O Böyle Bir Peygamberdi

Yaşar Kandemir hocamızın 2006 Ocak ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 239 Sayfa: 028)

Bundan 1500 sene önceydi.

İnsanoğlu derin bir bunalım içindeydi.

Özelliğini yitiren kalbi, ona yol göstermemekteydi.

İyi neydi, kötü neydi, doğru neydi, yanlış neydi?

Zavallı insan sadece bunları değil, merhameti, şefkati, edebi, hayayı da bilmemekteydi.

Kısacası korkunç bir bataklıkta debelenmekteydi.

Bir başka deyişle zulüm adaleti kovmuştu.

Haram helâli boğmuştu.

Yanlış doğrunun koltuğuna kurulmuştu.

Herkes zevkinden, menfaatinden başka bir şey düşünmez olmuştu.

Ahlâk, fazilet büsbütün unutulmuştu.

Kâinâtın Rabbi, kullarının haline acıdı.

Belli ki onlar peygamber sesine muhtaçtı.

Bir önceki peygamberden bu yana 500 yıldan fazla bir zaman geçmişti.

Sesini kullarına bir kere daha duyurmak, onları bir kere daha uyarmak istedi.

Göndereceği buyruklar son duyuru, son uyarı olacaktı.

Ve son uyarı,

yeryüzünde ibadet için yapılan

ilk evden yükselecekti.

Arabistan Yarımadası’nda bulunan Mekke’deki Kâbe’den…

Çünkü bu mübarek ev, bütün çağlar ve milletler için bir hidayet kaynağı idi (Âl-i İmrân 3/96).

Kâbe, yeniden dirilişin merkezi olacaktı.

Farklı bir peygamber

Yeryüzünde ilâhî buyruğu son defa duyuracak,

insanlara kitabı ve hikmeti öğretecek,

doğruyu, yanlışı gösterecek elçi farklı biri olmalıydı.

Bu iş için en uygun aday,

Hz. Âdem daha ruh ile ceset arasında iken

peygamber olması takdir buyrulan

Muhammed Mustafâ sallallahu aleyhi ve sellem idi (Tirmizî, Menâkıb 1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 59).

Allah Teâlâ onu

bir peygamberin soyundan

öteki peygamberin soyuna naklederek

o güne kadar getirmişti (Taberânî, el-Mu‘cemü’l-kebîr (Selefî), XI, 362; Heysemî, Mecma‘u’z-zevâid, VII, 86, VIII, 214).

Ve O, Cenâb-ı Hakk’ın en sevdiği insandı:

Habîbullah’tı (Tirmizî, Menâkıb 1; Dârimî, Mukaddime 8).

Âdemoğullarının Efendisi’ydi (İbni Mâce, Zühd 37).

Peygamberler Sultanı’ydı.

Çünkü kıyamet gününde bütün peygamberler

onun sancağı altında toplanacaktı (Tirmizî, Menâkıb 1).

Allah Teâlâ onu, üstleneceği göreve farklı bir şekilde hazırladı.

Gönlünü sevgiyle doldurdu.

Yaratıcının vasfı olan şefkat ve merhameti ona bol bol ihsan etti.

Kalbini bütün insanlara,

özellikle de Müslümanlara karşı derin bir şefkat ve merhametle doldurdu.

İşte bunun içindir ki, Allah’ın Sevgili Elçisi

mü’minlerin sıkıntıya düşmesine,

acı çekmesine pek üzülürdü (Tevbe 9/128).

İnsanlar etrafından dağılıp gitmesin diye

Cenâb-ı Hak onu kaba ve kırıcı değil,

hoşgörülü, hata edenleri affeden,

onları bağışlasın diye Allah’a dua eden,

güzel huylu, güler yüzlü, tatlı sözlü

son derece nâzik ve şefkatli bir insan olarak yarattı (Âl-i İmrân 3/159).

Onun Allah’a ve âhiret gününe iman edenlere,

Allah’ı çok zikredenlere

örnek olmasını istedi (Ahzâb 33/21).

Her şey bitti derken

Ahlâk ve fazilet can çekişirken,

artık kurtuluş ümidi kalmadı derken,

Mekke’de bir “ba’s ba’de’l-mevt” (öldükten sonra yeniden diriliş) yaşandı.

Kâinâtın Rabbi,

Mekkelilerin yakından tanıdığı,

doğru sözlü, dürüst ve güvenilir diye bildiği,

ailesine derin saygı duyduğu birini,

Muhammed aleyhisselâm’ı insanlığa yol göstermekle görevlendirdi.

Fakat hemşehrileri,

onun Allah’ın Elçisi olduğuna inanmadı.

Onlara göre;

bu işin ardında bir başka iş vardı.

Çünkü herkes birbirine çıkar ilişkisiyle bağlıydı.

Peygamber aleyhisselâm’ın da bu işte bir beklentisi olmalıydı.

“Acaba bizden mal, mülk mü bekliyor,

yoksa bize baş olmak mı istiyor” dediler.

Allah’ın Habibi, Gönüllerin Tabibi onlardan bir şey beklemediğini,

sevgiden ve ilgiden başka şey istemediğini söyledi (Şûrâ 42/23).

“Ben sizin hem bu hayatta

hem ölümsüz hayatta iyiliğinizi, mutluluğunuzu istiyorum.

Başarılı olabilmek için sizden destek bekliyorum” dedi.

Onu Rabbi tanıttı

Adamın başına devlet kuşu konmuş da,

“üstüm kirlendi” diye dövünmüş.

O devrin insanları,

başlarına konan devlet kuşunu fark etmeyince,

Allah Teâlâ onlara Sevgili Peygamberini tanıttı:

Onu sadece Mekkelilere değil,

âlemlere rahmet olarak gönderdiğini söyledi (Enbiyâ 21/107).

Evet, Allah’ın son elçisi,

yaşadığı sürece rahmetti,

vefatından sonra da rahmet olmaya devam edecekti.

Çünkü getirdiği son dini,

ortaya koyduğu yaşama biçimini benimseyenler,

kıyamete kadar onun ardında yürüyecekti.

Böylece onun rahmet oluşu,

mahşere kadar sürüp gidecekti.

Hatta mahşer yerinde,

güneş tepede boza pişirdiğinde,

şu hesap bir başlasın diye insanlar feryat ettiğinde,

ondan başka bir şefaatçi bulunamayacaktı.

Böylece Allah’ın Resûlü,

sadece mü’minlere değil,

bütün insanlara mahşer yerinde rahmet vesilesi olacaktı.

Allah Teâlâ ona herkesin itaat etmesini,

ve ardınca gitmesini istedi.

“Peygambere itaat eden,

Allah’a itaat etmiş olur” buyurdu (Nisâ 4/80).

Onun Allah’a çağıran bir davetçi,

Cennete davet eden bir müjdeci,

Cehennemden sakındıran bir uyarıcı,

Allah’a giden yolu pırıl pırıl aydınlatan bir ışık

olduğunu haber verdi (Ahzâb 33/45-46).

Rahmet Peygamberi

Allah’ın sevgili elçisi de kendini şöyle tanıttı:

“Ey insanlar!

Ben âlemlere hediye edilmiş rahmet peygamberiyim” (Dârimî, Mukaddime 3).

“Bana itaat eden Allah’a itaat etmiş,

bana karşı gelen Allah’a karşı gelmiş olur” (Buhârî, Cihâd 109; Müslim, İmâre 32, 33).

Cenâb-ı Mevlâ, sevgili Peygamberine,

insanlara şöyle söylemesini de emretti:

“Eğer Allah’ı seviyorsanız,

her dediğimi yapınız.

Böylece Allah da sizi sevsin,

günahlarınızı bağışlasın” (Âl-i İmrân 3/31).

Demekki Allah’ın sevgisini kazanmanın şartı;

Peygambere itaat etmek,

Onun izinden gitmekti.

Yap dediğini yapmak,

Yapma dediğinden kaçmaktı.

Sünnetini öğrenip benimsemek,

Dini onun gibi yaşamaktı.

Peygambere itaat eden cennete girecekti (Buhârî, İ`tisâm 2).

Bütün peygamberlere komşu olacaktı.

Cennet-i âlâ’da sâlihlerle birlikte kalacaktı.

Şehitlerle ve iyi mü’minlerle beraber yaşayacaktı (Nisâ 4/69).

Allah’ım! Senin dinin ne güzel dindir.

Ne olur, bizi de cennetine koy,

bizi de sevindir.