Hilimdeki Güzellik

Yaşar Kandemir hocamızın 2006 Haziran ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 244 Sayfa: 028)

Hedefimiz iyi Müslüman, hayırlı insan olmaktır.

İyi ve hayırlı Müslüman nasıl olur?

Peygamber Efendimizin buyurduğuna göre,

hayırlı insan, ahlâkı güzel olandır (Buhârî, Menâkıb 23; Müslim, Fezâil 68).

Şu halde bizim hedefimiz iyi huylu, güzel ahlâklı olmaktır.

Biz güzel ahlâkı, Yüce Rabbimizin “Sen elbette büyük ahlâk sahibisin” diye övdüğü (Kalem 68/4), ahlâk hocamızdan, Sevgili Efendimizden öğreniriz.

Bu sohbetimizde onun bize öğrettiği en güzel huylardan biri olan hilim üzerinde duralım.

Hilim nedir?

Hilim; kızmayı, öfkelenmeyi gerektiren durumlarda kızmayıp ağırbaşlı ve sâkin olmaktır.

Öfkelendiği kimseden intikamını alma gücüne sahip olduğu halde, intikam almamaktır.

Hilim sahibi olana halîm denir.

Halîm Allah Teâlâ’nın doksan dokuz isminden biridir.

Şu halde halîm, acele ile kızgınlıkla hareket etmeyen demektir.

Nitekim Cenâb-ı Mevlâ, kullarının günah işleyip durduklarını, emrine karşı geldiklerini gördüğü halde onları hemen cezalandırmamaktadır.

Şu âyet-i kerîme, insanların ne kadar günahkâr, Rabbimizin ne kadar Halîm olduğunu pek güzel ifade etmektedir:

“Eğer Allah, insanları,

yaptıkları zulüm ve haksızlıklar yüzünden

hemen cezalandırsaydı,

yeryüzünde tek bir canlı bırakmazdı.

Fakat onları belirlenen zamana kadar erteler” (Nahl 16/61).

Demekki halîm;

aceleci olmayandır.

kötülüklere sabredendir.

Allah Teâlâ Halîm olduğu için, belki günahkâr kullarım yaptıklarına pişman olup da tövbe ederler diye onlara fırsat tanmaktadır.

Dendân-ı Saâdet

Şimdi sevgili ahlâk hocamızın saymakla bitmeyecek olan hilminden bir iki örnek görelim.

Uhud Savaşı’ndaydı. Düşmanlar Efendimizin etrafını çevirmiş, ona iyice yaklaşmıştı. İşte bu sırada kâfirden biri (Sa‘d b. Ebû Vakkas’ın düşman saflarında bulunan kardeşi Utbe b. Ebû Vakkas) bir taş fırlattı. Bu taş, Allah’ın Sevgili Elçisinin sağ alt çenesindeki, ön dişlerle azılar arasındaki mübarek dişini kırdı. Bununla da kalmadı, Efendimizin başındaki miğferi parçaladı. Daha da kötüsü miğferin iki halkası mübarek yanağına saplandı. Aşere-i mübeşşereden (cennetle müjdelenen on kişiden) biri olan kumandan sahâbî Ebû Ubeyde b. Cerrâh, o halkaları dişleriyle çıkarmaya çalışırken iki ön dişini kırdı.

Öte yandan Hz. Ali, kalkanıyla yaranın üzerine su döküyor, Fahr-i Cihân Efendimizin gül goncası Hz. Fâtıma, babasının yüzünden akan kanları yıkıyordu. Suyun yarayı daha çok kanattığını görünce, bir hasır parçasını yakıp külünü yaranın üzerine döktü ve kanı böylece dindirebildi” (Müslim, Cihâd 101).

Bu manzarayı derin bir üzüntüyle seyreden ashâb-ı kirâmın gönülleri paramparçaydı. Kâinâtın Efendisinin, bakmaya kıyamadıkları o gül yaprağını andıran yüzünün hali onları perişan etmişti. Bu manzaraya daha fazla dayanamadılar:

“Yâ Resûlullah! Şu kâfirlere beddua etseniz!” dediler.

Elbette olanlar karşısında Efendimiz aleyhisselâm’ın da gönlü yaralı ve kırgındı. Buna rağmen kâfirlere beddua etmesi isteğini şu sözlerle geri çevirdi:

“Ben insanları,

Allah’ın rahmetinden uzaklaştırmak için gönderilmedim.

Onları Allah’ın yoluna davet etmek,

ve âlemlere rahmet olmak üzere gönderildim.

Allahım!

Kavmimi doğru yola ilet!

Çünkü onlar (senin birliğini, benim Peygamberliğimi) bilmiyorlar” (Müslim, Cihâd 104).

Bize göre kâfirlerin bedduayı en fazla hak ettikleri bir sırada Peygamberler Sultanı Efendimiz, kendine hâkim oldu. Onların cezalandırılmasını değil, affedilip doğru yola iletilmesini niyâz etti.

Müslümanlar, Peygamber Efendimize duydukların derin muhabbet sebebiyle, onun bu savaşta kırılan mübarek dişini hatıra olarak sakladılar. Allah onlardan razı olsun. Bizim soylu dedelerimizin, Resûlullah’ın kutlu dişi anlamında “dendân-ı saâdet” veya “dendân-ı şerîf” adını verdiği, değeri dünya malıyla ölçülemeyecek olan o kırık diş, bugün Topkapı Sarayı Hırka-i Saâdet Dairesi’nde korunmaktadır. Onun âlemlere rahmet olan mübarek vücudundan bir parça, yüzyıllardan beri bizim topraklarımızı şereflendirmektedir.

Yiğit kimdir?

Allah’ın Habibine yakışan hilim işte böyle olur.

Herkesin öfkesini çayıra saldığı bir zamanda, o öfkesinin dizginine yapışır ve hilmi sayesinde gazabına hâkim olur.

Sultân-ı enbiyâ Efendimiz bir hadîs-i şerîfinde bu durumu ne güzel ifade buyurmuştur:

“Yiğit dediğin, güreşte rakibini yenen kimse değildir; asıl yiğit kızdığı zaman öfkesini yenen adamdır” (Buhârî, Edeb 76; Müslim, Birr 107, 108).

Dünyanın en yiğit adamları elbette peygamberlerdir. Onlar, Allah’ın dinine iman etmeyen, elçisine hakaret eden kör kütük kâfirlerin kabalıklarına sabretmiş yiğitlerdir.

Onların sabrının tükendiği, bardaklarının taştığı zamanlar da olmuştur.

Uhud Savaşı’nda, Peygamber Efendimizin o sabırlı duruşunu hayranlıkla seyreden Hz. Ömer’in söylediği rivayet edilen şu söz bu durumu ifade etmekte ve Habîbullah farkını ortaya koymaktadır:

“Anam, babam sana fedâ olsun ey Allah’ın Elçisi!

Nuh peygamber kendi kavmine:

“Yâ Rabbi!

Yeryüzünde dolaşan tek bir kâfir bırakma!” (Nuh 71/26)

diye beddua etmişti.

Şayet şimdi sen de onun gibi beddua etseydin,

hepimiz helâk olup gitmiştik.

Bu adamlar senin sırtını incitmiş,

yüzünü kanatmış,

dişini kırmışken

sen onlara beddua etmeyip

“Allahım! Kavmimi doğru yola ilet!

Çünkü onlar bilmiyorlar” diye hayır dua ettin” (Kadı İyâz, eş-Şifâ, nşr. Kûşek, Beyrut 1420/2000, s. 149).

Bedevînin densizliği

Şimdi de Efendimiz aleyhisselâm’ın hilminden farklı bir misâl görelim:

Kâinâtın Güneşi Efendimiz henüz Müslüman olmayan birinden, daha sonra vermek üzere bir deve almıştı.

Adam, görgüsüzün tekiydi.

Dünyanın en nâzik insanından, alacağını kaba – saba bir üslûpla istedi.

Ve onu üzecek ağır bir söz söyledi.

Buna rağmen Peygamber Efendimiz sesini çıkarmadı.

Fakat sahâbîler bu hakarete dayanamadılar.

O görgüsüze haddini bildirmek istediler.

Allah’ın elçisi hemen araya girdi:

“Ona dokunmayınız!

Çünkü alacaklının söz söylemeye hakkı vardır” buyurdu.

Sonra ona devesinin yaşında bir deve vermelerini emretti.

Sahâbîler:

“Ey Allah’ın elçisi!

Onun devesinin yaşında deve bulamıyoruz;

elimizde daha değerli deve var” dediler.

Peygamber Efendimiz:

“O halde onu veriniz;

elbette sizin hayırlınız,

borcunu en güzel şekilde ödeyendir” buyurdu (Buhârî, Vekâlet 6; Müslim, Müsâkât 120-122).

Ve böylece hilminin yüceliğini bir kere daha gösterdi.

Hilim ile ilim kardeş özelliklerdir. Hilim, ilim sahibine daha çok yakışır.

Şöyle de diyebiliriz:

Hilim ilmin göstergesidir; hilmi olmayanın ilmi de yoktur.

Hilim, ilmin süsü ve meyvesidir.

Câhilin ise hilmi değil, sadece öfkesi vardır. Ona göre öfke baldan tatlıdır.

Câhil, öfke nöbetlerine bayılır. Yeni öfkeler yaşamak için karşısındakinin de öfkelenmesini ister. Şayet muhatabı kendine hâkim olup öfkelenmezse, bu hal câhili perişan eder.

Biz hilme sarılalım, öfkeden uzak duralım.

Çünkü Resûl-i Ekrem Efendimiz:

“öfkenin şeytandan olduğunu” söylemiştir (Ebû Dâvûd, Edeb 4).

Biz, Yüce Rabbimizin “Halîm” ism-i şerîfine yapışalım ve her zaman yaptığımız gibi şeytandan Allah’a sığınalım.