O Bir Rahmettir

Yaşar Kandemir hocamızın 1997 Kasım ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 141 Sayfa: 024)

Kullarının iki cihanda bahtiyâr olmasını isteyen Cenâb-ı Mevlâ, onlara son kılavuzunu gönderirken, “Resûlüm” dediği bu rehbere uymalarını, onun izince gitmelerini istemiş, onu kullarına tanıtıp takdim ederken, bu son elçinin kendileri için bir rahmet ve saâdet vesilesi olduğunu şöyle anlatmıştır:

“O peygamber kendine uyanlara iyiliği emreder, kötülükten meneder, onlara güzel şeyleri helâl, pis şeyleri haram kılar. Onların üzerindeki yükleri indirir, zincirlerini kaldırıp atar[A’râf sûresi (7) 159].

Bizi yaratan, kâinâtı bizim için donatan, buyruğunu tuttuğumuz taktirde müstakbel hayatımızda bize cennetini ve cemâlini va’deden Yüce Rabbimiz, Peygamber’ini ve onun getirdiği buyrukları benimseyip yolunca gitmemiz için bize Peygamber’ini sevdirmeye çalışıyor. Ondan korkup çekinmeyin; o size kötülüğü değil, sizi mutlu edecek iyiliği emreder buyuruyor.

Acaba peygamber insanlara hangi konularda iyiliği emreder? İnsan için hayatta en önemli şey inancı olduğu için Peygamber her şeyden önce insana neye inanması, nelere değer vermesi gerektiğini öğretir. Yaşadığı sürece kendine, yakın ve uzak çevresindekilere karşı nasıl davranması gerektiğini söyler. Peygamber bunları anlatmakla kalmaz, en mükemmel imanın nasıl olması gerektiğini izah eder. Örnek hareketleriyle yakın ve uzak çevredeki insanlarla iyi geçinmenin yolunu yöntemini gösterir. Sadece iyi işleri ve davranışları öğretmekle kalmaz, hangi işlerin ve davranışların çirkin ve kötü olduğunu da söyler ve insanları bu kötülüklerden sakındırır.

Burada hiç unutulmaması gereken husus şudur: Peygamber aleyhisselâm iyi veya kötüyü hiçbir zaman kendiliğinden tesbit ve tayin etmez. O ancak kendisini elçi olarak gönderen yüce varlığın iyi ve güzel dediklerine iyi, kötü ve çirkin dediklerine de kötü der.

Peygamber Efendimiz’in mü’minlerin hayat ölçülerini belirleyen, onların davranışlarına yön veren binlerce özlü buyruğundan birkaçını misâl olarak zikredelim:

* “Sizden biriniz kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz” (Buhârî, Îmân 7; Müslim, Îmân 71-72).

* “Kim bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Şayet eliyle değiştirmeye gücü yetmezse, diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse, kalbiyle düzeltmeye baksın ki, bu imanın en zayıf derecesidir” (Müslim, Îmân 78; Tirmizî, Fiten 11).

* “Kişinin kendini ilgilendirmeyen işleri bırakması, iyi müslüman olduğunu gösterir” (Tirmizî, Zühd 11; İbni Mâce, Fiten 12).

* “Sana şüpheli gelen şeyi bırak, şüphe vermeyene bak!” (Buhârî, Büyû’ 3; Tirmizî, Kıyâmet 60; Nesâî, Kudât 11).

* “Dünyaya iltifat etme ki, Allah seni sevsin. İnsanların eline bakma ki, halk seni sevsin” (İbni Mâce, Zühd 1).

Bir mü’min şunu hiç unutmamalıdır: Peygamber’in emirleri sadece bir tavsiyeden ibaret değildir. Allah’a inanan bir kimse çıkıp da, ‘Peygamber’in emirleri yapılırsa iyi olur, yapılmazsa zararı olmaz’ diyemez. Böyle bir şeyi kesinlikle düşünemez. Zira Peygamber bir şeyi emretmişse, bunu mü’minler yapsın diye söylemiştir. Peygamber’in emrini bir müslümanın keyfî olarak yapmaması asla söz konusu olamaz. Çünkü mü’min, Peygamber’in bir şeyi kendiliğinden emretmeyeceğini, onun emrettiği şeyin Allah’ın buyruğu olduğunu çok iyi bilir. Mü’min şu hususu da iyi bilir: Peygamber bir konuda emir verdikten sonra, Allah’a inanan bir insanın bu emirlerden dilediğini yapıp dilemediğini yapmama hak ve yetkisi kesinlikle yoktur [Ahzâb sûresi (33), 36]. Bir konuda peygamber ne emir vermişse, o aynen peygamberin emrettiği şekilde uygulanır.

Helâli, Haramı Öğretir

Allah Teâlâ Peygamber aleyhisselâm‘ın “güzel şeyleri helâl, pis şeyleri haram kıldığını”söylemektedir. Samimi bir mü’min Peygamberi vasıtasıyla Cenâb-ı Hakk’ın kullarına helâl kıldığı yiyeceklerin güzel ve bedene faydalı, haram kıldıklarının ise hem pis hem de bedene ve dine zararlı şeyler olduğunu kabul eder. İnsanların ilim, fen ve teknikte hiçbir sözlerinin olmadığı zamanlarda Âlemlerin Rabbi’nin iyi ve temiz dediği şeyler bugün de temiz görülmektedir. Onun yüzyıllar önce pis ve zararlı dediği şeyler bugün de zararlı görülmektedir. İlâhî vahyin aydınlatmadığı bir konuda, Peygamber aleyhisselâm‘ın yine vahyin ışığında açıklık getirerek zararlı bulduğu şeyler de aynen böyledir. Hadis ve sünnetin çirkin bulduğu bir şeyin aksini söyleyen mâkul bir kimse görülmemiştir.

Peygamber Efendimiz’in helâl ve haram konusunda genel ölçüler veren, Allah Teâlâ’nın onlara helâl ve haramı bildirmesinin tabii ve gerekli olduğunu anlatan ve haramlardan korunmanın ipucunu veren şu hadîs-i şerîfini okuyalım:

Helâl olan şeyler belli, haram olan şeyler de bellidir. Bu ikisinin arasında halkın bir çoğunun helâl mi, haram mı olduğunu bilmediği şüpheli konular vardır. Şüpheli konulardan her kim sakınırsa, dinini ve ırzını korumuş olur.

Şüpheli konulardan sakınmayanlar ise, git gide harama dalar. Tıpkı sürüsünü, başkasına ait bir arâzinin etrafında otlatan çoban gibi ki, onun bu arâziye girme tehlikesi vardır.

Dikkat edin! Her padişahın, girilmesi yasak bir arâzisi vardır. Unutmayın ki, Allah’ın yasak arâzisi de haram kıldığı şeylerdir.

Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu et parçası iyi olursa bütün vücut iyi olur; o et parçası bozulursa bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası kalbdir(Buhârî, Îmân 39, Büyû? 2; Müslim, Müsâkât 107, 108).

Zoru Kolaylaştırır

Cenâb-ı Mevlâ bize Peygamber’ini tanıtırken, yukarıda sunduğumuz âyet-i kerîmede(Peygamber) onların üzerindeki yükleri indirir, zincirlerini kaldırıp atar” buyurmaktadır. Bütün peygamberler gibi Peygamber aleyhisselâm‘ın da insanlara yeni yükler, sıkıntılar, altından kalkılamayacak sorumluluklar getirmediğini, tam aksine insanları ferahlatan, sıkıntılarını azaltan, bir vakitler bazı insanların Allah’ı hoşnut etmek düşüncesiyle kendilerine zorunlu kıldıkları gereksiz hareketlerden onları kurtaran bir merhamet ve şefkat örneği olduğunu bildirilmektedir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz’in bütün varlıklara karşı sevgi, rahmet ve şefkatle dolu yüce gönlünün hep kolaylıktan, insanları sıkıntılardan kurtarmaktan yana olduğunu biliyoruz. Onun bu yöndeki buyruklarından birkaçını zikredelim:

“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız. Müjdeleyiniz, ürkütmeyiniz” (Buhârî, İlim 11, Edeb 80, Cihâd 164; Müslim, Cihâd 6-7).

“Allah Teâlâ kullarına lutufkârdır. Onlara kolaylık gösterilmesine memnun olur. Zorluk çıkaranlara ve başkalarına vermediği başarıyı ve sevabı, kolaylık gösterenlere verir(Müslim, Birr 77; Ebû Dâvûd, Edeb 10).

“Nerede kolaylık varsa, orada güzellik vardır. Kolaylığın bulunmadığı her şey çirkindir” (Müslim, Birr 78; Ebû Dâvûd, Edeb 10).

Mescid-i Nebevî’ye küçük abdestini bozan bedevîyi dövmek isteyen ashâb-ı kirâmını şöyle uyarmıştı:

“Adamı kendi haline bırakın. Abdest bozduğu yere büyük bir kova su dökün. Siz kolaylık göstermek için gönderildiniz, zorluk çıkarmak için değil(Buhârî, Vudû’ 58, Edeb 80; Müslim, Tahâre, 98-100).

Ümmetinin sıkıntıya düşmesine üzülen, bu sebeple onlara Kur’an’ın bereketinden faydalanmayı tavsiye eden Sevgili Efendimiz, halkımızın “âmenerresûlü” diye bildiği âyet-i kerîmeyi kastederek,“Bakara sûresinin sonundaki iki âyeti geceleyin okuyan kimseye bunlar yeter” (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’ân 10, 27, 34; Müslim, Müsâfirîn 255) buyurmuştur. Bu iki âyetin onları sıkıntılardan kurtaracağını müjdelemiştir. Müslümanlar bu müjdeyi duydukları günden beri özellikle yatsı namazından sonra veya yatmadan önce bu âyetleri okuyarak Cenâb-ı Mevlâ’ya şöyle niyâz ederler:

“Ey Rabbimiz! Unutur veya yanılırsak bizi sorguya çekme!

Ey bizim Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize ağır yük yükleme!

Ey bizim Rabbimiz! Gücümüzün yetmeyeceği şeyleri bize taşıtma!

Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!” [Bakara sûresi (2) 286].

İşimize Bakalım

Bütün bu misaller, bunlara benzer nice âyet ve hadisler hem Yüce Rabbimizin hem de Resûlullah Efendimiz’in bizim mutlu ve huzurlu olmamızı, sıkıntılardan ve zorluklardan uzak kalmamızı, kolay ve ferah bir hayat sürmemizi istediklerini açıkça göstermekte, netice itibariyle dinimizin güzellikler ve kolaylıklar dini olduğunu ortaya koymaktadır.

Bizler, Allah’a hamdolsun, sahip olduğumuz bu zenginliğin ve bahtiyarlığın farkında ve bilincindeyiz. Bu şuur ve bilgi bizi, dinimizi daha iyi öğrenmeye, öğrendiklerimizi daha iyi yaşamaya sevketmelidir. Zira yaşanmayan bilgi faydasız bilgidir. Üstelik zenginin yoksul ve perişan bir hayat sürmesi, hiç de akıl kârı değildir.

Bize bağışlanan bu ilâhî lutuf ve armağanın bir de şükrü vardır. Bu şükür, bize sunulan ilâhî armağanı, onu bilip tanımayanlara, o lezzeti tatmayanlara götürmek, bu bahtiyarlıktan onların da nasiplenmesine vesile olmaktır.

Dine, dinî güzelliklere, İslâmî faziletlere körü körüne saldıran nasipsizlerin terbiyesiz ve küfürbaz edâları bize görevimizi ihmal ettirmemelidir. Bu saldırganların bir hesabı varsa, şüphesiz Allah’ın da bir hesabı vardır. Biz bu hesap işini Allah’a bırakarak elimizden geleni, yapmamız gerekeni yapmaya bakalım: İslâmiyet’i bilmeyen, onun güzelliklerini göremeyen, dinin ebedî kurtuluş ve sonsuz bahtiyarlık olduğundan haberi bulunmayan milyonlarca insanın gönlüne nasıl gireceğimizi, bir Peygamber vârisi olarak onları saâdet ülkesinin yemyeşil kıyılarına nasıl götüreceğimizi ve Rahmet Peygamberi’nin sevgisini onlarla nasıl paylaşacağımızı düşünüp bunun hesabını yapalım.

Cenâb-ı Hakk’ın bizden istediği iyi bir müslüman olmak, sözümüzden ziyâde hâlimizle İslâmiyet’in güzelliğini sergilemektir. Şüphesiz her şey Allah’ın ve her şey Allah’tandır. Herkes dönüp dolaşıp O’na varacaktır.