunu cemaatimizin kafasına iyice yerleştirelim. Hataların kükreyip kabarmakla düzeltilemeyeceğini, aksine bu hareketin hatâ yapanları isyana yönelteceğini, bundan da Allah katında bizim sorumlu olacağımızı anlatalım.

Güzel dinimizin sadece şekilden ibaret olduğunu zanneden bazı insanlar, namazın, orucun ve diğer ibâdetlerin ruhumuzu eğitip temizlemeye vesile olduğunu düşünemiyorlar. Başkalarının kalbini kırmak, gönlünü incitmek pahasına da olsa ibâdetlerini usûlüne uygun olarak yaptıkları zaman cenneti garanti altına alacaklarını sanıyorlar.

Öğrencisini yetiştiren bir öğretmen gibi, cemaatimizi bu konuda uyaralım. Kusurunu gördükleri çocukları ve gençleri güler bir yüz ve güzel bir tavırla eğitemeyeceklerse, onları kendi hâline bırakmanın daha uygun olacağını öğretelim.

Sevgili Efendimiz’i, halka gösterdiği yumuşak tavrı sebebiyle takdir eden Yüce Rabbimiz’in ona“Eğer sen kaba ve katı yürekli olsaydın,  insanlar etrafından dağılıp giderlerdi” (Âl-i İmran 3/159) buyurduğunu kendilerine hatırlatalım.