Merhaba Hüsnüzan

Yaşar Kandemir hocamızın 2006 Kasım ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 249 Sayfa: 028)

Müslüman, din kardeşi hakkında iyi fikir beslemelidir. Buna hüsnüzan diyoruz.

Güzel dinimiz bize hüsnüzan beslemeyi emreder.

Biri hakkında kötü düşüncelere sahip olmaya da sûizan denir.

Dinimiz, bir Müslüman hakkında sûizan beslemeyi yasaklar. Çünkü birine sûizan besleyen kimse, onun hakkında kesin bilgiye sahip olmadan tahmin yürütmüş olur.

Zan dediğimiz bu tahmin yürütme sonucunda, bir Allah kulunu haksız yere suçlayan kimse günah işlemiş olur.

Sevgili ahlâk hocamız bu konuda bizi uyarmış ve “Sûizandan sakınınız. Çünkü sûizan sözlerin en yalanıdır” buyurmuştur (Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57; Müslim, Birr 28).

İyi adamdı

Allah Teâlâ, mü’min kullarının, bir kimseye haklı olarak hüsnüzan veya sûizan beslemesine önem verir. Bunun en çarpıcı misâli şudur:

Bir gün Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem ashâb-ı kirâm ile otururken yanlarından bir cenaze geçti. Sahâbîlerden bir kısmı ölen zât hakkında hüsnüzanda bulunarak onun iyi bir insan olduğunu söylediler. Bunun üzerine Allah’ın Sevgili Elçisi “Kesinleşti” buyurdu.

Az sonra oradan bir cenaze daha geçti. Bu defa orada bulunanlar o zâtın kötü biri olduğunusöylediler. Resûl-i Ekrem Efendimiz yine “Kesinleşti” buyurdu.

Hz. Ömer dayanamayıp sordu:

“Ne kesinleşti Ya Resûlallah?”

Peygamberler Efendimiz ona şu cevabı verdi:

“İlk geçen cenazeyi hayırla andınız; bu sebeple onun cennete girmesi kesinleşti.

Daha sonra geçeni kötülükle andınız; onun da cehenneme girmesi kesinleşti.

Çünkü mü’minler, Allah’ın yeryüzündeki şahitleridir” (Buhârî, Şehâdât 6).

Demekki Cenâb-ı Hak, mü’minlerin birbiri hakkındaki iyi veya kötü şehâdetlerine değer vermektedir.

Şu hadîs-i şerîf bu gerçeği perçinlemektedir:

Herhangi bir Müslüman hakkında dört kimse hayırla şahitlik ederse, Allah onu cennetine kor” (Buhârî, Cenâiz 85).

Buradan kendimize de bir ders çıkarmalıyız. Müslüman kardeşlerimiz hakkında hüsnüzan beslemekle kalmamalı, onların bizim hakkımızda da hüsnüzan beslemesini sağlamalıyız. Cenâb-ı Hakk’ın yeryüzündeki şahitleri olan mü’min kardeşlerimizin bizim arkamızdan “İyi adamdı, Allah rahmet eylesin” demesini sağlayacak güzel davranışlarda bulunmalıyız.

Bazı câhiller gibi “Benim içimi Allah biliyor, başkalarının şahitliğine ihtiyacım yok” demek, Efendimizin haber verdiği bu gerçeği göz ardı etmektir.

Uyarmak sûizan değildir

İyi mi, kötü mü olduğunu bilmediğimiz biri hakkında sûizan beslemek doğru değildir. Fakat kötü olduğunu bildiğimiz biri hakkında diğer Müslümanları uyarmak, onun şerrinden sakınmalarına yardımcı olmak ise bir görevdir. Nitekim Peygamber Efendimiz, kendisini ziyarete geldiğini söyledikleri bir bedevînin adını duyunca, onu içeri kabul etmeden önce “Bu, kabilesinin kötü adamıdır” diye uyarıda bulundu, sonra onu huzuruna kabul etti (Buhârî, Edeb 38, 48; Müslim, Birr 73).

Şu olay konuya biraz daha açıklık getirecektir:

Mekke fethinden sonraydı. Sevgili Efendimiz, o günlerde kıtlık sebebiyle zor durumda kalan Mekke’deki yakınlarına yardım göndermeye karar verdi. Sahâbeden Amr ibni Fağvâ el-Ensârî’yi bu yardımı götürmekle görevlendirdi ve ona bu yolculukta kendisine eşlik edecek birini bulmasını tembih etti.

Durumu öğrenen bir zât Amr’a gelerek, kendisinin de Mekke’ye gideceğini, birlikte yolculuk edebileceklerini söyledi.

Amr, Peygamber Efendimize yol arkadaşını bulduğunu söyledi.

Fakat Allah’ın Elçisi’nin bu yol arkadaşı hakkında endişesi vardı. Amr’ı: “Yol arkadaşının yurduna varınca daha bir dikkatli ve ihtiyatlı ol!” diye uyardı.

Ve yolculuk başladı. Amr’ın yol arkadaşı kendi köylerine yaklaşınca “Benim köyde azıcık bir işim var. Çabucak gidip dönerim. Beni burada bekle” deyip gitti.

O gidince Amr Resûl-i Ekrem Efendimizin tembihini hatırladı, hemen yükünü yükledi ve devesini koşturarak oradan süratle uzaklaştı.

Bir süre sonra yol arkadaşının beş on kişiyle beraber önüne geçmeye çalıştığını gördü. Aralarında epeyce bir mesafe vardı. Devesini daha hızlı sürdü ve onları geride bıraktı. Adamlar Amr’a yetişemeyeceklerini anlayınca dönüp gittiler. İşin tuhafı, Amr’ın yol arkadaşı hiçbir şey olmamış gibi geldi ve birlikte Mekke’ye gittiler (Ebû Dâvûd, Edeb 29; Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 289).

Peygamber Efendimiz birçok kimsenin iç yüzünü bilirdi, ama gerekmedikçe bunu kimseye söylemezdi. Bu olayda görüldüğü üzere, bildiği doğruyu söylemesi gerekiyordu. Söyledi ve güvenilir bulmadığı o kimsenin şerrinden sahâbîsini korumuş oldu.

Bütün bir gece su taşıdı

Demekki, Müslümana güvence vermeyen kimse hakkında sûizan beslemekte sakınca yoktur.

Ama bir mü’mine sûizan beslemek, Cenâb-ı Hakk’ın gazabını çekecek bir davranıştır. Bunu da bir misâlle anlatalım:

Bir defasında Peygamber Efendimiz sadaka vermenin öneminden bahsetmiş ve Müslümanları sadaka vermeye teşvik etmişti.

Fakir sahâbîlerden Ebû Akîl el-Ensârî, iki ölçek hurma karşılığında bütün bir gece sırtında su taşıdı. Aldığı hurmanın bir ölçeğini ailesine götürdü; diğerini de Allah yolunda harcaması için Peygamber Efendimize getirdi. Allah’ın Sevgili Elçisi buna pek sevindi ve Ebû Akîl’e dua etti.

Fakat sivri dilli münafıklar ona sûizan beslediler. Verdiği bir ölçek hurmaya Allah’ın ihtiyacı olmadığını söyleyerek Ebû Akîl’in yardımını küçümsediler. Hatta onun bu yardımı gösteriş için yaptığını ileri sürdüler. Bu haksız suçlama ve sûizan üzerine münafıkları rezil eden şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

“Mü’minlerden gönül hoşluğuyla bağışta bulunanlarla ve elinin emeğinden başka verecek birşey bulamayanlarla alay edenleri Allah maskaraya çevirmiştir. Onlar için acı bir azap da vardır” (Tevbe 9/79).

Sûizana meydan vermemek için

Şunu iyi bilmemiz gerekiyor: Müslüman hem sûizan beslemeyecek, hem de başkalarının kendisi hakkında sûizan beslemesine fırsat vermeyecektir.

Bu kaideyi de bir misâlle perçinleyelim:

Bir gece Peygamber Efendimiz Safiye annemizle giderken yolda iki kişiye rastladı. Bu Müslümanların “Acaba Peygamberin yanındaki kadın kim?” diye düşünmelerine ve sûizan beslemelerine fırsat vermemek için onlara: “Biraz yavaş olun” diye seslendi. Sonra da yanındaki hanımın eşi Safiye olduğunu haber verdi.

O iki Müslüman, sevgili Peygamberleri hakkında akıllarından asla kötü bir şey geçirmediklerini söyleyince, Efendimiz onlara şu gerçeği haber verdi:

“Şeytan insanın vücudunda kan gibi dolaşır. Onun sizin kalbinize bir kötülük – veya bir şüphe- atmasından korktum” (Buhârî, İ’tikâf 11; Müslim, Selâm 23-25).

Bu misâller bize gösteriyor ki,

hüsnüzan iyi kimselerin;

sûizan kötü kimselerin huyudur.

Hatta iyi kimseler hakkında beslenen sûizan, Allah’ın gazabını çekebilecek kötü bir davranıştır.

Bir Müslümanı ona zarar verecek birine karşı uyarmak ise sûizan değildir.

Yüce Rabbim hepimizi sûizan âfetinden muhâfaza buyursun. Âmin.