Hasretin Böylesi

Yaşar Kandemir hocamızın 1991 Eylül ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 067, Sayfa: 020)

Aşığın en büyük arzusu sevgiliye kavuşmak, onu dünya gözüyle görmek ve bir daha yanından ayrılmamaktır. Bir aşık için dünyada erişilebilecek en büyük bahtiyarlık budur. Aynı devirde ve aynı bölgede yaşadıkları halde, bazı engeller yüzünden sevgiliye ulaşamayan aşıklar için her saniye bir ay, her saat bir yıl gibi uzun gelir. Hasretliğin böylesi daha çileli, daha bir efkarlıdır.

Asr-ı saadetten söz açtığımızda gözümüzün önüne Resûl-i Ekrem Efendimiz ile onun etrafını almış ve ışıl ışıl yüzünü doya doya seyreden ashab-ı kiram gelir. Onlara hayranlık duyar, gıpta ederiz. Ne var ki, bütün sahabiler aynı hazzı tadamamış, bir kısmı, devrin bazı acı şartları icabı Resûl-i Ekrem Efendimiz’den ayrı yaşamak zorunda kalmış ve hatta dünyaya veda ederken onun mah cemaline hasret gitmişlerdir. Bugünkü sohbetimizde iki Resûlullah aşığından, Ebû Cendel ile Ebû Basir’in acıklı maceralarından bahsedeceğiz.

Ebû Cendel’in Macerası

Peygamber Efendimiz ile Mekkeliler arasında Hudeybiye mevkiinde yapılan antlaşma maddelerinden biri müslümanlara pek ağır geldi. Müslümanları aşağılayıcı gibi görünen bu maddenin İslam’a ne büyük avantajlar sağlayacağını o zamanlar Ashab-ı Kiram elbette bilemezlerdi. Efendimiz de bunu açıkça söylemiyor, sadece iyi olacağını belirtmekle yetiniyordu. Bu madde şöyle idi:

Mekkelilerden biri müslüman olup Medine’ye giderse, Mekke’ye geri gönderilecekti.

Resûl-i Ekrem Efendimiz 1400 sahabisi ile gittiği Hudeybiye’de Mekkelilerin temsilcisi Süheyl İbn Amr ile her madde üzerinde uzun uzun görüştü, ona İslâmın aleyhindeymiş gibi görünen bazı tavizler verdi. Antlaşmaya imza atılacağı sırada, Mekke tarafından bir gencin ayağındaki zincirleri zorla sürüyerek geldiği görüldü. Bu genç, Mekkelilerin temsilcisi Süheyl’in oğlu Ebû Cendel idi. Ebû Cendel müslüman olduğu için babası tarafından işkenceye tabi tutulmuş, sonra da kaçmasın diye ayaklarından zincire vurulmuştu. Babasının Mekke’de olmayışını fırsat bilen Ebû Cendel hapsedildiği yerden kaçıp kurtulmuştu.

Ebû Cendel kan ter içinde, zincirlerini sürüyerek geldi, kendisini müslümanların arasına attı. Müslümanlar onun gelmesine çok sevindiler.

Hiç ummadığı bir anda mahpus oğlunu karşısında görünce Süheyl İbn Amr küplere bindi. Eline geçirdiği bir sopayla Ebû Cendel’in yüzüne gözüne vurmaya başladı. Hırsla Peygamber efendimize dönerek:

– Antlaşma gereğince bana teslim etmenizi istediğim ilk adam budur, dedi. Peygamber efendimiz:

– Daha antlaşmaya imza atmadık. Bu, antlaşma dışı kalsın, dedi. Fakat Süheyl ısrarlıydı:

– Oğlumu bana teslim etmezseniz, ben de antlaşmaya imza atmam, diye tehdit savurdu.

Resûl-i Ekrem efendimiz belki anlayış gösterir diye tekrar Süheyl’e döndü:

– Bunu benim için antlaşma dışı tut, diye rica etti. Süheyl, Nuh diyor peygamber demiyordu. Üzerinde pazarlık yapılan genç müslüman, Türk yapısı bir çadırda hakkında verilecek kararı bekliyordu. Babası inadından dönmeyince, ister istemez ona teslim edildi. Merhametsiz baba, yolların en doğrusunu bulmuş oğlunu sürükleyerek Mekke’ye doğru götürürken Ebû Cendel iki gözü iki çeşme ağlıyor, “Ya Resûlallah! Ey müslümanlar!” diye haykırarak şunları söylüyordu:

– Ben müslüman olup yanınıza geldim. Beni dinimden döndürsünler diye mi müşriklere teslim ediyorsunuz. Bana neler yaptıklarını görmüyor musunuz?

Yürekler paralayan bu manzara, bütün müslümanlar gibi Kainatın efendisini de çok üzdü. Ebû Cendel’e sevgiyle yaklaştı:

– Ebû Cendel! Biz onlarla bir antlaşma yaptık. Kendilerine Allah adına söz verdik. Verdiğimiz sözden dönmek bize yakışmaz. Sabr et! Allah senin ve senin gibiler hakkında yakında bir çıkış yolu gösterecektir, diye teselli etti.

Hz. Ömer yerinde duramıyordu. Olanları bir türlü hazmedemiyordu. Kafasında bir şimşek çaktı.Ebû Cendel’e iyice sokuldu. Kendi belindeki kılıcı Ebû Cendel’in görmesini ve onu çekip babasının kafasına indirmesini istiyordu.

Ebû Cendel, Hz. Ömer’in maksadını anladı. Fakat babasına kılıç çekmek istemedi. Gözü yaşlı, gönlü mahzun, Peygamber aleyhisselam’ın gül cemalinden mahrum olarak hıçkıra hıçkıra dönüp gitti.

Ebû Basîr’in Macerası

Ebû Cendel olayının üzerinden fazla bir zaman geçmeden, bu defa yine Kureyş kabilesinden Ebû Basîr kaçarak Medine’ye geldi. Onu da müslüman olduğu için Ebû Cendel gibi hapsetmişler, çeşitli işkencelere tabi tutmuşlardı.

Ebû Basîr müslümanların arasına gelerek kurtulduğunu zannederken, birkaç gün sonra Mekkeli iki muhafız çıkageldi. Hudeybiye Antlaşması gereğince, Mekkeliler adına Ebû Basîr’ in iadesini istediler.

Bu gibi olaylara çok üzülen Resûl-i Ekrem Efendimiz Ebû Basîr’i yanına çağırdı. Kendisini Kureyşlilere teslim etmek zorunda olduğunu söyledi.

Ebû Basîr, daha önceleri Ebû Cendel’in söylediği gibi, kafirlerin kendisine ağır işkenceler yapacaklarını anlatarak iade edilmemesini istedi. Fakat müşriklerle bir sözleşme yapan Allah’ın Peygamberiydi. O verdiği sözden cayamazdı. Üstelik bu antlaşmanın ne güzel sonuçlar doğuracağını çok iyi biliyordu.

Ebû Basîr ile iki muhafızı Mekke’ye doğru yola çıktılar. Acıkınca yemek molası verdiler. Bu sıradaEbû Basîr muhafızlardan birine yaklaştı. Kılıcının ne kadar güzel olduğunu söyledi. Hiç böylesini görmemiştim diyerek kılıca bakmak istedi. Adam da razı oldu. Bunu fırsat bilen Ebû Basîr, bir vuruşta muhafızın kellesini uçurdu. Öteki ise tabanları yağlayarak Medine’ye doğru kaçmaya başladı. Ebû Basîr arkasından yetişemedi. Çok geçmeden kaçan da kovalayan da iki Cihan Güneşi’nin huzuruna vardılar.

Ebû Basîr olup bitenleri anlattıktan sonra:

– Ya Resûlallah! Beni onlara teslim etmek suretiyle onlara verdiğin sözü yerine getirdin. Ben de hem canımı hem de dinimi düşmanların elinden kurtardım, dedi.

Efendimiz Ebû Basir’in bu sözlerine hayret etti. Ashab-ı Kirama dönerek:

– Ne yaman adam! Şayet aklına uyan birileri çıksa, tam bir savaş tahrikçisi! buyurdu.

Resûl-i Ekrem Efendimizin bu sözleri üzerinde düşünen Ebû Basîr, tekrar Mekkelilere teslim edileceği sonucuna vardı. Peygamber Efendimizin yanından ayrıldıktan sonra Medine’yi terk etti ve Kızıldeniz sahilindeki Sîfülbahr denen yere kaçtı.

Burası Mekkelilerin Şam’a giden ticaret kervanlarına uğrak yeriydi.

Peygamber Efendimizin kendisi hakkında “ne yaman adam!” demesi Ebû Basir’in biraz da hoşuna gitmişti. Bu sözlerin bir takdir ifadesi olduğunu düşünerek Allah Resûlünün kendisine üstü kapalı bir emir verdiğini düşündü. Burada kaçak müslümanlardan oluşan bir birlik kurmayı tasarladı. Nitekim çok geçmeden müşriklerin hapsettiği diğer müslümanlar Ebû Basir’inmacerasını öğrendiler. Birer ikişer kaçıp Ebû Basir’in yanına geldiler. Bir müddet sonra da Ebû Cendel ile yetmiş arkadaşı yakalarını kafirlerden kurtarıp Sîfülbahr’e varınca, Ebû Basîr’in hayal ettiği güçlü bir birlik kendiliğinden kurulmuş oldu.

Bu birliğin imamı önceleri Ebû Basir idi. Ebû Cendel aralarına katılınca, müslümanlara namaz kıldırma görevi ona verildi.

Antlaşmanın İlk Meyvası

Zengin Mekkelilerin hemen hepsi tüccardı. Geçimlerini Şam’a ve daha başka yerlere gönderdikleri ticaret kervanlarıyla sağlıyorlardı. Şam’a giden bütün kervanlar Ebû Basîr ile Ebû Cendel’inbirliği tarafından soyulmaya başlanınca, kafirlerin kafaları dank etti. Kervanlarının yanına daha güçlü muhafızlar koydular, yine olmadı. Resûlullah hasretiyle Allah adına kılıç çalan bu mağdur müslümanlara karşı koyamadılar. Onları bir türlü sindiremediler. Sonunda Hz. Peygamber’e bir mektup yazmaya karar verdiler.

Mektuplarında, Sîfülbahir’deki müslümanların kendilerine çok zarar verdiklerini, onlar yüzünden doğru dürüst ticaret yapamadıklarını, onların buradan ayrılıp Medine’ye gitmeleri halinde, kendilerine teslim edilmeleri şartından vazgeçtiklerini söylüyor ve Hz. Peygamber’den bu engeli bir an önce kaldırmasını rica ediyorlardı.

Hudeybiye Antlaşması meyvalarını vermeye başlamıştı. Daha pek çok fayda sağladığı ileride görülecekti.

Allah’ın Yüce Rasûlü Ebû Basîr’e bir mektup yazdı. Sîfülbahir’i terk edip Medine’ye gelmelerini istedi.

Kainatın Efendisi’nin mektubu Ebû Basîr’e ulaştığında, bu kahraman mücahid ölüm döşeğindeydi. Peygamber aleyhisselam’ın mektubunu okuduktan sonra ağlamaya, mektubu öpmeye, yüzüne gözüne sürmeye başladı. Merhametsiz kafirler, kendisini Gönlünün Sultanı’ndan ayırmak suretiyle işkencelerin en büyüğünü yapmışlardı. Onun gül yüzünü pek az görebilmişti. Şimdi ise Medine’ye gitmeye, onun aydan aydınlık yüzünü görmeye ne takati kalmıştı, ne de zamanı. Sırf dinini yaşamak için buralara kaçıp gelmişti. Gerçi dini uğruna kendisine ağır işkenceler yapan zalimleri yaptıklarına bin pişman etmişti. Görevini yapmıştı. Resûl-i Ekrem’in kendisi hakkındaki iltifatını bir daha hatırladı: “Ne yaman adam!” buyurmuştu. Efendisinin mektubunu bir daha öpünce, mübarek ruhu cennet-i ala’ya doğru kanat çırpmaya başladı.

Peygamber hasretlilerinden Ebû Cendel, canı gibi sevdiği arkadaşını oraya gömdü. Kabrinin yanına bir de mescid yaptı. Daha sonra bütün arkadaşlarını toplayarak Medine’nin yolunu tuttu. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’ e kavuştu. Bir daha onun yanından hiç ayrılmadı. Gittiği bütün gazvelere onunla birlikte katıldı. Kendisini zincirleriyle birlikte sürükleyerek geri götüren babası Süheyl, Mekke Fethi günü müslüman oldu. Daha sonraları baba-oğul Şam’ın fethine birlikte katılıp yanyana savaştılar.

Allah hepsinden razı olsun.