O Neye Benzer

Yaşar Kandemir hocamızın 1991 Aralık ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 070, Sayfa: 020)

Her peygamber bir kurtarıcıdır. Kâinatın gözbebeği insanı, dünya bataklığında yok olup gitmekten kurtaran bir kılavuzdur. Yabancısı olduğumuz şu dünyada, gemilere yol gösteren fenerler gibi, bize tehlikesiz ve aydınlık yolları göstermişlerdir.

Hayatımızdaki yerini ve önemini daha iyi kavramamız için Kâinatın Güneşi Efendimiz’in, kendisini bize teşbihlerle anlattığı olmuştur. Bu teşbihler, onun bizim kurtarıcımız olduğunu canlı manzaralarla, heyecan verici bir şekilde ortaya koymaktadır.

Pervâneler

Resûller Sultanı Efendimiz, bütün insanların ebedî saâdete erişmesini istiyordu. Dört bir yana bunun için adamlar gönderiyordu. Mekke’nin müşriklerini iknâ etmek için kendini perişan ediyordu. Bütün varlığı kucaklayan ilâhî rahmetten herkesin hisse almasını, ilâhî gazabın tecelli yeri olan cehennemden bütün insanların kurtulmasını arzu ediyordu. Bunun ise bir tek yolu vardı:

Onun dediklerini yapmak, 

yapmayın dediklerinden kaçmak.

Hayatı boyunca hep bunu anlattı. Şu ateşli anlatım, onun bu arzusunu, bu kara sevdasını bütün açıklığıyla ortaya koymuyor mu?

Buyuruyor ki:

“Benim halim ve misâlim tıpkı ateş yakan adamın hali gibidir. Ateş etrafı aydınlatınca, pervâneler ve çekirgeler ateşe atılmaya başlarlar. Adam onların ateşe düşmesine engel olmaya çalışırsa da, onun elinden kurtulur ve ateşe atılırlar.

Ben sizi ateşe düşmekten korumak için belinize yapışıyorum. Siz ise benim elimden kurtulmaya çalışıyorsunuz.” (Buhârî, Rikak, 26; Müslim, Fezâil, 18)

Pervaneler ve çekirgeler ateşin parıltısını görünce dayanamazlar. Kendilerini onun içine atarlar. Ateşin kendilerini yakıp kül edeceğini bilmeyen bu akılsız hayvancıklar, orada daha mutlu olacaklarını sanırlar.

Dünyanın cazibesi de insanları kendine meftun eder. Bütün kavgalar, gürültüler o cazibeyi yakalamak, o haram zevki tatmak için yapılır. Gönülleri böylesine tutuşturan o parıltıların sahte ve aldatıcı olduğunu kimse düşünmez. Ama bu gerçeği bilen Peygamber, ümmetini uyarır. Görünüşe aldanmayın, sahte cazibeye kapılmayın, sayılı günlerinizi bir hiç uğruna tüketmeyin diye onları ikaz eder.

Kaçın kurtulun!

Araplarda meşhur bir âdet vardı. Kavmine çok önemli bir haber getirdiğini anlatmak isteyen kimse, elbiselerini çıkarıp atar, kavminin yanına çıplak gelir, böylece dikkatleri üzerine toplardı. Bunu daha çok, düşmanın vereceği baskını haber alan kimseler yapar ve böylece düşman tarafından yakalanıp soyulduğunu anlatmaya çalışırdı.

Bir peygamber olarak hayatımızdaki yerini ve getirdiği hayat veren düsturların önemini belirtmek için bu Arap geleneğini kullanan Resûl-i Ekrem Efendimiz, insanlığı kurtarma aşkını şöyle dile getiriyor:

“Benim ve Allah Teâlâ’nın benimle birlikte size gönderdiği şeyin benzeri, tıpkı bir adamın hâli gibidir ki, adam kendi kavim ve kabilesine gelerek:

Ey kavmim! Ben düşman ordusunu şu iki gözümle gördüm. İşte ben soyulmuş bir uyarıcıyım. Haydi kaçın, kurtulun! diye bağırır.

Onu duyan kabile halkının bir kısmı sözlerine inanır ve gece vakti hemen yola çıkarlar. Fazla telaşa kapılmadan yürüyüp gider ve kurtulurlar.

Bir kısmı ise onun sözüne inanmaz ve bir yere kıpırdamazlar. Düşman ordusu sabah erken baskın verir. Hepsini yok ederek köklerini kurutur.

İşte bana itaat ederek getirdiğim dine tâbi olan kimselerle, bana karşı gelen ve getirdiğim hakkı yalanlayan kimselerin hâli ve misâli böyledir.” (Buhârî, Rikak, 26, İtisam 2; Müslim, Fezâil, 16)

İnsanı derin derin düşündürmesi gereken bu canlı anlatımıyla ümmetine şunu söylemektedir: Benim emirlerime uyan ve tavsiyelerimi tutan kimseler mutlaka kurtulur. Âhiret hayatında sıkıntı çekmez. Bana inanmayan, benim getirdiğim dini kabul etmeyen kimseler ise, uyarıcıya kulak vermeyen akılsız kabile halkı gibi, yakayı zebânilere kaptırır, soluğu cehennemde alır ve böylece âhiret hayatını perişan eder.

Davetçi

Âlemlerin Sultanı Efendimiz’in bir dâvetçi olduğunu ve onun dâvetinin önemini, meleklerin de bu nevi benzetmelerle anlattığını görüyoruz. Bu teşbihi Resûl-i Ekrem’den dinleyen azîz sahâbî Câbir İbni Abdullah şunları söylemiştir:

Bir gün Hz. Peygamber uyurken yanına bazı melekler geldiler ve kendi aralarında:

Bu dostunuzun önemli bir sıfatı var. Neye benzediğini kendisine söyleyin bakalım, diye konuştular.

İçlerinden biri:

İyi ama o uyuyor, deyince, bir diğeri:

Onun gözü uyusa da kalbi uyanıktır, diye cevap verdi.

Bunun üzerine melekler dediler ki:

Onun hali bir adama benzer ki, o zât bir ev yaptırmıştır. Evde bir ziyâfet tertip etmiş ve bu ziyâfete halkı çağırmak üzere bir dâvetçi göndermiştir. Dâvetçinin çağrısını kim kabul ederse, bu yeni eve girer ve dâvetçi ile birlikte ziyâfete katılır. Kim de dâvetçinin çağrısını kabul etmezse eve giremez ve ziyâfet sofrasından birşey yiyemez.

Bunun üzerine melekler yine aralarında konuştular:

Yapılan bu benzetmeyi açıklayın da bu zât anlasın, dediler. Yine içlerinden biri:

İyi ama o uyuyor, dedi. Bir diğeri:

Onun gözü uyusa da kalbi uyanıktır, diye cevap verdi.

Bunun üzerine melekler, o temsili şöyle açıkladılar:

Yapılan ev cennettir.

Dâvetçi Muhammed (s.a)’dir.

Her kim Muhammed aleyhisselâma itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Her kim de Muhammed aleyhisselâma karşı gelirse, Allah’a isyan etmiş olur.

Muhammed aleyhisselâm, itaat edenle etmeyeni birbirinden ayıran kimsedir.” (Buhârî, İtisam, 2)

Bu hâdis-i şerifin başka bir rivâyetinde, yapılan bu temsilin biraz daha açıklandığı görülmektedir. Buna göre:

Ev sahibi Allah Teâlâ’dır.

Gönderilen dâvetçi Peygamber Efendimiz’dir.

Yapılan ev cennettir.

Ziyâfet sofrası da cennet nimetleridir.

Hâdislerdeki bu nevi benzetmeler, Resûlullah (s. a) Efendimiz’in nasıl bir kurtarıcı olduğunu bize canlı tablolar halinde göstermek içindir. Dünyanın insanı boğan, yutan, yok eden girdaplarında tükenip gitmek istemeyenler, onun getirdiği can simitlerini Kur’an-ı Kerim’de, hâdis-i şeriflerde ve bize örnek olsun diye ortaya koyduğu sünnet-i seniyyesinde aramalıdır.

Şefâat yâ Resûlullah

Dünya tehlikelerle dolu bir bölge, biz o bölgede seyâhat eden bir garip yolcuyuz. Rehberimizin peşinde gitmeye gayret etmekle beraber, tehlikenin yoğun olduğu yerlerde onun kurtarıcı eline tutunmaya muhtacız. Nice günahkâra yeniden hayat verecek olan mübarek elini bize de uzatması niyâzıyla, geliniz, 1812 yılında vefât eden Mustafa Zekâyî‘nin diliyle Efendimiz’e yalvaralım:

İsyan denizinde boğulduğumuzu, câhil nefsin esiri olduğumuzu, şu gurbet yolunda çaresiz kaldığımızı, kendisinden ayrı kalmanın üzüntüsünü çektiğimizi, bir acaip derde yakalandığımızı, aşırı günahlarımızın gönlümüzü harâb ettiğini söyleyerek bize yardım etmesini niyâz edelim. Bu ayrılıkların artık bir son bulması, kendisine kavuşmak suretiyle bizi bahtiyar etmesi ve âhirette bizi şefâatine nâil kılması için şöyle yalvaralım:

Garîk-i bahr-i isyânım, şefâat yâ Resûlullah
Esîr-i nefs-i nâdânım, şefâat yâ Resûlullah

Reh-i gurbette nâçârım, gam-ı hicrinle bîzârım
Acep derde giriftârım, şefâat yâ Resûlullah

Benim cürm-i firâvânım, harâb etti dil ü cânım
İnâyet eyle sultânım, şefâat yâ Resûlullah

Zekâyî hicr ile mahzûn anı vaslınla kıl memnûn
Yolunda can fedâ olsun, şefâat yâ Resûlullah