Hurmaları Fırlatabilmek

Yaşar Kandemir hocamızın 1998 Şubat ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 144 Sayfa: 024)

Hedefi on ikiden vurmak istiyoruz. İşini en iyi yapan, sahasında parmakla gösterilen adam olmak istiyoruz. Tahsil hayatında en başarılı talebe, evlilik hayatında en mutlu çift, yatırımları en fazla kâr getiren tâcir olmak istiyoruz. Öte yandan ibadeti makbûl bir müslüman, duası geri çevrilmeyen bir mü’min, Allah’ın rızâsını kazanmış bir bahtiyar olmak istiyoruz.

Bu isteklerin hepsi güzel, hepsi meşrû, hepsi mâkul, ama çoğumuzun oku hedefe isabet etmiyor. Umduğumuz elimize geçmiyor. Üstelik isteklerimizin hepsi menfaatimizle de ilgili değil. Bir müslüman olarak, din kardeşlerimizin saâdetini, İslâmiyet’in önündeki engellerin kalkmasını istiyoruz. Namaz kılıyor, oruç tutuyor, Allah’a dua ediyoruz, ama dualarımız gerçekleşmiyor. Bütün bu engeller neden? Neden umduğumuza kavuşamıyoruz? Yüreğimizdeki bu derin boşluğu, bu mutsuzluğu, umutsuzluğu gidermenin yolu nedir?

Hürriyet Prensipleri

Her derdin bir devâsı vardır. Yeterki biz devâyı arayalım. Yüce Rabbimiz müslümanlara, sıkıntıya düştükleri zaman kendisine başvuracakları bir akıl hocası, bir rehber göndermiş ve o rehberin kendilerine her konuda örnek olduğunu haber vermiştir. Müslümanın yapması gereken şey, başı dara düşünce ona, onun yokluğunda ise hadis ve sünnetine başvurmaktır.

Şimdi size, Rehberimiz Efendimiz’in, bir mü’mini mânen diriltecek; hayata ve olaylara bakmayı öğretecek, başa gelen sıkıntıları göğüslemenin yolunu gösterecek ve neticede umduğunu bulmanın usûlünü belletecek bir hayat düsturunu arzetmek istiyorum.

Bir gün Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem devesine binmiş, terkisine de amcazâdesi Abdullah İbni Abbas’ı almıştı. Yolda Abdullah’a:

“Yavrucuğum, sana bazı kaideler öğreteyim” dedi. Zeki ve akıllı bir çocuk olan İbni Abbas Peygamber aleyhisselâm‘dan duyduklarını hemen ezberler, hatta fırsatını bulunca, bu hadisleri hemen yazardı. Peygamberler Sultanı Efendimiz, bellenmesini istediği sözleri yavaş yavaş söylerdi. O gün de öyle yaptı. Önce İbni Abbas’a, onun vasıtasıyla da bütün ümmetine şu hayat düsturlarını öğretti:

“Allah’ın buyruklarını gözet ki, Allah da seni gözetip korusun.

Allah’ın rızâsını her işte önde tut ki, O’nu önünde bulasın.

Bir şey isteyeceksen Allah’tan iste. Yardım dileyeceksen Allah’tan dile!

Ve bil ki, bütün bir ümmet toplanıp sana fayda temin etmeye çalışsalar, ancak Allah’ın senin için takdir ettiği faydayı temin edebilirler.

Yine eğer bütün ümmet sana zarar vermeye kalksalar, ancak Allah’ın senin hakkında takdir ettiği zararı verebilirler. Çünkü artık kaderi yazan kalem yazmaz olmuş, yazdığı yazılar değişmeyecek şekilde kesinleşmiştir” (Tirmizî, Kıyâmet 59).

Bu gönül ferahlatan hayat düstûrunun bir başka rivayetine göre Kâinâtın Efendisi şöyle buyurdu:

“Allah’ın emir ve yasaklarını gözet ki, O’nu önünde bulasın.

Bolluk içindeyken, (emirlerini yaparak) Allah’ı tanı ki, darlığa düştüğün zaman O da seni tanısın.

Bil ki, (kaderde) yazılmayan şey başına gelmez. Sana takdir edilen ise seni atlayıpgeçmez.

Şunu da bil ki, zafer sabırla,

sevinç üzüntüyle,

kolaylık da zorlukla birliktedir.” (Ahmed İbni Hanbel, Müsned, I, 307).

Her şey Allah İçin

Bu hadîs-i şerîf müslümanın kişiliğini dokuyan önemli prensipleri ortaya koymaktadır. Demekki Allah’ı her zaman yanında bulmak ve O’nun himâyesini görmek isteyen kimse, Allah’ın buyruklarını tutacak, yaptığı her işte Allah’ın rızâsını arayacaktır. Allah ona “Namaz kıl!” diyorsa; namazını sadece Allah’ın rızâsını kazanmak için kılacaktır. Allah “Oruç tut, zekât ver!” diyorsa; bu ibadetleri Allah emrettiği için yapacak; orucunu tutarken, zekâtını verirken, yoksullara yardım ederken sadece ve sadece Allah’ın rızâsını gözetecektir. Allah “Haram yeme, zina etme, haksız yere adam öldürme” buyuruyorsa; müslüman bu nevi haramları, Allah yasakladığı için yapmayacak, O’na karşı gelmekten korktuğu için haramlardan uzak duracaktır. Kulunu böylesine bir ihlâs ve samimiyet içinde gören Cenâb-ı Hak da onun yardımcısı olacak ve darda kaldığı zaman kendisini kurtaracaktır.

Müslüman, bir şey isteyeceği zaman onu kuldan değil, sadece Allah’tan isteyecektir. Yardım dileyeceği zaman, sadece ve sadece O’ndan yardım dileyecektir. Şunu kesin surette bilecektir ki, yeryüzündeki bütün insanlar ona yardım etmeye kalksalar bile, Allah’ın onun hakkında takdir ettiği yardımdan daha fazlasını yapamayacaklardır.

Müslüman, Allah’tan başka hiç kimsenin kendisine fenalık yapamayacağına inanacaktır. Koskoca bir ümmet ona kötülük yapmaya kalksa, Allah’ın takdir ettiği kadarı dışında ona zarar veremeyeceklerini kesin surette bilecektir. Kaderinde yazılı olmayan bir fenalığın kendisine yapılamayacağına yüzde yüz iman edecektir. Kesin surette bileceği ve inanacağı bir şey de,kaderi yazan kalemin artık hiçbir şey yazmadığı, kaderin yazıldığı defterin çoktan dürülüp kalktığı, ona bir şey ilave etmenin mümkün olmayacağıdır.

Müslüman hiçbir zaman aceleci olmayacaktır. Beklemediği engellerle karşılaştığı zaman gevşemeyip dayanacaktır. Zafere ancak sabırla varılacağını bilecektir. Dünyada mutlaka bir imtihandan, bir ateş çemberinden geçeceğini hesap edecektir. Canıyla, malıyla, evlâdıyla imtihan edilmeden Allah’a varamayacağını aklından çıkarmayacaktır. Sıkıntıların onu boğmasına izin vermeyecek, karanlık gecelerin ardından haşmetli şafakların doğduğunu unutmayacak,üzüntünün ardından sevincin, zorluğun ardından kolaylığın geleceğini hep hatırlayacaktır.

Hedefin Önündeki Engel

Peygamber Efendimiz’in ümmetinde görmek istediği bu halin adı yakîndir. Yakîn ile iman tıpkı ruh ile beden gibi ikiz kardeştir. Ruh bedenden ayrılınca insan nasıl ölürse, yakîn derecesine ulaşmayan imanın sahibi de bir nevi ölüdür. Allah’a bütün varlığı ile bağlanamaz. İsteyeceğini sadece Allah’tan istemez. Sadece O’ndan yardım dilemez. İnsanlara el avuç açan, himmeti onlardan bekleyen uyuşuk, pısırık, korkak biri olup çıkar. Bana kötülük yapacaklar, sahip olduğum imkânları elimden alacaklar diye ödü kopar. Ne ibadeti ibadete benzer ne kulluğu kulluğa. Böyle bir kimse Allah’ın gücünü, kudretini takdir edemediği, her şeyi verenin yalnız O olduğunu bütün varlığı ile benimsemediği, O’na bütün benliği ile tevekkül edip dayanmadığı, O’nu yanında hissetmediği için de Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etme seviyesine, yani ihsânderecesine asla ulaşamaz.

Allah Teâlâ bizi böyle uyuşuk, mütereddit, neye inanacağını bilmeyen biri olalım diye dünyaya getirmedi. Müslüman olma bahtiyarlığını bize bunun için vermedi. Bize “Ölümsüz ve daima diri olan Allah’a sığın!” dedi [Furkân sûresi (25), 58]. “Allah’a güvenene Allah kâfidir!”buyurdu [Talâk sûresi (65), 3]. Bize her konuda olduğu gibi Allah’a tevekkül edip güvenme hususunda da Resûlü’nü örnek gösterdi. Onun gibi olun dedi.

Bize dinimizi öğreten, nasıl dindar olacağımızı bilfiil gösteren Peygamber-i Zîşân Efendimiz’in Allah’a nasıl bir yakîn ve tevekkül ile bağlandığı onun şu duasında bütün berraklığı ile görülmektedir:

“Allâhümme leke eslemtü ve bike âmentü ve ?aleyke tevekkeltü ve ileyke enebtü ve bike hâsamtü ve ileyke hâkemtü. Fağfir-lî mâ kaddemtü vemâ ahhartü vemâ esrartü vemâ a?lentü, ente’l-mukaddimü ve ente’l-muahhir, lâ ilâhe illâ ente:

Allahım! Sana teslim oldum, ben sana inandım, sana güvendim. Yüzümü gönlümü sana çevirdim, senin yardımınla düşmanlara karşı mücâdele ettim. Kitabın ile hükmettim. Şimdiye kadar yaptığım, bundan sonra yapacağım, gizlediğim, açığa vurduğum ve senin benden daha iyi bildiğin günahlarımı affeyle! Öne geçiren de sen, geride bırakan da sensin. Senden başka ilâh yoktur”(Buhârî, Teheccüd 1, Daavât 10, Tevhîd 8, 24; 35. Müslim, Müsâfirîn 199, 201, Zikir 67).

Sevgili kardeşlerim! Korktuğumuzdan kurtulup umduğumuza kavuşmak için gelin, şekten şüpheden arınmış sağlam bir iman sahibi olmaya bakalım. Böylece imanımızı yakîn derecesine yükseltelim. Gözümüzü, gönlümüzü Allah’a çevirelim. Ölümsüz ve daima diri olan Allah’a bütün varlığımızla güvenip teslim olalım. Her türlü başarının O’nun yardımı sayesinde olduğunu bilelim. Dünyanın, insanı küçülten, nefse ve şeytana esir eden tutku ve heveslerinden kendimizi kurtaralım. Gerçek hürriyeti bulalım.

Hani Uhud Gazvesi’nde bir sahâbî vardı. Elindeki hurmaları yiyerek Resûlullah Efendimiz’e yaklaşmış ve: “Eğer öldürülürsem, nerede olurum?” diye sormuştu. Peygamber-i Zîşân Efendimiz de ona: “Cennette” diye cevap vermişti. O mübarek sahâbî dünyada biraz daha yaşamanın boşuna vakit kaybetmek olduğunu düşünmüş olmalı ki, elindeki hurmaları fırlatıp atmış, kılıcına sarılıp harbe dalmış ve şehid düşünceye kadar savaşmıştı. İşte yakîn derecesine ulaşan iman onun imanıydı. O, Peygamber’inin sözüne böylesine inanmış ve bağlanmıştı. Şimdi düşünelim, o sahâbî de bizim gibi bir insan değil miydi? Şüphesiz öyleydi. Ama o, Peygamberin ağzından çıkan sözün, hakikatin ta kendisi olduğuna bütün varlığıyla inanmıştı. O peygamber bizim de peygamberimiz. Onun öğrettiği hakikatleri kulaklarımızla duymasak bile elimizle tutmaktayız. Cennet bizim de gözümüzde tütmektedir. Öyleyse, hâlâ ne diye oyunda oynaştayız.Yakîn ve tevekküle giden yol bir adım ötede. Şeytanın suratına şamarı indirip elimizi, ayağımızı bağlayan prangalardan kurtulmak bir karara bağlı.

Allah yardımcımız olsun.