Kurtuluş Sünnettedir

Yaşar Kandemir hocamızın 2000 Nisan ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 170 Sayfa: 024)

Müslüman kendini her fırsatta hesaba çeker. Ben iyi bir insan, kâmil bir müslüman mıyım diye düşünür. Kusurlarını tesbit etmeye, onları bir daha yapmamaya çalışır. Bedenin gıdası olduğu gibi ruhun da bir gıdası olduğunu, gıdasını almayan ruhun sahibini menzile götüremeyeceğini bilir. Kendine Allah’ın kitabını, Resûlullah’ın sünnetini ve İslâm büyüklerinin söz ve davranışlarını rehber edinir. Hemen her devirde görüldüğü üzere her şeyi Kur’an’da arayan, böylece müslümanları şaşırtmaya, kafalarını karıştırmaya çalışan kimselerden uzak durur.

Abdullah İbni Ömer hazretleri seferî iken Resûlullah’ın sünnetine uyarak dört rekâtlı farz namazları iki rekât kılmıştı. Emevîlerin Horasan vâlisi Ümeyye İbni Abdullah ona itiraz etti. Beş vakit namaz ile korku namazı Kur’an’da var; ama sefer namazı Kur’an’da yok dedi. İbni Ömer hazretleri ona şunları söyledi: “Bak yiğenim! Biz doğru yolu yitirmiş ve hiçbir şeyden haberi olmayan kimseler iken Allah Teâlâ bize Muhammed sallallahu aleyhi vesellem‘i peygamber gönderdi; bize her şeyi o öğretti. Dört rekâtlı farz namazları seferde ikişer rek’at kılmamız gerektiğini yine ondan öğrendik. Biz onda ne görmüşsek aynen uygularız” (Nesâî, Salât 3, Taksîru’s-salât 1).

Sünnet Dindir

Ashâb-ı kirâm Cenâb-ı Hakk’ın buyruğunu tutarak Resûl-i Ekrem’i kendilerine örnek aldılar. O ne yapmışsa aynını yapmaya çalıştılar. Onun gibi yaşamaya, onun gibi ibadet etmeye özen gösterdiler. Namazın farz kılındığı günlerdeydi. Peygamber aleyhisselâm ashâbına temiz ayakkabıyla namaz kılabileceklerini söylemişti. Bir gün namaz kılarken Resûlullah’ın pabuçlarını çıkarıp sol yanına koyduğunu gördüler. Sahâbîler de öyle yaptılar. Namazdan sonra Allah’ın Resûlü ashâbına dönerek “Namazda ayakkabınızı niye çıkardınız?” diye sordu. Onların cevabı hazırdı: “Sen  çıkarınca biz de çıkardık” dediler. Resûl-i Ekrem onlara, namaz kılarken Cebrâilaleyhisselâm‘ın geldiğini; ayakkabısının kirli olduğunu haber verdiğini; bunun üzerine ayakkabısını çıkarmak zorunda kaldığını söyledi (Ebû Dâvûd, Salât 88; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 20, 92). Ashâb-ı kirâm Resûlullah’a işte böylesine uydular. Onun yaptığını yapmaya, yapmadığını terketmeye çalıştılar. Hayatlarını sünnete göre tanzim ettiler. Allah’ın Resûlü’ne böylesine bağlandıkları için Kur’ân-ı Kerîm’de medhedildiler ve Allah’ın rızâsını kazandılar. Öyleyse bir ibadeti, bir hareketi Kur’an’da varsa yaparız, yoksa istediğimiz gibi hareket ederiz diyenlerin bizim ölçülerimize ters düştüğünü görüp sözlerine değer vermeyelim. Onlar bugün Kur’an’da yok diye kurban kesmeye karşı çıkarlar, yarın bir başka ibadeti bırakmaya teşvik ederler. Halbuki “Dinin elden çıkışı sünnetin terkiyle başlar. Halat nasıl lif lif kopup parçalanırsa, din de sünnetin birer birer terkiyle ortadan kalkar” (Dârimî, Mukaddime 16). İşte bu sebeple biz hiçbir sünneti fedâ etmeyiz. Onu Resûlullah yaptı diye aynen yapmaya çalışırız.

Biz Cenâb-ı Hakk’ın “Kim Peygamber’e itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur” [Nisâ sûresi (4), 80], “Peygamber size ne verirse onu alın” [Haşr sûresi (59), 7] buyruğuna kulak verir, Peygamberimizin sünnetini yaşamaya ve yaşatmaya çalışırız. Resûl-i Muhterem Efendimiz’in “Size iki şey bırakıyorum. Onlara sıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmazsınız: Allah’ın kitabı ve Resûlü’nün sünneti” (Mâlik, Muvatta’, Kader 3) hadisini baş tacı ederek bir elimizle Kur’an’a, bir elimizle Resûlullah’ın sünnetine yapışırız. Bir defasında Abdullah İbni Ömer kurbanlık devesini çökerterek kesmeye hazırlanan birini görünce kalkıp yanına gitti. Devesini ayağa kaldırması, hayvanın ayağını bağlayıp onu ayakta kesmesi gerektiğini hatırlattı. Sonra da “Deveyi bu şekilde boğazlamak, peygamberiniz Muhammed aleyhisselâm‘ın sünnetidir” dedi (Buhârî, Hac 118; Müslim, Hac 358). O zât da öyle yaptı. Şüphesiz biz de öyle yaparız. Peygamberimiz’in özellikle ibadet konusunda yaptıklarını din bilir, dinimize sahip çıkarız. Bizden olmadığını, bizim için hayır düşünmediğini sezdiğimiz kimselerin gürültüsüne papuç bırakmayız.

Sünnete Uyulmazsa

Allah Teâlâ kullarına İslâmiyet’i tebliğ etmesi için Resûl-i Ekrem’ini gönderdi. O da bu ilâhî emaneti ashâbına iletti; neye inanacaklarını, nasıl yapacaklarını titizlikle öğretti. Kendisini örnek almalarını, yaptığını aynen yapmaya, yapmadıklarından uzak durmaya çalışmaları gerektiğini hatırlattı. Ashâb-ı kirâm dini tâbiîne, tâbiîn de tebe-i tâbiîne öğretti. Onlar da bu bilgileri hem yazarak muhâfaza ettiler hem de nesilden nesile eğitim ve öğretim yoluyla yaşattılar.

Dinin sapasağlam ayakta kalması, Resûlullah’tan öğrenildiği gibi yaşanmaya gayret edilmesiyle mümkündür. Biz de işte bu sebeple imanda, ibadette, ahlâk ve yaşayışta Allah’ın Resûlü’nü kendimize model almak ve hayatımızı sünnete göre şekillendirmek mecburiyetindeyiz. Şayet hayatımıza sünnet yön vermezse, kapanın elinde kalırız, bizi yemek isteyenlere yem, yabancılara uydu oluruz. Allah’ın Resûlüne değil şeytanın dostlarına uyarız. Dini dinimize, ruhu ruhumuza uymayanlar gibi yaşamayı çağdaşlık zannederiz. İslâmî değerlerden uzaklaşıp Avrupalıya benzedikçe, bazılarının dediği gibi adam olacağımızı vehmederiz. Esasen Peygamberler Sultanı Efendimiz başımıza gelecekleri önceden görmüş, bize âkıbetimizi haber vermiş, yahudi ve hristiyanların ardına düşerek onları adım adım tâkip edeceğimizi, onların âdet ve geleneklerini aynen benimseyeceğimizi, hatta onlar daracık deliklere girseler yani çağdaşlık adına olmadık şeyler yapsalar bizim de onların ardından gideceğimizi bildirmiştir (Buhârî, İ’tisâm 14; Müslim, İlim 6).

Bir daha söyleyelim, bin daha söyleyelim, Peygamber Efendimiz’in bize sünnet olarak bıraktığı hiçbir şeyi terk etmeyeceğiz. Onun yapmadıklarına, yapma dediklerine hayatımızda yer vermeyeceğiz.. Sahâbî efendilerimizin yolu budur. Onlar Resûlullah’ın yapmadığı veya uygun görmediği bir şeyi yapmaya kalkanı uyarıp sakındırmışlardır. Sa’d İbni Hişâm Hz. Âişe’ye gelerek evlenmeyi düşünmediğini, bekâr kalmayı arzu ettiğini söyleyerek annemizin görüşünü almak istemişti. Mü’minlerin annesi bu düşünceyi doğru bulmadı, “Allah’ın Resûlü sizin için güzel bir örnektir” âyetini okumadın mı sen? Resûlullah evlenmiş ve çoluk çocuk sahibi olmuştur” diyerek bekârlığın iyi bir şey olmadığını hatırlattı (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, VI, 112). Asr-ı saâdet’te henüz çocuk olan, onun duasıyla ilim deryası haline gelen Abdullah İbni Abbas eşinin âdet gördüğü günlerde ondan ayrı yatmayı dindarlığa daha uygun görmüştü. Bunu haber alan teyzesi ve Mü’minlerin annesi Hz. Meymûne “Abdullah! Yoksa Resûlullah’ın sünnetinden yüz çevirmeye mi başladın?” diye onu uyardı. Resûl-i Ekrem’in âdet gören eşleriyle aynı yatakta yattığını söyledi (Buhârî, Hayz 5; Ahmed İbni Hanbel, Müsned, VI, 332).

Demekki insan bir konudaki sünneti bilmezse veya günümüzde kendisini dinî otorite zanneden bazıları gibi sünneti dikkate almazsa, ne kadar âlim de olsa Peygamber’in uygulamasına ters düşebilir. Bizim Allah’ın Resûlü’nden öğrendiğimiz bir geleneğimiz vardır. Bir konuda doğru hüküm verebilmek için önce Kur’an’a gidilir; o konuda Kur’an’da bilgi yoksa Resûlullah’ın sünnetine baş vurulur. Orada da çözüm yoksa, yetkili âlimler yine Kur’an ve sünnettin ışığında çözüm üretirler, ictihad ederler. Çağlar ne kadar değişirse değişsin bu ölçü değişmez.

Müslüman olduğunu söyleyen kimse benliğini Peygamber aleyhisselâm‘a teslim eder. İnsanın dünyada ve âhirette kurtuluşu buna bağlıdır. Her meseleye sadece Kur’an’da çözüm arayan, hadise, sünnete dönüp bakmayan, Kur’an’ın temas etmediği konularda istediği gibi hareket edebileceğini düşünen kimseler tehlikeli sahalarda dolaşan birer maceraperesttir. Bizim onlarla bir ilgimiz yoktur. Bizim rehberimiz, dini doğrudan doğruya Allah’tan alan, hocası Cebrâilaleyhisselâm olan ve şüphesiz Allah’ın Peygamberi sıfatıyla dini herkesten iyi bilen Resûl-i Ekrem Efendimiz’dir. Onun yaptığını yapar, yapmadığından kaçar, yüce Rabbimiz’in rızâsını bu şekilde kazanacağımıza inanırız.