Göz Pınarımız Niye Kurudu?

YYaşar Kandemir hocamızın 2003 Aralık ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 214 Sayfa: 029)

Kullarım az gülsün, çok ağlasın” diye haber saldığın halde (et-Tevbe 9/82), göz pınarımız niye kurudu Allah’ım?…Ağlamayı niçin unuttuk?…Niçin kendimizi gafletin kollarına bıraktık?…

Peygamber terbiyesiyle yetişen ashâb-ı kirâm ne duygulu insanlardı!…Kalpleri ne kadar diri, gönülleri ne kadar canlıydı!..

Bir gün Efendimiz onları karşısına almış, cenneti ve cehennemi gördüğünü anlattıktan sonra “Ah! Benim bildiğimi bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız!” buyurmuştu…Kendilerine verilen bu mesajı çok iyi anlayan o duygu yüklü insanlar başlarını örtmüş, hıçkıra hıçkıra ağlamışlardı (Buhârî, Tefsîr 5/12; Müslim, Fezâil 134)…Zaten Kâinâtın Efendisi konuşurken onların kalbi titrer, gözleri yaş dökerdi…

Âhiretin iki gerçeği cennet ve cehennem…Cennet, ümitlerimizin baharı…hayalimizin salkım söğüdü…En büyük dileğimiz bahtiyar müminlerle birlikte oraya girmek…Orada Cenâb-ı Hakk’ın “Kullarım! Sizden razı oldum” dediğini duymak…

Evet, cennet gibi cehennem de gerçek…Oraya girmeyeceğimize dair elimizde senedimiz yok…Fakat “Allah korkusuyla ağlayan gözü cehennemin yakmayacağına” dair Efendimizaleyhisselâm’ın müjdesi var (Tirmizî, Fezâilü’l-cihâd 12)… Ümit ağacını, yemyeşil dallarıyla penceremizin önüne getiren bir müjde…

Şu müjde ise, elimizi uzattığımız anda, ümit ağacının o gürbüz dallarına tutunabileceğimizi fısıldıyor…“Memeden çıkan süt yeniden oraya nasıl girmezse, Allah korkusuyla ağlayan kimse de cehenneme girmez.” (Tirmizî, Fezâilü’l-cihâd 8; Nesâî, Cihâd 8)…

Ey benim yüce Rabbim!…Sen ne kadar lutufkârsın…O tüyler ürperten cehennem ateşini söndürecek yağmuru gözyaşımıza yüklemekle bize ne güzel imkânlar hazırlamışsın… Sana sayısız şükürler olsun Allah’ım…

Yol Uzun Azık Az

Cehennemi tasvir eden Kur’an âyetleri kulağımıza onun öfkeli sesini getirir…Bedenimiz onun yakıp kavuran hararetini hisseder…

Hal böyle olunca, bütün dehşetiyle orada duran cehennemi düşünüp gözyaşı dökmeliyiz…Bizi onun şerrinden koruması için yüce Rabbimiz’e yalvarmalıyız…

Tıpkı Ebû Hüreyre hazretleri gibi…Hastalandığı zaman ona “Niye ağlıyorsun?” diye sordular…”Ben sizin dünyanıza ağlamıyorum” dedi o Peygamber âşığı… “Yolum uzun, azığım az… Akşam olunca, hem cennete hem cehenneme bakan bir yamaçta konaklıyorum… Beni onlardan hangisine göndereceklerini bilemiyorum… İşte buna ağlıyorum…” (Abdullah b. Mübârek, ez-Zühd, I, 38).

Öteki sahâbîler de öyleydi…Cehennemden söz eden âyetler onların tüylerini ürpertirdi…“Gülüyorsunuz, ama ağlamıyorsunuz” (en-Necm 53/59-60) âyeti nâzil olduğu zaman ağlamaya başladılar…Peygamber Efendimiz onların hıçkırıklarını duyup evinden çıktı… Niçin ağladıklarını öğrenince, o da ağlamaya başladı… Allah’ın elçisinin gözyaşlarına gömüldüğünü gören sahâbîler, ona bakarak yeniden ağladılar… Efendimiz bu duygulu insanları şu sözlerle teselli etti:

– “Allah korkusuyla ağlayan kimse cehenneme girmez…Israrla günah işleyen de cennete girmez…Eğer siz hiç günah işlemeseydiniz, Allah Teâlâ günah işleyen bir topluluk yaratır, sonra da onları bağışlardı” (Beyhakî, Şuabü’l-îmân [Zağlûl], I, 489).

Günah işlemek bizim mayamızda var… Önemli olan hatamızı farketmek… Yaptığımıza pişman olup Cenâb-ı Mevlâ’dan af dilemek…

Kur’ân-ı Kerîm’i düşünerek okumalıyız…Kuruyan göz pınarımızın gözesini açacak yüzlerce âyeti farketmeliyiz…

Bir gün Efendimiz, yanık sesli sahâbîsi Abdullah İbni Mes’ûd’a “Bana Kur’an oku!” buyurmuştu… Abdullah bu teklife pek şaşırmış, “Ey Allah’ın elçisi!.. Kur’ân-ı Kerîm sana inmekteyken onu sana ben mi okuyacağım?” diye hayretle sormuştu… Sevgili Efendimiz, Allah’ın kelâmını bir başkasının ağzından dinlemeyi sevdiğini söyleyince okumaya başlamıştı… Abdullah bir ara başını kaldırıpta Kâinâtın Efendisi’ne bakınca, mübarek yanaklarından iri damlaların süzüldüğünü görmüştü (Buhârî, Tefsîr 4/9; Müslim, Müsâfirîn 247).

Sahâbe Duyarlılığı

Sahâbî efendilerimiz duygulu insanlardı… Gözü yaşlı sahâbîlerin başında Hz. Ebû Bekir gelirdi… İnsanın yüreğine işleyen o güzel sesiyle Kur’an okurken hem ağlar hem ağlatırdı… Henüz Müslüman olmayan kadınlar, çocuklar onu hayretle seyreder, duygulanırlardı…

Duygu, ruhumuzun gıdası… Bize insan olduğumuzu duyuran yanımız… Gözyaşı, semânın kapılarını çalan ellerimiz…

Tâbiîn âlimlerinden Alkame bin Vakkas, Hz. Ömer’in yufka yürekli olduğunu gösteren bir olay anlatır…Halife olduğu günlerde, onun arkasında ve en son safta kıldığı bir yatsı namazından söz eder… O sırada Yûsuf sûresini okuyormuş halife… Yûsuf aleyhisselâm’ın zikri geçtikçe hıçkırıkları artıyormuş (İbn Ebû Şeybe, el-Musannef (Hût), VII, 225)…

Güzel sesiyle Peygamber Efendimiz’e Kur’an okuyan Abdullah İbni Mes’ûd âlim bir sahâbiydi… Resûl-i Ekrem’in yakın hizmetinle bulunma şerefine ermişti… Efendimiz ayakkabısını çıkarınca, onun mübarek ayaklarını doya doya öpen o bahtiyar pabuçları hemen bağrına basıp saklardı… Allah’ın elçisi kalkıp gideceği zaman ayakkabılarını çevirip hazırlardı… Yolda onun önünde yürür, yıkanırken perde tutar, geceleyin ibadet edeceği saatte gelip uyandırırdı… Abdullah İbni Mes’ûd Efendimiz’e işte böylesine yakındı… Onun bir âdeti vardı… Çarşıya her çıktığında demirciler çarşısına da uğrardı… Demircilerin ateşten çıkarıp dövmeye başladığı kıpkızıl demire gözlerini diker, cehennemi düşünerek ağlar, ağlardı (İbn Ebû Şeybe, el-Musannef (Hût), VII, 224)…

Rahmet Peygamberi’ni gören, böylece faziletin zirvesine eren o büyük insanlar cehennem korkusuyla böylesine gözyaşı dökerlerse, bizim daha çok ağlamamız gerekmez mi?… Biz neden bu kadar rahatız?… Hangi meziyetimiz sebebiyle cennetin çantada keklik olduğunu düşünüyoruz…

Elbette ümit, Everest tepesi gibi yücelerde hayalimizi süslemeli.. Yeis, Lut gölü gibi yerin dibine gömülmeli… Gerçekleri görmemize engel olan gaflet ise, Kaf dağı gibi uzaklarda, çok uzaklarda durmalı…

Özel Hat

Tıpkı özel telefonlar gibi, bizim de Mevlâmız’a bağlandığımız özel bir hattımız olmalı… Bir gözyaşı hattımız… Gözlerden uzak yerlerde… Tenha köşelerde… Gönül kapımızı onu yaratana ardına kadar açtığımız bir özel hat…

Şu hadîs-i şerif, dünya çölünde kavrulan gönlümüze taze hayat sunmalı… Getirdiği serinlikle içimizi ferahlatmalı…

Tenhalarda Allah’ı anıp gözyaşı dökenler,

hiçbir gölgenin bulunmadığı mahşer cehenneminde,

Cenâb-ı Mevlâ’nın özel gölgeliğinde

serinleyecekler (Buhârî, Ezân 36; Müslim, İmâre 18, Zekât 91)…

Gözyaşı dökmemizi isteyen Rabbimiz, kendimize ait bir şeyi istemiyor bizden… Göz de O’nun, gözyaşı da…

Cânı cânân dilemiş, vermemek olmaz ey dil,
Ne nizâ eyleyelim, ol ne senindir, ne benim…

*

Bir gün Abdullah İbni Şıhhîr radıyallahu anh Peygamber Efendimiz’in yanına gitti… Kâinâtın Efendisi namaz kılıyordu… Mübarek göğsünden kaynayan kazan gibi sesler geliyordu… Namaz kılarken gözyaşlarını tutamıyordu (Ebû Dâvûd, Salât 158; Nesâî, Sehv 18)…

Unutmayalım, Allah Teâlâ’nın en çok sevdiği şey gözyaşı (Tirmizî, Fezâilü’l-cihâd 26)…Özel hattın en sağlam kurulduğu yer ise namaz… Gönüllerin Allah ile buluştuğu anda gözyaşımız seccademizle buluşabiliyorsa, o dehşetli kıyamet gününde, ilâhî azabın önünde bir siperimiz var demektir (Hâkim, el-Müstedrek (nşr. Atâ), IV, 289)…

Ağlamak, gözyaşı dökmek, duygulu bir kalbin işi… Gözümüz yaşarmıyorsa, anlaşılan hatlarda bir kopukluk var… Kalbimizin katılığını gidermeye, onu inceltmeye, yumuşatmaya gayret etmeliyiz… Hz. Ebû Bekir’in tavsiyesi kulağımıza küpe olmalı:

Ağlayabiliyorsan ağla!…Ağlayamıyorsan ağlamaya çalış!” (Abdullah b. Mübârek (A’zamî), ez-Zühd, I, 42).

Ağzı dualı kıymetli kardeşlerim!… Ne olur, kalbimin güzelleşmesi için bana da dua ediniz… Güzel Rabbim hepinizin kalbini güzelleştirsin… Âmîn…