Nasıl Başardı?

Yaşar Kandemir hocamızın 1997 Ekim ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 140 Sayfa: 024)

Elindeki gülü getirip Arabistan çölünün ortasına dikti. Bunun adı İslâm gülü; güzelliği gözlere can, nefis kokusu gönüllere iman getirecek; canlı rengi ölü kalpleri diriltecek, dedi. Herkes ona gülüp geçti. Bu iklimde sadece ebûcehil karpuzunun çiçeği açar, başka çiçekler açmaz, açsa bile, kimse ona dönüp bakmaz, dediler. İslâm gülü ilk tomurcuğunu verdiği zaman, ebûcehil karpuzu çiçeğinden başkasını bilmeyenler onun güzelliğini göremediler. Gül diken zâtın gönlü biraz burkulmakla beraber ümidi kırılmadı. Gülünü sulamaya devam etti. Gülün nefis kokusu iyice hissedilmeye başlayınca, zevk-i selîm sahibi olmayanlar bu gönül okşayan kokuyu beğenmediler. Kokusu bizi rahatsız ediyor diye gül ağacını taşladılar. Onu kendi topraklarından söküp atmak istediler. Gül diken zât gülün en güzel çiçek olduğundan ve onu bir gün bu zevksiz ve duygusuz insanlara kabul ettireceğinden emindiPaniğe kapılmadı. Güle atılan taşlara vücudunu siper etti. Gün geldi, gözler ve gönüller birer birer açılmaya başladı. Herkes gül kokusuna koştu; gül diken zâtın ellerine kapandı. Senin ve gülünün kıymetini bilemedik, bağışla, dediler. Gül diken zâtazmi, kararlı tutumu, sabrı ve tahammülü sayesinde dâvayı kazanmıştı.

En Kötüsü Yılgınlık

Bu hüzünlü gül hikâyesi, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in çileli mücadele hayatının hikâyesidir. Peygamberler Sultanı Efendimiz’i başarıya götüren ilk ve en önemli sebep, Allah’ın elçisi olduğunda asla şüphe etmemesi, gittiği yolun doğruluğuna yüzde yüz inanmasıydı. Cenâb-ı Hakk’ın kendisini desteklediğini gördükçe, dâvasının hak olduğuna yeniden iman ederdi. Böylece hem imanını yeniler hem de azmini güçlendirirdi. Hicretin dokuzuncu yılında yapılan o çetin ve sıkıntılı Tebük Gazvesi unutulacak gibi değildir. Müslümanlar bu seferde hem su hem yiyecek hem de binit sıkıntısı çektikleri için bu sefere usre (zorluk, güçlük) seferi adı verilmiştir. Yazın en sıcak günlerine denk gelmesine rağmen hiç kimse bu seferin böylesine zahmetli ve zor olacağına ihtimal vermemişti. Askerin yiyeceği büsbütün tükenince, su taşıdıkları develeri kesip yemeyi düşündüler. O zaman Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ashâb-ı kirâma, arta kalan yiyecekleri getirmelerini emretti. Zira o devirde herkes harbe kendi imkânlarıyla gider, yiyeceğini, giyeceğini ve silahını kendisi temin ederdi. Herkes boşalan erzak torbalarını karıştırmaya başladı. Kimi bir avuç mısır, kimi bir avuç hurma, kimi bir ekmek parçası getirdi. Yere serilen deri yaygının üzerinde azıcık bir yiyecek birikti. O zaman Peygamber-i Zîşân Efendimiz yiyeceklerin bereketlenmesi için Cenâb-ı Hakk’a dua etti. Sonra da herkesin o yiyeceklerle kaplarını doldurmasını emretti. Asker emredileni yaptı ve doyuncaya kadar yedi. Yine de o deri yaygının üzerinde bir hayli yiyecek arttı. İşte o zaman Kâinâtın Efendisi, sıkıntıya düştükleri bir zamanda Mevlâ’sının lutfettiği bu maddî destek karşısınd duyduğu minnet ve şükrânı “eşhedü ellâ ilâhe illallah ve ennî Resûlullah (Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve kendimin Resûlullah olduğuna kesinlikle inanırım)diye dile getirdi (Müslim, Îmân 45).

Efendimiz aleyhisselâm, dâvasının hak olduğuna imanı, tuttuğu yolun doğruluğuna güveni sebebiyle çelik gibi bir azme sahipti. Önündeki engebeler, virajlar onu yıldırmadı. Yoluna kurulan tuzaklar azmini sarsmadı. Kendisini tereddüt ve endişenin adam yiyen kollarına bırakmadı. Bir gün olsun “acaba?” demedi. Zira azmini gevşetmesine, gayretini azaltmasına, sabırsızlık göstermesine Cenâb-ı Mevlâ fırsat vermedi. Karşısına çıkan dağ gibi engellere bakıp yılgınlık göstermemesi için ona “azim sahibi peygamberleri” örnek gösterdi: “Resûlüm! Peygamberlerden üstün irade sahibi olanlar gibi sabret!” buyurdu [Ahkâf sûresi (46), 35]. Getirdikleri hak dini kabul etmeyen kendi öz milletleri tarafından türlü işkencelere tâbi tutulmak peygamberlerin kaderiydi. Onların içinde malıyla, canıyla, çocuklarıyla imtihan edilenler vardı. Sadece kendileri değil, derin iman sahibi ümmetleri de benzeri sıkıntılara uğramışlardı. Ama onlar bu sıkıntılara katlanmışlardı. Zira zafere erişmek isteyenlerin sıkıntılara katlanması ilâhî bir kanundu.

Zâlim efendilerinden dayanılmaz işkenceler gören Habbâb İbni Eret gibi sahâbîler bir gün Efendimiz aleyhisselâm‘a dert yandılar:

– Bizi kurtarması için Allah’tan yardım istemeyecek misin? Bizim için dua etmeyecek misin? dediler. Allah’ın Resûlü onlara biraz dayanmayı tavsiye buyurdu:

– Sizden önce nice yiğit müslümanlar ne büyük çileler çekmişlerdir. Onları kazdıkları çukurlara gömmüşler, vücutlarını testereyle ikiye biçmişler, bedenlerini demir taraklarla taramışlar, etlerini parça parça etmişler. Bütün bu zulümlere rağmen onlar dinlerinden dönmemişlerdir, dedi (Buhârî, İkrâh 1). Kendisi de çok çekti. Ama sabretti. Ümidini yitirmedi. Önünde sonunda bu dinin önemini, bu dâvânın büyüklüğünü kavrayacaklar diye düşündü. Yılgınlığa yüz vermedi. Hak düşmanlarıyla yıllarca tek başına mücadele etti. Her zorluğa göğüs gerdi. Sonunda, bu sarsılmaz azmi, gayreti, sabrı ve tahammülü sayesinde beklediği ve umduğu zaferi kucakladı.

Yenilenme

Kureyş kabilesinin Resûlullah Efendimiz’e yaptığı en kötü en ağır en merhametsiz hareketin hangisi olduğu hususunda ashâb-ı kirâm farklı olaylar anlatırlar. Kimine göre bu olayların en çirkini, ilâhlarına Hz. Peygamber’in hakaret ettiğini, dinlerini kötülediğini ve yaşayış tarzlarını küçümsediğini ileri sürerek Mekkeli zorbaların onun gömleğine yapışıp kendisini boğmaya çalışmalarıdır. Kimine göre Peygamber-i Zîşân Kâbe civarında namaz kılarken, secdeye vardığı zaman sırtına yeni kesilmiş bir devenin kanlı ve pis döl yatağını atmalarıdır. Kimine göre Peygamber Efendimiz’e yapılan en büyük hakaret Tâiflilerin o çirkin davranışıdır. Bu zâlimlerin “Allah senden başka peygamber gönderecek adam bulamadı mı?” diye alay ederek, mübarek vücudunu taşa tutarak kendisini topraklarından zorla çıkardıkları o dehşetli gün gerçekten de unutulacak gibi değildir. Adamların gözleri ne kadar körelmiş, şuurları ne kadar uyuşmuş olmalı ki, ayaklarına kadar gelen, ellerine sevgiyle uzanan o rahmeti, o bereketi görüp farkedemediler. Yirmi üç yıl boyunca Allah’ın sevgilisini üzdüler, bunalttılar, kırdılar, incittiler.

Ya ashâb-ı kirâm efendilerimizin bu merhametsizlerden çektikleri!? Sadece fakir ve yoksul sahâbîleri değil, varlıklı, hatırlı, nüfuzlu, hem de kendileri gibi Kureyşli müslümanları kırıp icitmeleri! İslâm’ın açıkça yayılmasına karar verildiği gün Kâbe’nin civarında kavmine hitâp ederek onları İslâm’a dâvet eden Hz. Ebû Bekir’i öldüresiye dövmeleri! Sekiz yaşında müslüman olan Zübeyr İbni Avvâm’ı dininden döndürmek isteyen amcasının onu hasıra sarıp dumana boğması! Bilâl-i Habeşî’nin, Ammâr İbni Yâsir’in, Habbâb İbni Eret’in ve diğer pek çok kölenin zâlim efendileri tarafından ateşle dağlanması, kızgın güneşin karşısında ağır taşlar altında inim inim inletilmesi, dövülmesi, sövülmesi! Arabistan’ı kendilerine dar getirdikleri ashâb-ı kirâmın yurtlarını, yuvalarını terkedip deniz aşırı bir ülkeye, Habeşistan’a hicret etmek zorunda kalması! Daha nice sahâbenin dinlerinden en küçük fedakârlık yapmadan dayanılması zor baskılara tahammül etmesi!..

Sözün özü şudur: Tarihin her devrinde şu güzel dünya başta peygamberler olmak üzere samimi dindarlara birer çilehâne olmuştur. Allah demek yasaklanmış, O’na ibadet etmek engellenmiş, dinin gereklerini yapmaya imkân ve fırsat verilmemiştir. Ama peygamberler ve onların izince gidenler, tuttukları yolun hak olduğunu iyi bildikleri için o yolda büyük bir azim ve gayretle yürümüşler, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine yardım edeceğine sarsılmaz bir şekilde iman etmişler ve za’fa düşmedikleri için sonunda umduklarına kavuşmuşlardır. Muâz İbni Cebel hazretlerinin zaman zaman yanındaki zâta “Gel, bir süre oturup imanımızı ve dinî duygularımızı güçlendirelim” demesi gibi müslümanların da zaman zaman oturup iman ve azimleriniyenileyip güçlendirmeleri gerekebilir. Bu duraksama bir gevşeme, bir oyalanma, boşuna zaman harcama değildir; aksine tazelenme, bilenme, atacağı adımı iyi hesap etmedir. Şartlar ne olursa olsun müslüman, zafer bizimdir diye düşünmelidir. Hiçbir zaman “eyvâh” diye döğünmemeli, “vah, tuh” diye esef etmemeli, biricik önderimiz, yegâne örneğimiz Efendimiz gibi sabırla, azimle, gayretle ve hepsinden önemlisi sarsılmayan bir iman ile yürümeye devam etmelidir. Gün gelecek, bahçemizdeki gül yediveren olacak, gözü ve gönlü kapalı olanlar o gülü koklamaya koşacaklardır.