Meleklerin Ziyareti

Yaşar Kandemir hocamızın 1996 Kasım ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 129 Sayfa: 024)

Manevî açıdan ufkumuz pek dar ve yetersiz. Burnumuzun dibinde olup bitenlerden haberimiz yok. Ne bizi görüp gözeten meleklerin, ne yanımızda, yöremizde cirit atan şeytanların farkındayız. Sanki gözümüze perde üstüne perde çekilmiş, gönlümüze kilit üstüne kilit vurulmuş. Şayet o gözü gönlü nurlu, ayakları uğurlu, meleklerin sırdaşı, Cebrail’in arkadaşı Efendimiz aleyhi’s-salatü ve’s-selam bize kapalı alemlere dair küçük bir bilgi lütfederse, o sayede gözümüz gönlümüz aydınlanmakta, kalbimiz derin bir hazla ürpermektedir. İşte bu sohbetimiz ağızları dualı, dilleri zikirli, gönül gözleri açık kardeşlerimi sevindirecek böyle bir Peygamber müjdesi üzerine olacaktır.

İki Cihan Güneşi Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in haber verdiğine ve en güvenilir hadis kitaplarımızdan Sahîh-i Buharî (Deavat 66) ve Sahîh-i Müslim’de (Zikr 25) kaydedildiğine göre, Allah Teâla hafaza dediğimiz koruyucu meleklerin dışındaki bazı meleklerine, yollarda dolaşarak zikredenleri tesbit etme görevi vermiştir. Bu meleklerin işi namaz kılan, zikir ve dua eden, Kur’an ve hadis okuyan, ilim tahsil eden, ilmî sohbetler yapan kimseleri ziyaret etmek ve onların sohbetlerini dinlemektir. Dillerinden zikir hiç eksik olmadığı gibi, zikredenlere muhabbet besleyen bu melekler, Allah Teâla’yı zikreden bir topluluğa rastladıkları zaman, hemen onların yanına otururlar ve aynı vazife ile görevli diğer melekleri “Gelin! Buraya gelin! Aradıklarımız burada!” diye oraya çağırırlar ve cemaatin arasındaki boş yerleri doldururlar. O meclis bu meleklerin hepsini alamayacağı için, diğerleri oradan ta dünya semasına kadar olan mesafeyi kaplayarak zikreden Müslümanları kanatlarıyla kuşatırlar. Buraya kadar anlattıklarımız, olayın birinci perdesidir. Hadisenin geri kalan kısmını okuyup dinlerken, sayılarını tahmin edemeyeceğimiz kadar çok meleğin etrafımızda bulunduğunu ve sohbetimize katıldığını unutmayalım.

Kullarımı Bağışladım

Şimdi bu heyecan verici olayın ikinci safhasına geçelim: Zikir meclisi sona erince, oradaki melekler gördüklerini haber vermek üzere Allah Teâla’nın huzuruna varırlar. Kullarına şah damarlarından daha yakın olan Cenab-ı Mevla onların ne yaptığını meleklerden daha iyi bildiği halde yine de onlara:

– “Nereden geldiniz?” diye sorar. Onlar da:

– Yeryüzündeki bazı kullarının yanından geldik, derler. Allah Teâla:

– “Kullarım ne yapıyor, ne diyor?” diye sorunca, melekler:

– Ya Rabbî! Kulların Sübhanallah diye seni teşbih ediyorlar; uluhiyetine yakışmayan sıfatlardan seni tenzih ediyorlar. Allahû ekber diye tekbir getiriyorlar, sana hamdediyorlar ve senin yüceliğini dile getiriyorlar, derler. Cenab-ı Hakk ile melekler arasındaki konuşma şöyle devam eder:

– “Peki o kullarım beni gördüler mi ki?”

– Hayır, vallahi seni görmediler.

– “Beni görselerdi ne yaparlardı?”

– Şayet seni görselerdi sana daha çok ibadet ederler, şanını daha fazla yüceltirler, uluhiyetine yakışmayan sıfatlardan seni daha çok tenzih ederlerdi.

– “Kullarım benden ne istiyorlar?”

– Cennet istiyorlar.

– “Cenneti görmüşler mi?”

– Hayır, ya Rabbi! Vallahi onlar cenneti görmediler.

– “Ya cenneti görseler ne yaparlardı?”

– Şayet cenneti görselerdi onu büyük bir iştiyakla isterlerdi, onu elde etmek için büyük gayret sarfederlerdi.

– Bu insanlar Allah’a hangi şeyden sığınıyorlar?”

– Cehennemden sığınıyorlar.

– “Peki cehennemi gördüler mi?”

– Hayır, Vallahi onlar cehennemi görmediler.

– “Ya görseler ne yaparlardı?”

– Şayet cehennemi görselerdi ondan daha çok kaçarlar, ondan pek fazla korkarlardı.

Bunun üzerine Allah Teâla meleklerine şöyle buyurur:

– “Sizi şahit tutarak söylüyorum ki, ben bu zikreden kullarımı bağışladım”. Meleklerden biri:

– Ya Rabbî! O mecliste bulunan falan günahkar kimse esasen onlardan değildir. O buraya bir iş için gelip oturmuştu, deyince Allah Teâla şöyle buyurur:

– “Orada oturanlar öyle iyi kimselerdir ki, onların arasında bulunan insan kötü olmaz.”

Onları Yaratmamı İstemiyordunuz!

Hepimizin bildiği gibi, gözümüzün görmediği, aklımızın ermediği alemlere yani gaybe dair haberleri ya Kur’an-ı Kerîm’den veya hadîs-i şeriflerden öğrenebiliriz. Bizi çevreleyen milyonlarca sırrın küçük bir kırıntısından ibaret olan, ayrıca bizi hem sevindiren hem heyecanlandıran bu olay, en güvenilir hadis kitaplarımızda yer aldığı için, onun gerçekliği konusunda en küçük bir tereddüdümüz yoktur. Bununla beraber İslamî kültürü ve manevî tarafı zayıf olan biri çıkıp böyle bir olayın manasızlığını ve gereksizliğini ileri sürebilir. Şayet böyleleri Kur’an-ı Kerîm’e inanıyorlarsa, onlara Bakara süresinin 30-33. ayetlerini hatırlatmak işe yarayabilir: Hani Allah Teâla meleklere, ben yeryüzünde bir halife yaratacağım, dediği zaman melekler buna bir nevi karşı çıkmışlar, biz sana hamd ü sena ediyoruz, uluhiyetine yakışmayan sıfatlardan seni tenzih ediyoruz; yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı yaratmaya ne gerek var, demişlerdi.

Kur’an-ı Kerîm’de anlatılan bu olayla yukarıdaki hadîs-i şerifte anlatılan meseleyi yanyana getirdiğimiz zaman, bu hadisin o ayetlerin ruhuna uygun olduğunu ve onları tefsir ettiğini anlarız. Şöyle ki, Allah Teâla kendini zikreden insanların meclislerine meleklerini göndermekle, adeta onlara, beni zikreden has kullarımı görün bakalım! Hani bir zamanlar onları yaratmamı istemiyordunuz! Beni sadece sizin zikredeceğinizi, kullarımın ise hep fenalık yapacaklarını zannediyordunuz, diye bir nevi tarizde bulunmaktadır.

Sadece tariz mi? Hayır. Aynı zamanda Allah Teâla, zikr ü tesbîh ile meşgul olan kullarının meleklerden daha üstün olduklarına da işaret buyurmaktadır. Nasıl mı? Kullarının kendisini“sübhanallah” diye tesbih ve “elhamdülillah” diye tahmîd ettiğini söyleyen meleklerine “Peki onlar beni gördüler mi ki?” diye sormak suretiyle, o has kullarının ihlasına ve derin imanına dikkat çekmekte ve adeta şöyle buyurmaktadır: Siz beni ve benim sonsuz kudretimi görerek zikrediyorsunuz; halbuki o kullarım beni görmeden zikrediyorlar. Sizin zikrinizle onların zikirleri arasındaki fark budur!

Meleklerin zikri ile insanların zikri arasında çok önemli bir fark daha vardır. Melekler insanlar gibi şeytanın vesvesesine muhatap değildir. Sanki Cenab-ı Hak melekleriyle yaptığı bu sohbette, o has kullarının kendisini, cennetini ve cehennemini görmeden zikr-ü tesbih ile meşgul olmalarından duyduğu memnuniyet kadar, şeytanın bütün oyunlarını bozarak Rablerine yönelmeleri sebebiyle onlarla övünüp iftihar etmektedir.

Allah Teâla’nın, kendisini zikreden kulları hakkında melekleriyle yaptığı bu sohbet, bize meşhur bir hadîs-i kudsîyi hatırlatmaktadır. Allah Teâla o hadîs-i kudsîde “Şayet kulum beni bir toplulukla beraber anarsa, ben de onu daha hayırlı bir topluluk içinde anarım” buyurmaktadır. Üçü beşi, sekizi onu bir araya gelip Allah Teâla’yı zikreden Müslümanları, Cenab-ı Hak, o topluluktan daha hayırlı bir topluluk içinde, yani meleklerinin, kim bilir, belki daha büyük melekleriyle peygamberlerinin arasında anmakta ve onlardan hoşnut olduğunu ifade buyurmaktadır.

Demek oluyor ki, Cenab-ı Zülcelal, kendisini zikrederek yoluna baş koyan kullarını hiçbir zaman yalnız bırakmamakta, onlarla ilgilenmekte, kendilerini görüp gözetmekte ve ibadetlerini değerlendirmektedir. Dinimizi öğrenip yaşamak için bir araya geldiğimizde, kendi temsilcileri olan meleklerini aramıza göndermek suretiyle meclisimizi şereflendirmektedir.

Bunca lutuflarından dolayı sana sayısız hamd ü senalar olsun ya Rabbî!…