Merhametten Rahmet Doğar

Yaşar Kandemir hocamızın 2000 Ağustos ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 174 Sayfa: 024)

Varlığımızı yüce Rabbimizin merhametine borçluyuz. Şu koskoca kâinât Rahmân ve Rahîm olan Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti sâyesinde ayaktadır. Güneşin doğması, aydınlığın karanlığı kovması, güllerin açması, kuşların uçması, balıkların sulara dalması, kulların nefes verip alması hep bu merhamet sebebiyledir. Resûl-i Ekrem Efendimiz’den öğrendiğimize göre Cenâb-ı Mevlâ gökleri ve yeri halkettiği gün, her biri göklerle yer arasını dolduracak enginliğe sahip yüz rahmet yarattı. Bunlardan sadece birini yeryüzüne, insanlar, cinler, hayvanlar ve böcekler arasına indirdi. Varlıklar bu bir parça rahmet sebebiyle birbirini sever, birbirine acır. Bir anne çocuğuna bu sâyede şefkat gösterir. Vahşi hayvanlar bile bu sâyede birbirine merhamet eder. Kuşlar, böcekler bu merhametten hisselerini alır. Allah Teâlâ kıyamet gününde bu bir parça rahmeti doksan dokuz rahmetle yeniden birleştirecek ve o muazzam sevgi kaynağıyla kullarına merhamet edecektir (Buhârî, Edeb 19; Müslim, Tevbe 17, 19,21).

Bize Rabbimizi tanıtan sevgili Efendimiz, O’nun, kullarına beslediği merhametin, bir annenin çocuğuna duyduğu sevgiden kat kat fazla olduğunu müjdelemektedir (Buhârî, Edeb 18). Nihayet bir anne yavrusuna elinde olanı yedirip içirir, giydirip kuşatır. Amaerhamürrâhimîn olan Cenâb-ı Mevlâ, kullarına dünyada hesapsız nimetler sunmuş, âhirette onlar için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir insanın hayal bile edemediği nimetler hazırlamıştır (Buhârî, Tevhîd 35). Cenâb-ı Hakk’ın kullarına beslediği sevginin en açık delili, onlar için hazırladığı nimetlerden hiç kimse mahrum kalmasın diye kendilerine ebedi hayatı kazanmanın yollarını öğretmek için peygamberler, kitaplar göndermesidir.

Onlar Müslüman Adamdı

Şefkatin ve rahmetin kaynağı olan Allah Teâlâ, bu güzel sıfatın, kullarının gönlünde de parıldamasını istemektedir. Efendimiz aleyhissalâtü vesselâm bu gerçeği şöyle dile getirmektedir:

“Merhamet edenlere, Allah da merhamet eder. Siz yeryüzündekilere merhamet ediniz ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin.” (Ebû Dâvûd, Edeb 58; Tirmizî, Birr 16) Demekki sevgi sevgiyi doğurmakta, merhametten rahmet hâsıl olmaktadır. Biz yanımızdaki, yöremizdeki insanlara, hayvanlara, bitkilere merhamet edersek, bu varlıkları incitmez, sert ve haşin davranmaz, hırpalayıp örselemezsek, onları yaratan o kudreti sonsuz Mevlâ da bize, kendisine lâyık bir ilgi, sevgi ve merhametle yaklaşacaktır. Birinin yüzüne gülmüşsek yüzümüzü güldürecektir; bir kulun kederine ortak olmuşsak hüznümüzü giderecektir; bir yetimin, yoksulun başını okşamışsak başımız sıkıştığı günde bizi himâye edecektir. Zira kural böyledir: İyilik eden iyilik bulur, kötülük eden kötülük: el-Cezâü min cinsi’l-amel.

İnsanların bir meseleyi en iyi şekilde öğrenmesinin yolu, önlerinde güzel örneklerin bulunmasıdır. Allah Teâlâ Resûl-i Ekrem Efendimiz’i bu sebeple bize örnek olarak göndermiş, onun hayatından kendimize ders çıkarmamızı istemiştir. Uzağa gitmeye gerek yok. Her konuda Peygamberaleyhisselâm‘ı kendilerine örnek alan atalarımızın engin şefkatinden bir iki misâl verirsek, hem merhametin ne olduğunu, nasıl olması gerektiğini öğrenmiş hem de onların bu konudaki Allah ve Peygamber buyruğuna nasıl sarıldıklarını görmüş oluruz.

Hanım şâirlerimizden Hâlide Nusret Zorlutuna‘nın 1956 yılında İslâm Mecmuası’nda yayımlanan bir yazısını okumuştum (sayı 7, s. 21). Şiirleri kadar nesirleri de güzel olan merhûme, atalarımızda gördüğü ve bizzat yaşadığı bir hayat tarzını, yardımlaşma ahlâkını şöyle anlatıyordu:

“Eskiden -pek o kadar eskiden de sayılmaz, kırk sene evveline kadar- bizde muhteşem konakların yanıbaşında küçük, mütevâzi, tertemiz evceğizler vardı; bunlarda az gelirli aileler, mütekait ihtiyarlar, dul nineler, yetim, öksüz torunlar sükûn ve refah içinde yaşarlardı. Evet, refah içinde! Zira büyük konaklara arabalarla taşınan kışlık ve ramazanlık erzaktan bu küçük evlerin hisseleri gizlice ayrılır, gizlice gönderilirdi. Yardım alanın izzet-i nefsini korumak bâbında bu gizliliğe bilhassa dikkat edilirdi. Ninelerimiz, ?Sağ elin verdiğinden, sol elin haberi olmamalı’ derlerdi. Şimdi olduğu gibi, giydirilen çocukların fotoğraflarını gazetelere basıp dünya âleme ilan etmezlerdi.

Küçük evlerde bir kız mı gelin ediliyor? Mahallenin İslâmî ve insanî duygularla beslenen göze görülmez ?Yardım Teşkilâtı’ derhal kendi kendine faaliyete geçerdi. Bu teşkilâtta ne başkan vardı, ne başkan vekili, ne de sekreter. Kimse bu unvanlara heves etmezdi. Çünkü onlar ?sözde gönüllü’ değil, ?gerçek gönüllü’ idiler. Allah rızâsı için kullara hizmet etmek; insanları sıkıntıdan kurtarmak; refaha, saadete ulaştırmak tek gayeleri idi. Lüzumu ânında kendi kendine faaliyete geçen bu gizli hayırlı eller, iş biter bitmez gene sessizce sahneden çekiliverirlerdi. Mahallenin öksüz kızı bu arada, analı babalı, orta halli bir aile kızından çok daha mükemmel çeyizlenip çimenlenir; düğün dernekle gelin edilmiş olurdu.

Lohusalara, hastalara, cenazelere hep bu teşkilât -ve daima o asil ve muhteşem sessizliği içinde- koşar; fakir ailelerin ramazan erzâkını, kimsesiz yavruların bayramlık kıyafetlerini tam zamanında yetiştirirdi…”

Hizmet Sahaları

Sevgili kardeşlerim, Bizim dedelerimiz işte böylesine asil ruhlu insanlardı. Allah’ın yarattıklarına şefkat ve merhamet ederken, dinin emrettiği incelik ve zarâfetten ayrılmazlardı. İyiliğin sınırlarını, bizim hayal edemeyeceğimiz sahalara kadar genişletmişler, farklı hizmetler veren çeşit çeşit vakıflar kurmuşlardı. Söz gelimi yazın sebillere yani parasız su ikrâm edilen yerlere kar temin edilmesi, kış aylarında kuşların beslenmesi, hasta ve garip leyleklerin bakım ve tedâvisi, bayram günlerinde top atılarak çocukların sevindirilmesi, halkın neşe ve sevincinin artırılması, alış veriş edenlerin aldatılmasını önlemek üzere çarşı ve pazarlara ölçek ve kantarlar koydurulması, evlatlıkların hırpalanıp azarlanmamaları için kırdıkları kapların ödenmesi, sokaklardaki tükürük ve balgamların çirkin görünüşünün ve zararının giderilmesi, yoksul kızlara çeyiz verilmesi ve düğünlerinin yapılması, çalışamayacak kadar yaşlanan ve sakatlanan meslek ve sanat sahipleriyle işçilere yardım için fonlar kurulması, halka faydalı eserler yazdırılıp bastırılması ve bedeva dağıtılması, cezaevlerindeki mahkûmların bazı ihtiyaçlarının karşılanması, et fiyatlarının kış aylarında yükselmemesini sağlayacak tedbirler alınması için kurulan vakıflar bunlardan birkaçıdır.

Görüldüğü üzere atalarımız iyi müslümandı. Allah’ın ve Resûlullah’ın buyruklarını her şeyin üstünde tutarlardı. Âyetlerde, hadislerde emredilen hususlar onların hayatına yön verirdi. Allah’a kul ve Peygamberine ümmet olmaktan daha büyük hedefleri yoktu. Allah’ın merhametini Resûlullah’ın şefaatini kazanmaktan başka dertleri, hesapları yoktu. “Siz yeryüzündekilere merhamet ediniz ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin” hadîs-i şerifi onların düsturu olmuştu.

Bizi kurtaracak şey, atalarımıza lâyık evlat olmaktır.

Mevlâ yardımcımız olsun.