Kutlu Doğumdan Yeni Doğumlara

Yaşar Kandemir hocamızın 2005 Haziran ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 232 Sayfa: 028)

1989’da Ankara Kocatepe’den yuvarlanan bir muhabbet topu büyüdü, büyüdü, kocaman bir sevgi çığı oldu…Önüne geleni Peygamber sıcaklığı ile kucaklayıp Saadet Çağı’na götüren bir sevgi çığı…Ve nihayet bu yıl daha coşkulu bir Kutlu Doğum Haftası yaşandı…

Bu yıl güller daha bir parlaktı…Yüzler daha mütebessim…

Mevlid kandili günü bazı şehirlerde otobüsler halkı bedava taşıdı. Bazı taksici kardeşlerimiz o gün müşterilerini gidecekleri yere yarı fiyatına götürdüler. Bunun sebebini soranlara, “Bugün Kutlu Doğum günü”, “Bugün Mevlid kandili” diye cevap verdiler. Kutlu doğumu bilmeyenlere de, onun mânasını anlattılar.

Anlayacağınız bu yıl Kutlu Doğumu milletçe elele, gönül gönüle yaşadık.

Bu yıl ağızlar daha bir tatlandı…Gönüller âdeta kanatlandı…

Bu yıl konferanslar, sohbetler bir haftaya sığmadı. Kutlu Doğum Haftası, Kutlu Doğum Ayına dönüştü.

Bu yıl yaşanan mânevî heyecan sebebiyle, gönül yelkenleri bütün dünyayı kucaklayacak kadar genişleyen bazı Peygamber âşıkları, öyle inanıyorum ki, “önümüzdeki yılın Kutlu Doğumu’nu nasıl daha coşkulu yaşayabiliriz?” diye şimdiden düşünmeye başlayacaklardır. Esasen yapılması gereken de budur. Birçok insanımızın yeniden uyanışına sebep olan gönüllerdeki bu coşku, boşuna akan ırmaklar gibi hebâ edilmemelidir.

Önümüzdeki yılda insanımıza Peygamber Efendimiz’i daha iyi anlatabilmenin, onun ahlâkını daha fazla benimsetebilmenin hesapları şimdiden yapılmalıdır.

Burak’a Kimi Taşıdığını Hatırlatmak

Çok şükür bizim insanımız Peygamberini seviyor; ama onun büyüklüğünü, bizim için taşıdığı önemi yeterince bilmiyor. Bu kardeşlerimize Peygamber Efendimizin vazgeçilmez bir kurtarıcı olduğunu, hayatın onunla güzelleştiğini, onunla anlam kazandığını, onsuz bir hayatın boş ve verimsiz olduğunu anlatmalıyız.

Şöyle demeliyiz:

“Güzel kardeşim! Sen bir hazineye sahipsin, ama bunun farkında değilsin. Şöyle veya böyle bir gün hayatın sona erecek. Yalancı dünyadan gerçek hayata geçeceksin. Dünyada yaptıklarının hesabını veremediğin bir zamanda, bütün ümitlerinin tükendiği anda Resûlullah Efendimiz senin imdadına yetişecek. Elinden tutacak, sana şefaat edecek. Bunu unutmamalısın. Resûl-i Ekrem Efendimizin âhirette seni kolayca tanıyabilmesi için, sen şimdiden onun hadislerini okuyarak Peygamberini tanımalısın. Onun ardına düşmeli, izince yürümeye çalışmalısın.”

Tıpkı Cebrâil aleyhisselâm’ın Burak’a Resûl-i Ekrem Efendimiz’i tanıttığı gibi biz de insanımıza onu öğretmeliyiz.

Hani Kâinâtın Efendisi Mi’râc’a çıkacağı sırada Cebrâil aleyhisselâm ona Burak adında bir binit getirmişti. Ağzı gemli, sırtı eğerli olup ata benzeyen bu hayvan Allah’ın elçisini önce Mescid-i Harâm’dan Mescid-i Aksâ’ya götürecek, oradan da yedi kat göğe çıkaracaktı. Burak daha önce de peygamberleri sırtında taşımıştı; ama Kâinâtın Efendisi’ni henüz tanımıyordu. Sevgili Efendimiz ona bineceği sırada Burak hafif bir hırçınlık gösterdi. O zaman Cebrâil aleyhisselâm ona:

“Sen Muhammed’e mi hırçınlık gösteriyorsun?

Şunu iyi bil ki,

bugüne kadar senin sırtına,

Allah Teâlâ’nın yanında onun kadar değerli hiçbir kimse binmedi” dedi.

Burak o zaman kimin huzurunda bulunduğunu anladı. Mahcubiyetinden dolayı bütün bedeni sırılsıklam ter oldu (Tirmizî, Tefsîr 18; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 164).

İnsanlara O’nun Kim Olduğunu Öğretmek

Şimdi biz de insanımıza Peygamber Efendimizi tanıtmalı ve şunları hatırlatmalıyız:

Allah Teâlâ, kullarının, kendilerini yaratanı tanımasını istedi. Durup dururken bunu yapamayacaklarını bildiği için de, onlara Rablerini tanıtacak ve Kâinâtın Sahibinin onlardan ne istediğini öğretecek rehberler gönderdi.

Bu rehberler içinde en çok sevdiğini, yani “habibini” bize Peygamber olarak gönderdi.

Sadece bu bile bizim için büyük bir şereftir. Eşsiz bir lütfudur. Cenâb-ı Hak bize, “içimizden birini” ve “en şereflimizi” Peygamber göndermek suretiyle ne büyük bir iyilik yaptığının farkında olmamızı istedi ve bize bu iyiliği hiç unutmamak gerektiğini hatırlattı (Âl-i İmrân 3/164).

Sonra da bize Sevgili Peygamberimizi tanıttı.

Onu “âlemlere rahmet olarak gönderdiğini” yani Resûl-i Ekrem Efendimizin bütün insanların, bütün varlıkların ve bütün çağların Peygamberi olduğunu bildirdi (Enbiyâ 21/107).

Peygamber Efendimizin bizi ne çok sevdiğini de anlatmak istedi.

“Onun bize çok düşkün olduğunu”,

bize olan aşırı muhabbeti sebebiyle “sıkıntıya düşmemize pek üzüldüğünü”,

“mü’minlere çok şefkatli; çok merhametli” olduğunu belirtti (Tevbe 9/128).

Bize böylesine yakın, bizi bu kadar çok seven bir Peygamber’in buyruklarına itaat etmemizi emretti. Hem de ona itaati, kendine itaatle bir tuttu ve Kur’ân-ı Kerîm’in pek çok yerinde:

“Allah’a ve Peygamber’e itaat edin” buyurdu (Âl-i İmrân 3/32, 132; Nisâ 4/58; Mâide 5/92..).

Esasen “Peygamber’e itaat edenin, Allah’a itaat etmiş olacağını” haber verdi (Nisâ 4/80).

Ahlâkını Yaşamak

Allah Teâlâ, Peygamber Efendimizin;

mü’min kullarına güzel bir örnek olmasını istedi (Ahzâb 33/21).

En güzel huylarla bezenmesi için onu özel surette eğitti; ona mükemmel bir ahlâk eğitimi verdi ve bu durumu sevgili Peygamberine bildirirken “Sen büyük bir ahlâka sahipsin” buyurdu (Kalem 68/4).

Böylece bize, yüce bir ahlâka sahip olan Peygamberimizi kendimize model almamızı emretti.

Öyleyse biz de:

Kâinâtın Efendisi’ni sevmeli, saymalı ve ona boyun eğmeliyiz.

Hayatımızı onun gibi yaşamaya gayret etmeliyiz.

İbadetlerimizi onun gibi yapmaya,

Cenâb-ı Hakk’ın zikrini, onun gibi, dilimizden düşürmemeye çalışmalıyız.

Her fırsatta Allah’a dua etmeli, isteyeceğimiz şeyleri sadece O’ndan istemeliyiz.

Dünyaya gönül bağlamamak suretiyle Allah’ın sevgisini kazanmalı; insanlardan bir menfaat beklememek suretiyle de onların muhabbetini elde etmeliyiz.

Hayatın gayesinin daha iyi şeyler yemek, daha pahalı elbiseler giymek olmadığını bilmeliyiz. Peygamber Efendimizin eline geçen parayı, malı ona ihtiyacı olanlara dağıttığını, çoğu zaman arpa ekmeği yediğini, kimi zaman karnını doyurmak için onu da bulamadığını hatırlamalıyız.

Hayatının son döneminde Müslümanlar daha rahat yaşamaya başlamışken, onun, vefatından birkaç gün önce, savaşlarda giydiği zırhını, otuz ölçek arpa karşılığında bir Yahudi tüccara rehin bıraktığını unutmamalıyız.

Komşumuz açken tok yatmanın Müslümanlık olmadığını bilmeliyiz.

Peygamber Efendimizin fakirlerle oturup kalktığını, onların gönüllerini kırmamaya dikkat ettiğini, kölelerle birlikte aynı kaptan yemek yediğini gözümüzün önüne getirmeliyiz.

Utanmanın gittikçe hayal olduğu günümüzde, Sevgili Efendimizin ne kadar hayalı bir insan olduğunu hatırlayıp onun gibi hayalı, iffetli olmaya gayret etmeliyiz.

Bizden daha dindar olanları kendimize örnek almalı, hayat şartları bizimkinden daha kötü olanlara bakıp, verdiği nimetlerden dolayı Allah’a şükretmeli, elimizde olanla yetinmeliyiz.

Bir nimete sahip olduğumuz zaman onu elde edemeyenleri hatırlamalı, Allah’ın bize olan lutfunu başkalarıyla paylaşmayı denemeliyiz.

Dertler, sıkıntılar kendiliğinden gelmez. Onları bize, sabrımızı denemek için Allah Teâlâ gönderir. Yüce Rabbimizin, şu dünyada en sevdiği insan olan Peygamber Efendimize, iki insanın dayanabileceği kadar dert vermesindeki inceliği yakalamaya çalışmalıyız.

Bu gibi faziletleri kazanmak suretiyle Peygamber ahlâkına sahip olduğumuz zaman, Peygamber Efendimizi başkalarına daha iyi anlatabiliriz.

Milletçe Peygamber ahlâkını yaşamaya başladığımız zaman Rabbimizin rızâsını daha kolay kazanırız.

Allah yârimiz ve yardımcımız olsun (Âmin).