Hayatın İçinden

Yaşar Kandemir hocamızın 1993 Ağustos ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 090 Sayfa: 024)

Bir müslümanın en büyük hedefi, hayatı en iyi şekilde değerlendirmek ve dünyayı geride bırakıp giderken Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmış olmaktır. Hedefi bu olmayan kimse,ya dünyaya niçin geldiğini bilmeyen veya kendisine verilen ömrü boşa harcayan ve sonunda iflas etmeye mahkum olan biridir.

Bizim örnek alacağımız insanlar ashab-ı kiramdır. Onların hedefi en iyi insan olmak ve Allah’ın rızasını kazanmaktı. Bu gaye uğrunda birbiriyle yarışırlardı. En iyi insanı en iyi bilen Resûlallah (aleyhisselam) olduğu için, zaman zaman bunu kendisine sorup öğrenirlerdi.

Ebu Said el-Hudri’nin rivayet ettiğine göre, bir gün yine sahabilerden biri:

– Ya Resûlallah! Hangi insan daha değerlidir? diye sordu.

Resûl-i Ekrem (s.a):

– “Canıyla, malıyla Allah yolunda savaşan mü’min”, buyurdu. O sahabi:

– Sonra kimdir? diye sordu. Resûl-i Ekrem (s.a):

– “Dağ aralarına çekilip Rabbine ibadet eden kimse” buyurdu. (Buharî, Cihad 2; Müslim, İmare 122,123).

Burada Resûl-i Ekrem efendimizin birbirine zıt iki tür yaşama tarzı tavsiye ettiği görülmektedir. Bunlardan birine göre insan, hayatın içinde ve hayata şekil veren kimsedir. Ötekine göre ise hayatın tamamen dışında, insanlardan uzakta kendi başına yaşayan biridir.

İlk anda karışık ve anlaşılması zor görünen bu iki hayat şekli hakkında Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği şu hadis biraz daha bilgi vermektedir:

Resûlullah (s.a):

“En hayırlı geçim yolunu tutanlardan biri, Allah için savaşmak üzere atının dizginlerine yapışan kimsedir. O kimse savaşa çağıran veya yardım isteyen bir ses düyunca, ölümü göze alıp atının sırtında o yana doğru uçar veya ölümün kol gezdiği yerlere dalar.

Yahut bir tepenin başında veya bir vadinin içinde koyunlarını otlatan kimsedir. Bu zat namazını kılar, zekatını verir, ölünceye kadar Rabbine ibadet eder ve insanlara hep iyilik yapar.” (Müslim, İmare 125).

Bu hadislerde, birbirinden tamamen farklı iki nevi yaşama tarzından biri diğerine tercih edilmiyor. Her ikisi de ideal hayat şekli olarak tavsiye ediliyor. Her iki hayat şeklini aynı anda yaşamak mümkün olmadığına göre, biri diğerinin tamamen zıddı olan bu yaşama tarzları acaba ne zaman geçerlidir?

Efendimiz demek istiyor ki, hayat normal seyrinde devam ediyorsa, insan içinde yaşadığı topluma, inandığı değerler doğrultusunda şekil vermek zorundadır. Topluma hizmet etme gücünü kendisinde bulduğu sürece, iyi, doğru ve güzeli yaşatmaya çalışacaktır. Canı pahasına da olsa, gördüğü fenalıklarla savaşacaktır. Kendisinin inanıp yaşadığı dinin güzelliğini bilmeyen kimselere, dindarlığın en büyük bahtiyarlık olduğunu yaşayarak ispat edecek, açıklayarak öğretecektir. Kendisinden bu yolda yardım isteyenlere, bütün benliği ile hizmet edecektir.

Değerler Savaşı

İslâmiyet’in yüzyıllardır şekil verdiği bu toplumun değer yargılarına karşı olanlarını, onları değiştirmek, dejenere etmek, gülünç düşürmek için gösterdikleri gayret hayatın her safhasında, özellikle de televizyon programlarında en açık şekilde görülmektedir. Türk milletinin benimsediği değerlerin tamamen karşıtı inanç ve kanaatlerini, milletin gözüne baka baka söylemekten çekinmeyecek kadar pervasız davranan bazı şahıslar, kendileri açısından başarılı çalışmalar yapıyorlar. İnandıkları değerleri yerleştirmenin, beğenmedikleri değerlere savaş açmanın başarılı örneklerini veriyorlar.

Yukarıda zikrettiğimiz hadislerin ışığında bugün bir müslümanın ne yapması gerektiğini anlamaya çalışalım:

Peygamber Efendimiz en iyi müslümanın, atının üzerinde, Allah yolunda savaş veren canlı ve hareketli insan olduğunu söylüyor. At, o günkü savaşın simgesi ve vazgeçilmez savaş unsuruydu. Bugünün tankları, topları, uçaklarına tekabül ederdi. Demek ki Resûl-i Ekrem efendimizin bizden istediği, devrin en iyi silahına, en iyi savaş aletlerine sahip olmaktır. Askeri bir savaş yapılıyorsa, müslümanlar en modern silahlara sahip olmak zorundadır. Kültür savaşı yapılıyorsa, gönüllere en iyi tesir eden, görüşler üzerinde en etkili olan alet ve cihazları elde edeceklerdir. Çünkü mü’min, inandığı yüksek değerlerin yıkılmasını üzüntüyle seyreden güçsüz, kuvvetsiz, aciz ve beceriksiz biri değildir. Tam aksine, inandığı değerler uğrunda malını, hatta gerekiyorsa canını vermekten zevk ve şeref duyan canlı ve gayretli insandır.

Başta Peygamber Efendimiz olmak üzere bütün peygamberler, hulefa-i raşidin, diğer sahabîler, tabiiler ve daha sonra gelen faziletli insanların hepsi mü’minin topluma karışmasını, insanlarla bir arada yaşamasını, güzel değerleri yaygınlaştırmasını, kötülüklerle savaşmasını hem tavsiye etmişler, hem de bunu bizzat uygulamışlardır.

Toplumdan Uzakta

Müslüman topluma şekil verebildiği, kötülüklere engel olabildiği sürece insanlarla bir arada yaşayacak ve bundan vazgeçmeyecektir.

İslâm tarihinin muhtelif devirlerinde, insanlardan ayrı yaşamayı seven bazıları, içinde yaşadıkları toplumun bozulduğunu bahane ederek, yukarıdaki hadis-i şeriflerin ikinci şıkkında temas edilen uzlet hayatını tercih etmişlerdir.

Bugün toplumda kötülükler yayılmaya başlamış olsa bile, yangın bacayı tamamen sarmamış, fitneler her yanı kuşatmamıştır. Kötülüklere engel olma imkanı hala vardır.

Bugün en çok şikayet edilen, yüce değerleri sarstığı söylenen televizyon programları bilfiil protesto edildiği, ilgililere telefon, telgraf ve daha başka vasıtalarla uyarıldığı zaman sonuç alınabiliyor. Bazı filmler veya zararlı programlar yayından kaldırılabilir. Bunlar da gösteriyor ki, kötülüklerle savaşma imkanı hala mevcuttur. Müslümanlar elbirliği yaptıkları ve değerlerine sahip çıktıkları sürece, bu memlekette kötülüklere engel olabilecekler. Nehiy anil münker yapabileceklerdir. Uyuşukluğu ve nemelazımcılığı bıraktıkları takdirde, pıtırak gibi yaygınlaşan televizyon kanallarından bir kaçına onlar da sahip olabilecek ve böylece kendi değerlerini daha rahat öğretip savunabileceklerdir. Demek ki bu memlekette hizmet etme, fenalıklarla savaşma imkanı hala vardır. İnsanlardan uzaklaşma zamanı henüz gelmemiştir.

Toplumda birşey yapma imkanı kalmadığı gün, müslüman kendisini ve ailesini kurtarma telaşına düşecektir. İşte o zaman halktan kaçarak bir tepenin başına veya bir vadinin köşesine çekilecek ve Allah’a karşı görevlerini orada yapmaya çalışacaktır.

Peygamber efendimiz dağ başlarında, diğer insanlardan uzakta, ailesini geçindirebilmek için bir miktar koyun beslemeyi uygun görmüştür. Zira otu, suyu bol tenha yerlerde koyunlarım otlatan kimseler, onlardan temin edeceği et, süt, yoğurt, peynir ve yün ile kimseye muhtaç olmadan ve yiyeceğine haram karıştırmadan yaşayabilecektir. Öyle bir zamanda önemli olan bozulmuş toplumun fenalıklardan korunmaktır. Kendisini fenalıklardan koruyabilen kimseler, diledikleri şekilde yaşayabilirler.