Muhabbet Mülkünün Hanı

Yaşar Kandemir hocamızın 1989 Eylül ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 043, Sayfa: 006)

Fahr-i Kainat Efendimize çocukluk yıllarında aşık olanlardan söz etmiştik. Bunlardan biri de Zeyd b. Harise’dir.Onun acıklı bir hikayesi vardır:

Daha çocukluğunun ilk devresinde haydutların pençesine düştü ve köle diye satıldı. Ana kucağının, baba bucağının hasretiyle yandı, tutuştu. Sonunda Hz. Hatice validemize hediye edildi. O da Zeydi Efendimizin hizmetine verdi. Resul-i Kibriya Zeyd’i çok sevdi. Bu küçük yavruyu hemen azad ederek ona evladı gibi davranmaya başladı.

Zeyd’in şair babası onu her yerde aradı. “Bir gün yine Zeyd’imi kucağıma alabilecek miyim?” diye yanık şiirler söyledi. Nihayet bir gün onun izini buldu. Koştu Rasûlullah’a geldi. Yavrusunu kendisine teslim etmesini istedi.

Resul-i muhterem efendimiz Zeyd’in yüzüne baktı;

– Oğlum! İşte baban. Gitmek istersen onunla gidebilirsin. Kalmak istersen bizimle kalabilirsin. Nasıl istersen öyle davran! buyurdu.

Dertli baba çok mutluydu. Yavrusunun onunla birlikte geleceğinden emindi. Ama Zeyd zor durumdaydı. Evet babasını çok seviyordu; ailesini çok özlemişti; ama Rasûlullah’ı nasıl bırakacaktı? Onda hem baba sevgisini, hem ana şefkatini bulmuş, hem de bir benzerini hiç kimsede göremediği emsalsiz ahlakının hayranı olmuştu. Ayrıca Rasûlullah (s.a.) de insanı derin bir aşkla kendine cezbeden bir şey vardı. Hayır onu bırakıp gidemezdi. Babasına döndü. Kendisiyle birlikte gelemeyeceğini üzüntüyle ifade etti.

Tarihte bu olayın bir benzeri var mıdır, bilmiyorum. Fakat ihtimal de veremiyorum. İnsanların birbirine bağlılığında menfaat unsuru genellikle ön planda gelir. Bu olay için de aynı şeyi düşünmek mümkündür. Ama Zeyd’in bu tercihi sebebiyle bir menfaata kavuşması şöyle dursun, bu davranışı sebebiyle babası tarafından mirasından mahrum bırakılmakla tehdit edilmişti. Zeyd’in gönlüne hakim olan Rasûlullah muhabbeti o kadar muazzamdı ki, dünyevî olan her şey bu muhabbetin yanında pek sönük kalmıştı.

Rabbim, selamımı sen götür!

İslam tarihin de her anıldıkça yürek sızlatan olaylar vardır. Bu olaylarda bile Rasûlullah muhabbetinin burcu, burcu kokusu duyulur. Bize gözyaşları döktüren o hadiselerin acısını, bu emsalsiz sevdaların sıcağında unutmaya çalışırız. Recî Seriyyesi işte bu acıklı olaylardan biridir:

Hicaz bölgesindeki Lihyan oğulları müslümanlara zarar vermek için bir plan hazırladılar. Hz. Peygamber’e:

-“Biz müslüman olmak istiyoruz. Bize İslamiyeti ve Kur’an’ı öğretecek bir heyet yollayın” diye haber saldılar. Altı veya on kişi oldukları rivayet edilen bu muallimler heyeti kendi topraklarına girince, onları pusuya düşürüp bir kısmını şehit ettiler; bir kısmını da Mekkeli müşriklere büyük paralar karşılığında sattılar. Çünkü bazı Mekkeliler’in Bedir yenilgisinden sonra intikam hırsıyla yandıklarını ve yakınlarının öcünü almak için müslüman öldürmeyi adadıklarını haber almışlardı. Bu maksatla satılanlardan Hubeyb bin Adî ile Zeyd bin Desine’nin şehit edilişleri çok vahşicedir. Bu olay bir film haline getirilse, Allahım ne kadar çarpıcı olur! Ne çok insanı sarsıp kendine getirir…

Rasûlullah efendimizin iki aşığı Hubeyb ile Zeyd’i şehit edecekleri gün, kafirler onları önlerine kattılar; kadın, erkek, çocuk, köle büyük bir seyirci kalabalığı ile birlikte Mekke’nin on km. uzağındaki Ten’im’in yolunu tuttular. Oraya varınca, bu iki şehit namzedini darağaçlarına bağladılar.

Ebû Süfyan da oradaydı. Zeyd bin Desine’nin yanına yaklaştı.

– Allah aşkına söyle Zeyd, dedi. Şimdi sen çoluk çocuğunun yanında olsan, şu bulunduğun yerde de Muhammed olsa, senin yerine onun boynunu vursak, ne iyi olurdu değil mi?

Zeyd, Ebû Süfyan’a acıyarak baktı:

Ben çoluk çocuğumun arasındayken, Muhammed aleyhisselam’ın değil burada olmasını istemek, şu anda bulunduğu yerde bile ayağına diken batmasına gönlüm razı olmaz, dedi.

Ebu Süfyan dondu kaldı:

Hayret doğrusu, dedi. Ben dünyada Muhammed’in ashabının onu sevdiği kadar birbirini seven kimse görmedim…

Sonra Hubeyb’in yanına gittiler. Dininden dönerse kurtulacağını söylediler.

Hubeyb:

– Dünyayı verseniz dahi dinimden dönmem, dedi.

Zeyd’e sorduklarını ona da sordular. O da aynı cevabı verdi. Hz. Peygamber’in ayağına bir diken batmasına bile razı olamayacağını söyledi. Müşrikler böyle bir sevgiyi bilmedikleri, tanımadıkları için birbirlerine bön bön baktılar.

Hubeyb’in bir tek arzusu vardı: Hz. Peygamber’e selam göndermek. Ama kiminle gönderebilirdi ki! Yanında bir tek müslüman yoktu ki! Gözlerini semaya kaldırdı;

– Allahım! Burada selamımı Resûlüne ulaştıracak kimseler yok. Ona selamımı bari sen ulaştır, diye niyaz etti.

O sırada ashabıyla oturmakta olan Resûl-i ekrem (s.a.)in, onun üzerine de selam olsun anlamında“Ve aleyhi’s selam” buyurduğunu duydular. Ashab-ı kiram merakla;

– Ya Resûlallah! Kimin selamına karşılık verdiniz? diye sorunca,

– Kardeşiniz Hubeyb’in selamına, buyurdu. Kafirler her iki sahabiyi de ağır işkenceler altında şehit ettiler. Bazı kaynaklarda haber verildiğine göre, kalbleri müslümanlara karşı kin ve nefretle dolu olan Mekkeli kafirler, babaları Bedir savaşında öldürülen kırk oğlan çocuğu buldular. Ellerine birer mızrak tutuşturarak Hubeyb’i gösterdiler:

– Bedir’de babalarınızı öldüren işte bu adamdı. Haydi alın intikamınızı, dediler.

Şehit edilirken Hubeyb’in söylediği sözlerden biri çok manidardır. Diyor ki:

“Müslüman olarak öldükten sonra, şöyle veya böyle, ölmek ne gam!…”

Allahım, bu ne büyük iman! Bu ne büyük aşk ve cesaret!… Böylesi bir ölüm ve işkence tablosu bizi dehşete düşürürken, Allah ve Rasûlullah aşıkları öyle bir manzaradan asla ürküntü duymuyorlar. Bütün dertleri Resuller sultanını bir kere daha görmek veya onu hallerinden haberdar edebilmek, hiç olmazsa selamlarını ona iletmek. Onun içindir ki, selamları yerine ulaşıyor; hem de selam iletenlerin en yücesi tarafından…

Bir zamanlar…

Müslüman olmadan önce Resûl-i kibriya’ya karşı kin ve nefretlerin en koyusunu hissederken, müslüman olduktan sonra gönülleri ona karşı sevgilerin en yücesiyle dolup taşan sahabiler vardır. Bu sahabiler onun muhabbet mülkünün hanı, gönül ikliminin sultanı olduğunu farkettikten sonra, o devletlinin kölesi olmayı en büyük bahtiyarlık bilmişlerdir. Bu sahabîlerden biri Hind bintiUtbe’dir. Hani şu hepimizin bildiği Hind. Hazreti Hamza’yı Vahşi’ye şehit ettiren ve kocası Ebu Süfyanla birlikte Mekke’nin fethedildiği gün müslüman olan kadın. Müslüman olduktan sonra bir gün Efendimizin huzur-ı saadetine gelerek şöyle hitap etti:

Ya Resulallah! Bir zamanlar yeryüzünde senin evin kadar harap ve perişan olmasını istediğim hiçbir ev, hiçbir aile yoktu. Bugün ise yeryüzünde hiçbir ev halkı yoktur ki, senin ailen derecesinde bana sevimli olsun.

Görüldüğü üzere Resûl-i Hüda (aleyhi ekmelü’t-tehaya) efendimiz, “yalnız kaleler, memleketler fethetmemiştir. Onlardan daha yalçın ve demir gibi sert gönülleri de fethetmiştir”. Çünkü o, Prof. Dr. İnci AKKAYA hanımefendinin dediği gibi muhabbet mülkünün hanıdır. Habîbullah efendimize duydukları muhabbeti en zarif kalıplar içinde sunan kardeşlerimizin, ablalarımızın -hamdolsun- hala aramızda bulunması, yanık gönlümüze su serpiyor. Bir mimar olan İnci Hanım, hendesî ahengin zarafetini nakşettikleri henüz neşredilmemiş olan divanlarını tetkik buyurması için muhterem hocam Prof.Dr. Nihad M. Çetin Beyefendi’ye sunmuşlar. Bugünlerde aziz okuyucularımın şifa temenni ve dualarına büyük ihtiyacı olan Hocam da bu şiirler arasında aşağıda sunacağım na’t-i şerifi çok beğenmişler. Bir nüshasını bendenize lütfettiler. Sohbetimizin hitamı misk olsun diye aynen sunuyorum:

Efendimsin, tutuşmuş ruhuma gökten şifasın sen
Perişan kalbe merhemsin, yıkık gönle devasın sen
İlahî bahçenin ıtrı ışıktan saf safasın sen
Bulut, ay hak-i payindir, varılmaz irtifasın sen
Bütün alemde bir tane Muhammed Mustafa’sın sen

Hadîsin dillerin şevki, kitabın başların tacı
Bütün alem o berrak kaynağın madunu, muhtacı
Şefaat istemiş gönlün, tadarken gökte miracı
Öğülmüşsün, seçilmişsin, efendim pür vefasın sen
Bütün alemde bir tane Muhammed Mustafa’sın sen

Uzak kaldık cemalinden, bugün yalnız garibanız
Cehaletlerle malulüz, ne gafletlerle viranız
Bilirsin işte sultanım, ne çok demdir perişanız
Bilirsin işte sultanım, bu halka aşinasın sen
Muhabbet mülkünün hanı, Muhammed Mustafa’sın sen