Hadisine Saygı

Yaşar Kandemir hocamızın 1993 Mart ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 085 Sayfa: 024)

Alemlere rahmet Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, bu fani alemi terk edip giderken bize iki miras bıraktığını söyledi. Mirasına sahip çıktığımız takdirde doğru yoldan ayrılmayacağımızı hatırlattı. Bu iki emanetin biri Kur’an, diğeri benim sünnetimdir, buyurdu. “Ümmeti İcabet” dediğimiz izine düşmüş mü’minler ile, “ümmet-i davet” dediğimiz yoluna girmeye, kurtuluşa ermeye namzet olan insanlara bu iki pusulayı bıraktı. Sünnet pusulası, Kur’an pusulasının bir nevi tarif namesiydi. Sünnet Kur’an’ın doğru anlaşılmasını, usulünce kullanılmasını sağlayacaktı. Bize bu iki mirası bırakan kainata rehber o büyük Peygamber, şu dünya gurbetinde zayi olup gitmemizi, kendimize yazık etmemizi istemiyordu.

Cenab-ı Hakk’a sayısız hamdü senalar olsun ki, yüce kitabını, yeryüzüne gönderdiği günkü sıcaklığı ile elimizde tutmamıza imkan verdi. Gönlümüz ona yurt, o da dilimize vird oldu.

Rabbü’l-alemîne yine sayısız şükürler olsun ki, Resül-i Muhterem’inin hadis ve sünnetini kimi ezberleyerek, kimi yazarak, kimi de hem yazıp hem de ezberleyerek muhafaza eden müstesna emanetçiler yarattı. Sünnet-i seniyye’nin o uyanık bekçileri, Peygamber emaneti olan hadis-i şerifleri, akıllı düşmanın bilerek, akılsız dostun istemeyerek yapacağı tahriflerden korudular.

Hadîs-i şeriflerin bize nasıl bir titizlikle geldiğini bilmeyen veya bilmek istemeyen bazdan ne derlerse desinler, bu Peygamber mirası on binlerce hadisi ihlas süresi gibi ezbere bilen,hadis rivayetine ömrünü veren, “Resülullah böyle buyurdu” diye söze başlayan ravilere adete kabir sualleri soran, sadece bu ümmete mahsus hadis rivayet sistemiyle kılı kırk yaran hadis hafızlarının himmetiyle İslam’ın ilk üç asrında kitaplara geçirildi.

Hadisini Okurken

İki Cihan Güneşi Efendimiz’in emaneti olan sünnet hazinesini bize taşıyan İslam büyükleri taşıdıkları hazinenin değerini ve önemini iyi bilirlerdi. Bu emaneti naklederken hatır ve hayalimize gelmeyecek titizlik gösterirlerdi.

Abdullah İbni Mes’ud Hazretleri (ö. 32/652) bize Resülullah Efendimiz’den 848 hadis rivayet etmiştir. Hadis rivayet ederken hata edebilirim düşüncesiyle Resülullah şöyle buyurdu demekten adeta korkar, gözleri yaşarır, boyun damarları şişer, alnından terler dökülmeye başlardı. Hadisi okuduktan sonra da “İnşaallah böyleydi, yahud bundan biraz fazla veya biraz daha azdı; veya buna yakın birşeydi” diyerek Hz. Peygamberin sözünü nakletmenin büyük bir sorumluluk gerektirdiğini ifade ederdi.

Tabiîn alimlerinden hadis hafızı, kıraat alimi ve hal ehli Muhammed İbni Münkedir (ö.

130/748) hadis okumaya başlayınca gözyaşlarını tutamazdı. Talebeleri onun bu aşkına imrenmekle beraber kendini perişan etmesinden dolayı da üzülürlerdi.

Hasan-ı Basri hazretlerinin çok sevdiği ve “Basra gençlerinin efendisi” diye andığı tabiîn alimlerinden Eyyüb es-Sahtiyanî (ö. 131/748) büyük bir hadis hafızıydı. 86 tabiî ile görüşen tanınmış hadis alimi Süfyan ibni Uyeyne, sünnete son derece bağlı bu muhaddisten bahsederken “Eyyüb es-Sahtiyanî gibisini görmedim” derdi. Güzel yüzünden tebessümü hiç eksik etmeyen Eyyüb hadis rivayet ederken, Peygamber sözünü nakletmenin sorumluluğunu düşünerek ağlamaya başlardı. Onun iki gözü iki çeşme ağlamasına bakan talebelerinin yüreği parçalanırdı.

Hz. Hüseyin’in torunu Cafer-i Sadık hazretleri de (öl. 148/765) tabiîn ulemasındandır. Hz. Peygamber’in bu necîb torunu tıpkı büyük dedesi gibi mütebessim ve şakadan hoşlanan bir insandı. Yanında Resül-i Ekrem Efendimiz’den söz edilince birden değişir, o güzel yüzü sararıverirdi.

Sünnet ocağı Medine’nin büyük alimi İmam Malik Hazretlerinin yanında Resülullah Efendimiz’den bahsedilince, ona ve hadislerine duyduğu derin saygı sebebiyle birden rengi atar, adeta beli bükülürdü. Kapısında biriken talebeleri görünce cariyesi dışarı çıkarak:

– Hadis okumak için mi, yoksa dînî bir mesele öğrenmek için mi geldiniz, diye sorardı. Bekleyenler, dinî bir mesele soracaklarını söylerse, İmam Malik hemen yanlarına gelir, sorularına cevap verirdi. Şayet hadis öğrenmek için gelmişlerse, önce gusl eder veya abdest alır, en güzel elbisesini ve cübbesini giyer, saçını tarar, sarığını sarar, üzerine güzel koku sürer, sonra da dışarı çıkarak kendisi için hazırlanan kürsüye derin bir huşu içinde otururdu. Ders bitinceye kadar yanan buhurdanlıktan etrafa yayılan güzel kokunun manevi havasında hadis rivayetine devam ederdi. Bu davranışının hikmetini soranlara, hadislere duyduğu derin hürmet sebebiyle böyle yaptığını söylerdi. Yolda, ayakta veya bir başka yerde aceleye getirmek suretiyle hadis rivayet etmeyi doğru bulmazdı. Yolda kendisine hadis soran öğrencilerini ikaz eder, gerekirse azarlardı. Bir gün hadis okutulan bir meclise uğramış, fakat orada oturacak yer kalmadığını görerek geri dönmüştü. Bunun sebebini soran birine, Hz. Peygamber’in hadisini ayakta yazıp öğrenmeyi edebe aykırı bulduğunu, bu sebeble çıkıp gittiğini söylemişti.

Abdurrahman İbni Mehdi (ö. 198/813), tebeu’t-tabiin neslinin tanınmış hadis hafızlarından ve fıkıh alimlerinden biriydi. Gelmiş geçmiş en büyük muhaddislerin başında yer alan Ali îbni Medinî bu zattan bahsederken “hadis sahasında bir benzerini daha görmedik” derdi. Hadis okuturken eline kitap alma ihtiyacını duymayacak kadar kuvvetli bir hafızaya sahip olan Abdurrahman îbni Mehdi, derse başlarken talebelerine “Peygamber’in sesini bastıracak şekilde sesinizi yükseltmeyin” [Hucurat Süresi (49), 2] ayetini okur, hadis dersi esnasında ses çıkarmamalarını isterdi. Sağlığında Resülullah’ın sözünü dinlerken nasıl sükut etmek gerekirse, hadisleri okunurken de öyle davranmak gerekir, derdi.

Hadis-i şerifler ve onların rivayeti hususunda tavırlarını gördüğümüz bu İslam büyükleri, Peygamber Efendimiz’in “nesillerin en hayırlısı” diye övdüğü ashab, tabiîn ve tebeu’t-tabiîn alimleridir. Hem o kutlu nesillere mensup olmaları hem de güzel dinimize ve Peygamber mirası-na büyük hizmet etmeleri sebebiyle gönlümüzde müstesna yerleri vardır. Bu büyük alimler, her konuda olduğu gibi hadislere saygı gösterme hususunda da örnek almamız gereken şahsiyetlerdir.

Bugün Ne Yapılmalıdır?

Ortada nesilden nesile aktarılacak bir miras bulunduğuna göre, bizim görevimiz bu mirası önce kendi zamanımızda yaşayan kimselere, sonra da bizden sonrakilere en iyi bir şekilde ulaştırmaktır. Görev sorumluluğu ve titizliği, “Resülullah böyle buyurdu” diyen herkesi kapsamaktadır. Bu sorumluluk kapsamına girenler, öncelikle hadisleri tercüme eden kimselerdir. İster bir hadis kitabını, isterse muhtelif sebeplerle bir hadisi tercüme eden veya onu kitabına alan kimse, acaba bir hata ediyor muyum? Sözleri Arap dilinin bir harikası olan Peygamber aleyhisselamın hadisini, sanma yakışan güzellikte sunuyor muyum? diye düşünmelidir. Kitabımızdaki bir Peygamber buyruğunu okuyan kimse, bizim beceriksizliğimiz veya ihmalkarlığımız sebebiyle hadisin manasını yetersiz bularak, “canım böyle de laf mı olur!” derse, oPeygamber incisini sevimsiz gösterme vebali bizim boynumuza bir kement gibi oturur. Sözleri birer beyan sihri olan Resül-i Kibriya’nın o güzelim hadislerini rasgele bir ifadeyle yazıp söylemeye kimsenin hakkı yoktur.

Bir hadis-i şerifi makalesinde, hutbesinde, konuşmasında, sohbetinde zikredecek kimseler, önce o hadisi doğru ve güvenilir bir kaynaktan almak, sonra da onu en güzel bir üslup ile sunmak durumundadır. Üç kutlu neslin büyük şahsiyetlerine, hadisleri başkalarına aktarırken bir hata etme, yanılma, hadisin sahibine karşı bir kusur işleme endişesiyle soğuk terler döktüren titizlik ve sorumluluktan bizi muaf kılan bir özelliğimiz mi var?

Hadisleri okuyup, dinlerken; onları Peygamber aleyhisselam’ın mübarek ağzından ilk defa duyuyormuş gibi uyanık olmaya gayret etmeliyiz. Kütüphanemize koyacağımız, dolayısıyla çocuklarımıza ve torunlarımıza bırakacağımız bir hadis kitabını alırken, ne derece güvenilir ve ne ölçüde titiz bir çalışmanın mahsulü olduğunu, araştırmalı, bunu bizzat yapamıyorsak bilenlere sormalıyız. Hadisin din demek olduğunu, dinimizi en güvenilir kaynaktan okuyup öğrenmek ve öğretmek zorunda olduğumuzu unutmamalıyız.