Hadislere Göre Yaşayan Bir Yiğit

Yaşar Kandemir hocamızın 2006 Ekim ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 248 Sayfa: 028)

Peygamber Efendimizin izinde giden büyüklerimizi iyi tanımalıyız. Onları kendimize rehber edinmeliyiz. Hele onların içinde Fahr-i Âlem Efendimizin hadîs-i şerîflerini çok iyi bilen ve hayatını hadislere göre düzenleyenlere dört elle sarılmalıyız.

O bahtiyarlardan biri olan ve Peygamber Efendimizle aynı soydan gelen Ahmed ibni Hanbelhazretleri hicretin üçüncü asrında Bağdat’ta yaşadı.

O devirde, hadis âlimi olabilmek için belli başlı ilim merkezlerine seyahat edilir ve tanınmış hadis âlimlerinden hadis öğrenilirdi. Gönlüne hadis aşkı düşünce Ahmed ibni Hanbel de öyle yaptı. Kırk yaşına kadar İslâm ülkesini şehir şehir dolaştı, devrinin en ünlü muhaddislerinden hadis öğrendi.

O tarihte Yemen’de Abdürrezzak es-San’ânî adlı ünlü bir muhaddis vardı. Ahmed ibni Hanbel ondan hadis okumayı çok istiyordu. Fakat Yemen’e gidecek parası yoktu. O zaman otuz dört yaşındaydı. Yemen’e giden kervancılara, kendisini oraya götürmeleri karşılığında, yanlarındadeve bakıcılığı yapmayı teklif etti. Kabul ettiler. Yemen’e ancak böyle gidebildi.

Yemen’de işi bitip de geri dönerken hocası ona yol parasını vermek istedi. Fakat o teklif edilen parayı almadı, ama hocasının gönlünü aldı: “Hocam!” dedi. “Eğer birinden yardım almayı kabul etseydim, senden alırdım.”

Hadis sâhasında yetişip de ünlü bir âlim olunca Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Nesâî gibi şöhretli muhaddisler onun talebesi oldu. Hatta İmâm Şâfiî gibi bazı hocaları da ondan hadis rivayet etti. Onun tasnif ettiği Müsned, bugün elimizdeki en büyük hadis kitabıdır.

O devir, hadis aşkının zirvede olduğu bir devirdi. Ahmed ibni Hanbel gittiği bir yerde hadis okutmaya başlayınca, etrafında beş bin kişi toplanırdı. Bunlardan 500 kadarı ondan hadis yazarken, diğerleri onun tavırlarından, ahlâk ve edebinden faydalanmaya çalışırdı. Talebelerinden ünlü muhaddis Ebû Dâvûd, “onun ilim meclislerinde uhrevî âlemin zevki bulunduğunu” söylerdi.

Devrin halifesi bu büyük muhaddisten oğluna özel hadis dersi vermesini istedi. Fakat o, hadis rivayetinde yöneticilere ayrıcalık tanıyamayacağını söyleyerek bu teklifi reddetti.

Sıkıntıyı önemsemezdi

Ahmed ibni Hanbel’in yaşadığı devir Abbâsîler devriydi. Devrin halifesi Me’mûn Mûtezile mezhebini benimsedi ve bu mezhebin ileri gelenlerinin tesiriyle âlimleri, “Kur’an’ın mahlûk” yani yaratılmış olduğunu kabul etmeye zorladı. Kabul etmeyenlere işkence yapmaya başladı. Birçokları halifenin zulmünden korkup onun istediği gibi konuştu. Ahmed ibni Hanbel’in ne yiğit bir adam olduğu işte o zaman anlaşıldı. O “Kur’an mahlûk değildir” dedi ve bu sözünden hiç dönmedi.

Ona, “İnad edersen seni hapse atar, işkence yaparız” dediler. İbni Hanbel bu tehdidi hiç önemsemedi. Ve dediklerini yaptılar. İki yıl boyunca zindanda ona işkence ettiler. Bu mü’min adam, şiddetli kamçı darbeleri altında inlediği halde, değil onların teklifini kabul etmek, orucunu bile bozmadı.

Onun haline üzülüp “Canım n’olacak, halifenin dediğini kabul etmiş görün” diyen dostlarına çok gücendi.

Bu hapis ve işkence hayatı tam iki yıl dört ay sürdü. Sonra evinde göz hapsinde tutuldu. Ondan hadis öğrenmek için uzak diyarlardan gelen öğrencilere hadis okutmasına bile izin verilmedi.

Ahmed ibni Hanbel’in hadis hocalarından biri, o devrin ünlü sûfîsi Bişr el-Hâfî idi. Bu büyük mâneviyât eri talebesinin yiğitliğinden söz ederken şöyle derdi: “Ben onun kadar sabredemezdim. O atıldığı ateşten has altın olarak çıktı.”

Dünya malına değer vermezdi.

Daha sonraki halifelerden biri, ona yapılan haksızlığı bir ölçüde telâfi etmek için kendisine önemli miktarda altın ihsan etti. Fakat o, bu paraların içine haram karışmış olduğu için kabul etmedi. Dostları “Aman böyle yapma, sana yine fenalık ederler. Halifenin hediyesini al!” dediler. “Peki” dedi, aldı; ama bu parayı son kuruşuna kadar fakirlere dağıttı.

Halife, ne yapıp yapıp onun gönlünü almak istiyordu; ailesine maaş bağladı. Ahmed ibni Hanbel oğullarına “Bu parayı kesinlikle almayacaksınız” dedi. Ailesi çok fakirdi. Oğulları dayanamayıp halifenin bağladığı maaşı alınca onlara gücendi ve bir lokmalarını bile yemedi.

Kendisine babasından bir dokuma tezgâhı kalmıştı; onun kirasından aldığı parayla geçinmeye çalışırdı. Bu para yetmeyince kemer dokurkarısının dokuduğu kumaşı satarak rızkını temin ederdi. Çok zor durumda kaldığı zamanlarda, ekinler biçildikten sonra tarlada kalan döküntüleri, diğer ihtiyaç sahipleriyle birlikte topladığı olurdu.

Evinde yiyip içecek bir şey kalmadığında üzülecek yerde sevinir, ekmek kırıntılarını ıslatarak üzerine tuz döküp yerdi. Pahalı yiyeceklere iltifat etmez, bunlar kendisine ikram edildiğinde ya biraz tadar veya hiç yemezdi.

Mütevazı evinde eşya olarak eski bir hasır ile basit birkaç çanak çömlekten başka bir şey yoktu. Uzaklardan ziyaretine gelenlere kuru ekmek ikram eder, daha fazlasını yapamadığı için gönüllerini alırdı. Kendisinden yardım isteyen yakınlarına veya fakirlere elindeki üç beş kuruşun tamamını verirdi.

Peygamber sevgisi

Çok nâfile namaz kılar, her gün Kur’ân-ı Kerîm’in yedide birini okurdu.

Yaptığı beş hacdan ikisini veya üçünü yaya olarak yapmıştı.

Peygamber Efendimize derin bir sevgi duyar, onun hasretini çekerdi.

En büyük serveti Resûlullah Efendimizin üç tel saçıydı. Zaman zaman bunlardan birini alır, öpüp gözlerinin üzerine koyar, onu suya batırıp bu suyu şifa niyetine içerdi. Vefat edeceğini hissedince, öldüğü zaman bu saçlardan ikisini gözlerinin, birini de dilinin üstüne koymalarını vasiyet etti.

Ahmed ibni Hanbel hazretleri Peygamber Efendimizin minberine ve Hücre-i Saâdetine hayır ve bereket umarak el sürmekte bir beis görmezdi. Ne yazık ki bazıları, bu konularda onu yanlış tanımış ve bize yanlış tanıtmışlardır. Ünlü İslâm âlimi Zehebî onun bu konudaki tavrını anlattıktan sonra, Ahmed ibni Hanbel’in böyle davranışlara taraftar olmadığını ileri sürenlerin ona iftira ettiklerini söylemiştir. (Siyeru a‘lâmi’n-nübelâ’, XI, 212).

Eğer

Hayatını hadislere göre tanzim eden bu büyük insanın vecîze mahiyetinde hakîmane sözleri vardır.

Birgün adamın biri ondan öğüt istedi. O da şunları söyledi:

“Eğer rızkı Allah veriyorsa, rızık için tasalanmak niye?

Eğer herkesin rızkı taksim edilmişse, bu açgözlülük niye?

Eğer Allah, malını infak edene yenisini vereceğini va’detmişse, bu cimrilik niye?

Eğer gerçekten cennet varsa, bu rahat niye?

Eğer gerçekten cehennem varsa, günah işlemek niye?

Eğer Münker ve Nekir’in sorgusu gerçekse, bu gevşeklik niye?

Eğer dünya fâni ise, bu gönül rahatlığı niye?

Eğer insan kazandığının hesabını gerçekten verecekse, mal biriktirip yığmak niye?

Eğer her şey kaza ve kaderle oluyorsa, bu üzüntü niye?”1

Dipnot: 1) Ahmed ibni Hanbel hakkında geniş bilgi için bk. M. Yaşar Kandemir, “Ahmed b. Hanbel”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, II, 75-80.