O Bizi Seviyor

Yaşar Kandemir hocamızın 2004 Aralık ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 226 Sayfa: 028)

Her an etrafımızda, yanıbaşımızda, bedenimizde olağanüstü hâdiseler meydana geliyor. Ama çoğu zaman onlara “görmek niyetiyle bakmadığımızdan”, bizi kuşatan güzellikleri farkedemiyoruz. Güneşin, ayın, yıldızların doğup batması; rüzgârın esmesi; gökyüzünün, yeryüzünün o muhteşem manzaraları bize sıradanmış gibi görünüyor.

Şahsen sahip olduğumuz nimetler de öyle. Şu anda doktor ve hastane kapılarında beklemeyişimiz yeterli bir şükür sebebi değil midir?

Sahip olduğumuz nimetleri farketmez, onların şükrünü edâ etmezsek vefasız sayılmaz mıyız?

Sevmenin en mükemmel şekli

Vefasızlar defterine adımızı yazdırmamak için, beş para ödemeden sahip olduğumuz onca nimeti bize bağışlayan Yüce Mevlâmızı hatırlayalım ve Onu bütün kalbimizle sevelim.

“Allah’ı çok seviyorum” demekle Allah sevilmiş olmaz. Allah’ı sevmek, Ona, Onun istediği gibi kulluk etmekle mümkün olur.

Acaba Mevlâmıza kulluk edebiliyor muyuz?

Bu soruya olumlu cevap verebilmek için, aşağıdaki dört soruya “Evet” demek gerekir:

Bir zamanlar (Kâlû belâ sözleşmesinde) Allah’a verdiğimiz kulluk sözünde hâlâ duruyor muyuz?

Onun yapmamızı istemediği şeylerden kaçınıyor muyuz?

Rabbimizin bize münasip görüp verdikleriyle yetinebiliyor muyuz?

Vermediklerini gönül hoşluğu ile kabullenip onların yokluğuna sabredebiliyor muyuz?

Bu sorulara “Evet” diyebilenler, kendilerini tebrik edebilir ve iyi yolda olduklarını düşünebilirler.

Teşekkürün en mükemmel şekli

İyi kulun en başta gelen görevlerinden biri, sahip olduğu güzellikleri kendine esirgemeden veren Rabbine teşekkür etmektir. Böyle bir lütuf sahibine teşekkür etmemek nankörlüktür; kendine verilen nimetlerin değerini bilmemektir.

Bilirsiniz; Peygamber Efendimiz, kendini harâb edercesine ibadet ederdi. Onun bu haline dayanamayan Hz. Âişe annemiz:

“Yâ Resûlullah!” dedi. “Allah senin gelmiş, gelecek bütün günahlarını bağışladığı halde niye kendini böylesine harâb ediyorsun?”

Sevgili Efendimiz şu cevabı verdi:

“Allah’a şükreden bir kul olmaya gayret etmeli değil miyim, Âişe?” (Buhârî, Tefsîr 48/2; Müslim,  Kıyâmet 79-81).

Ve Allah’ın Resûlü bu davranışıyla, Mevlâsına teşekkür etmenin en mükemmel şeklinin Ona ibadet etmek olduğunu göstermiş oldu.

Hamd evi

Cenâb-ı Hakk’a şükrünü, minnetini ve bağlılığını arzetmenin ve Onun kendine uygun gördüğü kadere razı olduğunu göstermenin pek çok şekli vardır.

Burada önemli olan; şu kâinatta yalnız olmadığını, kendisiyle Rabbinin her an ilgilendiğini, başına gelen her olaydan haberdâr olduğunu bilmek, sırtını yüce ve muazzam bir kudrete dayadığını hissetmektir.

Meselâ bir kimse çocuğunu mu kaybetti, Allah Tealâ o kimsenin derdiyle ilgilenir. Eğer dertli bir anne veya baba, derin üzüntüsüne rağmen yavrusunu verenin de, alanın da Allah olduğunu düşünerek Mevlâsına sığınmışsa, Resûl-i Ekrem Efendimizin haber verdiğine göre, Cenâb-ı Hak o çocuğun ruhunu kabzeden meleklerle şöyle konuşur:

“Kulumun yavrusunu elinden aldınız, öyle mi?”

“Evet, yâ Rabbî.”

“Kulumun gönül meyvesini kopardınız, öyle mi?”

“Evet, yâ Rabbî.”

“Peki, kulum ne dedi?”

“Sana hamdetti ve ‘Biz Allah’tan geldik, Allah’a döneceğiz (innâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn)’ dedi.”

“Öyleyse o kulum için cennette bir köşk yapın ve ona ‘hamd köşkü’ adını verin!” buyurur (Tirmizî, Cenâiz 36; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 415).

Cenâb-ı Mevlânın, biz bilemesek bile, dertli bir kuluyla böylesine yakından ilgilenmesi ne hoş bir hâdise, bir kul için ne büyük bir iltifat değil mi?

Kelime-i tevhîd mesajı

Rabbimize kulluğumuzu göstermeyi ve Ona bağlılığımızı ispat etmeyi hiç ihmal etmeyelim.

Kulluğunu göstermenin en iyi şekli Cenâb-ı Hakk’ı dilinden düşürmemektir. Hani bir bedevî Resûl-i Ekrem’in huzuruna gelerek:

“Ey Allah’ın elçisi!” demişti. “İslâmiyet’in emirleri çoğaldı. Bana, ihmâl etmeden yapabileceğim az öz bir şey öğret!”

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz ona “Dilinden Allah’ı düşürme!” buyurmuştu (Tirmizî, Daavât 4; İbni Mâce, Edeb 53).

Kulun Allah’ı zikretmesi demek, Onunla kendi arasındaki telefon hattını hep açık tutması ve Rabbini unutmadığını göstermesidir. Kul ile Allah arasındaki bu irtibatın güzelliğini Peygamber Efendimiz bize değişik şekillerde anlatmıştır.

Şimdi size kul ile Allah arasında olan ve bugün cep telefonlarıyla yapılan mesaj alış verişini hatırlatan bir irtibattan söz edeceğim.

Sevgili Efendimizin haber verdiği şu mesaj trafiğini dinleyelim:

“Bir kul:

Lâ ilâhe illallahü vallahü ekber (Allah’tan başka Tanrı yoktur. Allah en büyüktür)’ dediği zaman Allah Teâlâ:

‘Kulum doğru söyledi. Benden başka Tanrı yoktur. Ve en büyük Benim’ buyurur. Kul:

Lâ ilâhe illallahü vahdeh (Allah’tan başka Tanrı yoktur. Sadece O vardır)’ dediği zaman Allah Teâlâ:

‘Kulum doğru söyledi. Benden başka Tanrı yoktur. Sadece ben varım’ buyurur. Kul:

Lâ ilâhe illallahu lâ şerîke leh (Allah’tan başka Tanrı yoktur. Onun bir ortağı da mevcut değildir)’ dediği zaman Allah Teâlâ:

‘Kulum doğru söyledi. Benden başka Tanrı yoktur. Benim ortağım da mevcut değildir’ buyurur. Kul:

Lâ ilâhe illallahü lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamd (Allah’tan başka Tanrı yoktur. Mülk O’nundur, hamd O’na mahsustur)’ dediği zaman Cenâb-ı Hak:

‘Kulum doğru söyledi. Benden başka Tanrı yoktur. Mülk sadece benimdir. Hamd bana mahsustur” buyurur. Kul:

Lâ ilâhe illallahü velâ havle velâ kuvvete illâ billâh (Allah’tan başka Tanrı yoktur. Günahtan kaçacak güç, ibadet edecek kuvvet ancak Allah’ın yardımıyla kazanılabilir)’ dediği zaman, Allah Teâlâ:

‘Kulum doğru söyledi. Benden başka Tanrı yoktur. Günahtan kaçacak güç, ibadet edecek kuvvet ancak benim yardımımla kazanılabilir’ buyurur.” (İbn Mâce, Edeb 54; İbn Hibbân, es-Sahîh(Arnaût), III, 131; Elbânî, Sahîhu Süneni İbni Mâce, II, 317).

Görüldüğü gibi, Kâinâtın Rabbine gönderilen mesajlar ânında yerine ulaşmakta ve o kudretli Mevlâmız kelime-i tevhîd mesajlarına ânında cevap vermektedir.

Bir kul için bu ilâhî iltifattan daha güzel bir şey tasavvur edilebilir mi?

Fâtiha mesajı

Kıldığımız namazın her rek’atında da aynı mesaj alış verişini yaşarız. Yine sevgili Efendimizin haber verdiğine göre Yüce Rabbimiz Fâtiha sûresini kendisiyle kulu arasında ikiye bölmüştür. Biz:

“Elhamdü lillâhi Rabbil âlemîn” dediğimizde, Allah Teâlâ:

“Kulum bana hamdetti” buyurur. Biz:

“Errahmânirrahîm” dediğimizde, Allah Teâlâ:

“Kulum beni övdü” buyurur. Biz:

“Mâliki yevmiddîn” dediğimizde, Allah Teâlâ:

“Kulum beni yüceltti” buyurur. Biz:

“İyyâke na‘büdü ve iyyâke nestaîn (Allahım! Sadece sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz)” dediğimizde Kâinâtın Rabbi:

“Bu, benimle kulum arasındadır. Kulumun istediği onundur” buyurur. Biz “İhdinâ” diye başlayarak sûreyi sonuna kadar okuyup da “Allahım! Bize doğru yolu göster. Nimetine erenlerin yolunu, gazabına uğramış, azıp sapmış olanların yolunu değil” dediğimizde, Allah Teâlâ:

“Bunlar da kulumundur. Hem kulumun dilediği onundur” buyurur (Müslim, Îmân 38; Ebû Dâvûd, Salât 131, 132).

Ey koskoca kâinatı kudret elinde tutan Rabbim! Şu muazzam evrende belki de bir toz zerresi kadar yer işgal ettiğimiz halde, seni anmamız sebebiyle bize böylesine değer vermen ve tenezzül buyurup mesajımızla yakından ilgilenmen bizim için ne büyük lütuf, ne büyük saadet!…

Velhamdü lillâhi Rabbilâlemîn…