İlkbahar Gülü

Yaşar Kandemir hocamızın 1990 Ocak ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 047, Sayfa: 006)

Büyüklüğün ölçüsü nedir? diye sorsalar, merhamettir, şefkattir, derim. Size göre de öyle değil midir? Yüce Rabbimiz, günahtan ve günahkarlardan hoşlanmaz. Bunu Kur’an-ı Kerim’iyle ve Resûlü’nün diliyle bize anlatmıştır. Ama biz bunları duymazdan gelerek yapmadık hata, işlemedik günah bırakmayız.

Şu canım toprakların, bu bin bir nimetin sahibi, bizim saygısız davranışlarımıza bakarak, üzerimizdeki lütuflarını yine de kesmez. Üstelik hergün defalarca tekrarladığımız besmelede, bizeRahman ve Rahîm olduğunu söyleyerek ümitlerimizi tazeler. Bütün bu lütuflarına ek olarak biz günahkar kullarına, “Seni alemlere rahmet olarak gönderdik” buyurduğu sevgili elçisin; yollamıştır. Erhamü’rrahimin olan Yüce Mevlamızın, elçisini de bir rahmet olarak göndermesi, şüphesiz ilahî lütufların en büyüğüdür. ‘Senîh-i Mevlevi’ (ö. 1900), bu gerçeği ne güzel dile getirir:

Kelam-ı “rahmeten lil-âlemin”,vasfında münzeldir

Hüda’nın en büyük ihsanı sensin ya Resûlallah

Resûli Kibriya efendimizin serapa merhamet olduğu her halinden bellidir. Bizi, alev alev yanan bir ateşin cazibesine kapılarak, yanacağını hesaba katmadan, alevlerin kucağına atılan pervanelere benzetmesi; kendini de, pervanelerin bu haline üzülmesi sebebiyle, elini, kolunu sallayarak, onları yanmaktan korumaya ve kurtarmaya çalışan bir kimseye tesbih etmesi ne kadar manidardır.

Aziz okuyucularım! Şu benzetmedeki güzelliğe bakınız. Şu anlatımdaki canlılığı ve cazibeyi göz önüne getiriniz. Bütün insanlığın, özellikle de ümmetinin geleceği için endişeye kapılan, onları bekleyen tehlikeyi böylesine canlı bir tablo halinde ortaya koyan bir peygamberin derin şefkat ve merhametini tasavvur ediniz…

Efendimizin hayatında. saymakla tükenmeyecek kadar merhamet sahneleri vardır. Onun bedevilerle olan halleri, uzun bir maceradır. Bedeviler, çölün sert havasında ve zor şartlar altında yaşadıkları için genellikle kaba saba insanlardır. Bu sebeple de Peygamber efendimizi çok üzmüşlerdir. Her defasında da Resûli mücteba (aleyhi ekmelü’t-tehaya) onların görgüsüzlüğünü hoşgörmüş, saygısız davranışlarına bakarak onlara gönül koymamıştır. Bir defasında bedevilerden biri devesine binip Efendimiz’in yanına geldi ve ondan önemli bir ihtiyacı için yardım istedi, o da yardımda bulundu. Fakat bedevî kaba bir ifade ile bunları azımsadı ve daha fazlasını istedi. Onun bu saygısızca davranışı ashab-ı kiramı pek kızdırdı; adamın üstüne yürüyüp haddini bildirmek istediler. Mefhar-i mevcudat efendimiz buna engel oldu; sonra da kalkıp evine gitti. Bedevi’yi oraya çağırdı. Ona bir miktar daha yardımda bulundu. Arzusuna kavuşan bedevi, memnuniyetim belirten sözler söyleyerek teşekkür etti. Sevgili Efendimiz ona dedi ki:

-Biraz önce arkadaşlarımın yanında söylediğin sözler onları üzdü ve gücendirdi. Yanlarına vardığımızda, şimdi söylediğini tekrarla. Onların sana gücenik kalmasını istemiyorum.

Dışarı çıktıklarında, Nebiyyi muhterem efendimiz olup bitenleri ashabına anlatarak bedevinin kendisinden memnun kaldığını ve teşekkür ettiğini söyledi.

Sonra da bedeviye dönerek:

-Öyle değil mi? diye sordu.

O da kendisine minnettar olduğunu belirtti;

Bizim için önemli olan, başkalarının bizimle iyi geçinmesidir. Biraz daha iyimser bir tavırla ifade edecek olursak diyebiliriz ki, insanlarla iyi münasebetler kurmak, kırmamak, kırılmamak bizim insanlık anlayışımızın ufuk noktasıdır. Fakat merhamet ve şefkat timsali olan Resûli mücteba efendimiz için bu yeterli değildir. Ona göre önemli olan bütün insanların birbiriyle iyi geçinmesi, bir sevgi ve şefkat ikliminde, güzel duygularla birbirini sevmesidir. Biz sadece kendi nefsimizi düşündüğümüz için, rahmet deryasında kulaç atamıyoruz. Ama o, alemlere rahmet diye gönderildiği için, sınırların üstünde ve ötesindedir. Sabunî (ö. 1647) bunu ne güzel ifade eder:

Alemlere gönderdi Huda zatım rahmet

Hakka ki cihan mürde iken eyledin ihya

Fahr-i kainat efendimiz, işte bu özelliği sebebiyle, şairin ikinci mısrada “gerçek şu ki (hakka ki)” diye belirttiği üzere, bütün cihan ölü (mürde) iken, onu yeniden hayata kavuşturmuştur. Bu özelliği ile o, Kamî’nin (ö. 1723) dediği gibidir:

Ey şah-ı enbiya sen o rahmet-şiarsın

Ahir zamana bir gül-i evvel-baharsın

Evet, o ahir zamana bir ilkbahar gülüdür (Bir gül -i evvel-bahardır.) Bu sebeple de hep merhametlidir (rahmet-şiardır). Onun merhametinin sayısız örnekleri vardır. Beni en çok duygulandıran hallerinden biri, sevgili kızı Zeyneb’in (bazı rivayetlerde oğlu, bazılarında kızı diye geçen) küçük yavrusunun son nefesini verdiği sıralarda gösterdiği davranıştır.

Sevgili Zeyneb’i ciğerparesinin artık öldüğünü farzederek babasına haber saldı:

-Babacığım, oğlum öldü, gel!

Şah-ı rusül efendimiz, hayatın insana verilmiş bir ilahî emanet olduğunu ve sabrederek mükafat kazanmanın iyi bir fırsatını yakaladığını kızına hatırlatarak haber gönderdi:

-Veren de, alan da Allah’dır. Herşeyin belli bir ömrü vardır. Sabret, yavrum! Göstereceğin sabrın Allah katında büyük sevabı olduğunu hatırla!

Fakat Hz. Zeynep babasının bir an önce gelmesini ve ciğerparesini son bir defa kucağına alarak onu ebedî aleme hayır ve bereket kazanmış olarak göndermesini istediği için tekrar haber saldı.

O zaman Efendimiz, büyük sahabilerinden birkaçıyla birlikte kızının evine gitti. Ölümün eşiğinde olan ve “zayıflıktan ötürü vücudu eski bir kırbaya dönmüş bulunan” yavruyu Habib-i Ekrem efendimizin kucağına verdiler. O ulu Rahman u Rahim’in merhamet dolu Peygamberi ağlamaya başladı. Mübarek gözlerinden dökülen inci tanelerini gören büyük sahabî Sa’d ibni Ubadehayretler içinde kaldı.

-Ya Resûlallah! Bu yaş, bu ağlayış nedir? Efendimiz ona bu ağlayışı şöyle anlattı:

-Bu gözyaşı, Allah Teala’nın, merhametli kullarının gönüllerine koyduğu, kendi rahmetinin bir eseridir. Cenab-ı Hak bu duyguyu, kullarından şefkatli gönüllere ihsan eder.

Peygamber efendimizin baştan sona şefkat ve merhamet olduğunun en büyük delillerinden biri, o acılarla dolu Taif seyahatindeki tavrıdır. Kendilerini Allah yoluna davet etmek üzere, sıkıntılara katlanarak ayaklarına kadar gittiği Taifliler, ayaklarına gelen nimetin kadrini bilmedikten başka, ona hakaret etmişler, taş yağmuruna tutturmuşlardı. Bu ağır hakaret dayanılacak gibi değildi. Bu esnada Cebrail (aleyhisselam) yetişip geldi. Eğer arzu ederse, Allah Teala’nın emri ile, Taif dağlarını, o anlayışsız adamların başına geçireceğini söyledi. Asil Efendimiz bu teklifi kabul etmedi. Herşeye kadir olan Cenab-ı Mevla’nın, bu adamların soyundan samimi mü’minler yaratması için dua etti. Böylece Ahmed Sûzî‘nin dediği gibi, bütün günahkarlara karşı son derece merhametli olduğunu gösterdi. Mü’minlerin gönlünde açan o ilkbahar gülünün sınırsız merhamet ve şefkatinden faydalanmak ümidiyle, biz de Ahmed Sûzî (ö. 1830) ile birlikte, Divan-ı Suzî’deki o güzelim na’tini tekrarlayalım:

Kapına geldi bu kemter, şefaat ya Resûlallah
Ki sensin aleme rehber, şefaat ya Resûlallah

Sana geldim boynum eğri, yokdurur bir işim doğru
Ki, sensin alemin fahri, şefaat ya Resûlallah

Eğer senden bana çare, olmaz ise düsem zâre
Günahım çok yüzüm kara, şefaat ya Resûlallah

Varınca rüz-i mahşerde, kalınca halk hayrette
Beni sen koyma firkatte, şefaat ya Resûlallah

Ki sensin cümleden ekrem, ki sensin dertlere merhem
Kamû mücrimlere erham, şefaat ya Resûlallah