Adalet ve Eşitlik Üzerine

Yaşar Kandemir hocamızın 2003 Mart ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 205 Sayfa: 028)

Allah Teâlâ, insanı el üstünde tuttu; onun mutlu ve huzurlu olmasını istedi; mutlu ve huzurlu olmasını sağlayacak ilkeleri peygamberleriyle gönderdi. İnsanın ekmek ve su gibi ihtiyaç duyduğu bu temel değerlerin en önemlilerini Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem getirdi.

Bu sohbetimizde, insanlığın vazgeçilmez değerlerinden adalet ve eşitlik üzerinde duracağız.

Peygamber Efendimiz’in geldiği çağda insanoğlu adalet ve eşitliği hasretle beklemekteydi. Bu Zümrüdüanka’yı tarihin hemen her döneminde aynı özlemle bekledi durdu. Çünkü adalet ve eşitliğin olmadığı yerde zulüm vardı. Zulmün bulunduğu yerde insanca yaşamak, insanî değerleri yaşatmak mümkün değildi.

Irkları, cinsleri, dinleri ve dünya görüşleri hâkim zihniyetten farklı olanlar, bugün olduğu gibi, insan haklarından eşit derecede nasibini alamadı. Herkesin canı, malı ve namusu aynı derecede güvence altında olamadı. Suç işleyenler; soylu olmayınca, yönetenler arasında bir yakını bulunmayınca kanun karşısında eşit muamele göremedi.

Peygamber Efendimiz, insanı şerefli kılan tabiî hakların hepsini, hiçbir ayırım gözetmeden bütün insanlara sundu. İşte o zaman insanoğlu, insan olmanın değerini ve mânasını kavradı. Millî şairimiz Mehmed Âkif bunu ne güzel ifade eder:

Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,

Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!

Bir nefhada insanlığı kurtardı o ma’sûm,

Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!

Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;

Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!

Kur’ân-ı Kerîm, insanın muhtaç olduğu temel hakları getirdi. Adaletli olmayı, toplumda adaleti uygulamayı (Mâide 5/8, 42, A’râf 7/29, Nahl 16/90), ölçüyü ve tartıyı doğru ve âdil bir şekilde yapmayı emretti (En’âm 6/152); adaletli davrananlara müjdeler verdi (Hucurât 49/9), âhirette Allah Teâlâ’nın bütün insanlar arasında adaletle hükmedeceğini ve kimsenin haksızlığa uğramayacağını bildirdi (Yûnus 10/54).

Hediyede Bile Adalet

Acaba Allah’ın Resûlü adalet ve eşitlik konusundaki ilâhî emirleri nasıl açıkladı, nasıl uyguladı?

Sevgili Peygamberimiz, ister ailesi içinde, ister toplum çapında yönetici durumunda olan herkesin, yönettiklerine karşı adaletli davranması gerektiğini anlattı. Âdil kimselerin Allah Teâlâ’nın yanında büyük itibar göreceklerini, hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününde arşın gölgesinde dinleneceklerini müjdeledi (Buhârî, Ezân 36; Müslim, İmâre 18, Zekât 91). Halkını adaletle yöneten devlet başkanına Allah Teâlâ’nın değer verdiğini ve onun dualarını kabul ettiğini haber verdi (Tirmizî, Deavât 128).

Resûlullah Efendimiz bir defasında Eş’arîler’e duyduğu sevgiden söz etti. Onların güzel bir âdetini anlattı. Onlar savaşta ve diğer zamanlarda yiyecekleri tükenmeye yüz tutunca, ellerinde kalan son yiyecekleri getirip ortaya dökerlerdi, sonra da bunu aralarında eşit bir şekilde paylaşırlardı. Allah’ın sevgili Resûlü, “Onlar bendendir, ben de onlardanım” diyerek yokluk zamanında birbirini kollayan bu eşitlik yanlılarını takdir buyurdu (Buhârî, Şirket 1; Müslim, Fezâilü’s-sahâbe 167).

Efendimiz’in bu iltifatı, iyi ve kötü günlerinde birbirinden kopmayan, sevinci de kederi de paylaşmasını bilenlerin iyi birer mü’min olduklarını ortaya koydu. Onlardan meydana gelen bir toplumda kötülüğün yaşama şansı olmadığı anlaşıldı. Öyle bir toplumda yaşayan insanların, hayatın sıkıntıları karşısında yıkılmayacakları; zor zamanlarında, kendilerine uzanacak elleri düşünerek toplumdan güç alacakları öğrenildi.

Bir defasında ashâb-ı kirâmdan Nu’mân İbni Beşîr, çocuklarından birine değerli bir hediye vermiş, Peygamber Efendimiz’e de bundan söz etmişti. Allah’ın sevgili elçisi ona, “Aynı hediyeyi diğer çocuklarına da verdin mi?” diye sordu. Vermediğini öğrenince, adalet ve eşitlik esasına uymayan bu uygulamanın haksızlık olduğunu ve onu derhal iptal etmesi gerektiğini söyledi (Buhârî, Hibe 12; Müslim, Hibât 9-18).

Böylece eşitlik anlayışının neleri kapsayabileceği, hak ve adalet duygusunun hiçbir sınır tanımayacağı gözler önüne serilmiş oldu.

Kâinâtın Efendisi, insanı âdil olmaya, herkese eşit davranmaya mecbur eden şeyin, gönlündeki sorumluluk duygusu olduğuna işaret etti. Bütün insanlara sorumluluklarını hatırlattı, herkesin bir başkasına karşı sorumlu olduğu anlayışını vicdanlara yerleştirdi. Devlet başkanının halkından, âmirin memurundan, erkeğin ailesinden, kadının evinin yönetiminden ve çocuğunun yetiştirilmesinden sorumlu olduğunu öğretti (Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâret 20).

Altınlar Ortada Kalınca

Mekke’nin fethedildiği günlerde bir hırsızlık olayı meydana geldi. Tanınmış bir ailenin kızı hırsızlık yapınca yakınları perişan oldu. Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi ve sellem’in adalet ve eşitlik konusundaki titizliği bilindiği halde, ele güne rezil olmamak için onun sevdiği birini aracı yaptılar. Peygamber aleyhisselâm’dan kızın suçunu görmezden gelmesini istediler. Kâinâtın Efendisi, kendisinden böyle bir şey istenmesine çok üzüldü. Eskiden bazı milletlerin, hırsızlık yapan soyluları affettiklerini, bu suçu fakirler yapınca onlara ceza verdiklerini, işte bu ayrımcılık yüzünden Allah Teâlâ’nın onları yok ettiğini haber verdi; sonra da “Eğer kızım Fâtıma hırsızlık etseydi, ona da ceza verirdim” diyerek farklı muamele yapamayacağını ifade etti (Buhârî, Hudûd 11, 12; Müslim, Hudûd 8, 9). Cezalarda eşitlik esasına uymamanın, bazılarına özel muamele yaparak Allah’ın koyduğu kanunu değiştirmeye kalkmanın bütün bir toplumu felâketin kucağına atacağını anlattı.

Sevgili Efendimiz, adalet ve dürüstlüğün insanın mayasında olduğunu, topluma hayat veren bu ilkelerin bir zamanlar dindar insanlar arasında pek güzel uygulandığını şöyle bir misâlle anlattı:

Vaktiyle adamın biri bir başkasından arsa satın aldı ve orada bir çanak altın buldu. Altınları, arsayı satan adamın evine getirdi:

- “Arkadaş!” dedi. Altınını al! Zira ben senden altın değil arazi satın aldım.”

Arsanın ilk sahibi bu teklife karşı çıktı:

- “Hayır, bunu alamam” dedi. “Ben sana o arsayı içindekilerle beraber sattım, bu altınlar benim değil senindir.”

Altınlar ortada kalınca, anlaşmazlıklarını halletmesi için bir hakeme başvurdular. Hakem onlara, çocukları olup olmadığını sordu. Biri bir oğlu, diğeri de bir kızı olduğunu söyledi. Bunun üzerine hakem, oğlanla kızı evlendirmelerini, altınların bir kısmını onlara vermelerini, bir kısmını da kendilerinin harcamasını tavsiye etti (Buhârî, Enbiyâ 54; Müslim, Akdıye 21).

Adalet, eşitlik, dürüstlük gibi herkesi kuşatan ve bir toplumu yaşatan ahlâk esasları, daha yetişme çağından itibaren çocukların ve gençlerin kalbine yerleştirilmelidir. “Bütün insanların Hz. Âdem’in çocukları olduğu” (Ebû Dâvûd, Edeb 110; Tirmizî Menâkıb 74) ana fikri herkese benimsetilmelidir. Birbirine kin ve nefret beslemenin, darılıp yüz çevirmenin, haksızlık etmenin, birbirini hor ve hakir görmenin, din kardeşinden yardım bekleyeni yardımsız bırakmanın bir Müslümana yakışmayacağı (Buhârî, Edeb 57; Müslim, Birr 32) öğretilmelidir.

İnsanoğlunun yeryüzündeki ibretli macerası şu gerçeği ortaya koymuştur:

Âdil yönetimler, inançsız bile olsalar varlıklarını devam ettirmişlerdir; zâlim yönetimler ise inançlı da olsalar Allah’ın desteğini yitirmişlerdir.

Zâlimlerin ettiği hiçbir zaman yanlarına kalmamıştır. Dünyada bir süre gönüllerince yaşasalar bile, önünde sonunda korkunç bir şekilde yıkılıp gitmişlerdir.

Hal böyle olunca, dünyada huzur içinde yaşamak, âhirette ebedî kurtuluşu elde etmek için adalet ve eşitlikten ayrılmamalıdır.