Hadis Okumalıyız

Yaşar Kandemir hocamızın 1994 Ekim ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 104 Sayfa: 024)

Peygamber aliyhesselam’ın bize en güzel örnek olduğunu bildiren ayet-i kerîme, onu kendimize model almamızı tavsiye etmektedir. Resul-i Ekrem efendimiz evinde nasıl yaşardı? Sokağa nasıl çıkardı? Yolda nasıl yürürdü? Gördüğü insanlara nasıl davranırdı? Mescide vardığı zaman ne yapar, nasıl ibadet ederdi? İslamiyet’i öğretme metodu neydi? Henüz müslüman olmayanlara karşı tutumu ve onlara İslam’ı tebliğ şekli nasıldı? İnsanlar bir yana, hayvanlara, hatta eşyaya karşı nasıl bir tavır takınırdı? Bütün bunları ve daha başka hususları öğrenmemiz. İslamiyet’i doğru şekilde yaşayabilmemiz Allah’ın Resulü’nü tanımamıza, Allah’ın Resulü’nü tanımamız daHadislerdeki İslam’ı öğrenmemize bağlıdır.

Hadisleri okuyup öğrendikçe, mükemmele doğru giden yolda mesafeler almaya başlarız. Doğruyu yanlışı tanırız. Davranış bozukluğumuzu farkeder, kusurlarımızı kolayca yakalarız. İşte o zaman kendimizi hesaba çeker, hatalı davranışlardan uzak durmaya çalışırız.

Hadislerle ilgimiz arttıkça, insanlarla olan ilişkilerimizin eskiye nisbetle daha güzelleştiğini farkederiz. Tıpkı Resûlullah Efendimiz gibi karşımızdaki insanlara değer vereceğimiz, onlarla güzel geçineceğimiz için onların da bize değer verdiklerini, bize daha sıcak ve samimi davrandıklarını görürüz. İşte o zaman Peygamber ahlakının mükemmelliğini, vazgeçilmezliğini, insanları birbiriyle nasıl kaynaştırıp kucaklaştırdığını anlarız.

Doğrular Yanlışlar

Peygamber Efendimiz’i ve onun sünnetini bilmediğimiz veya sünnete uygun bir şekilde yaşamadığımız için, zaman zaman garip durumlara düşer, insana yakışmayan davranışlar sergileriz. Buna misal olarak yolda karşılaştığımız insanlarla olan tuhaf, komik hatta acıklı halimizi zikredebiliriz. Etrafta hiç kimsenin bulunmadığı tenha bir saatte, dar veya geniş bir yolda, tanışmadığımız biriyle karşı karşıya geliyor ve birbirimizin gözüne bakarak yahut gözlerimizi birbirimizden kaçırarak geçip gidiyoruz. Selam, kelam yok. Şayet İslami duyarlığımız varsa, “şimdi bu adama selam versem, bana, nereden tanışıyoruz, diye sorabilir” endişesiyle ve tedirgin bir tavırla geçip gidiyoruz. İslamî duyarlığı olmayanlar ise, bunların hiçbirini düşünmeden rahat bir tavırla yollarına devam ediyorlar.

Halbuki, büyük bir ihtimalle her ikisi de müslüman olan bu kimseler. Peygamber Efendimiz’in“tanıdık, tanımadık herkese selam vermeyi” tavsiye ettiğini, hatta onun çocuklara bile selam verdiğini, üstelik selam veren kimsenin, hiçbir zahmete girmeden on sevap kazandığını bilseler, ilk selamı ben vereyim de daha çok sevap kazanayım düşüncesiyle, karşısındaki adama sıcak bir tavırla bakarak selam verseler, mutlaka her ikisi de içlerinde bir rahatlık ve aydınlık, gönüllerinde bir ferahlık ve huzur hissedecekler, insan olmanın hazzını duyacaklardır.

Hele birbiriyle tanışıyor ve Sevgi Çağlayanı Efendimiz’in “karşılaşan iki müslüman, el sıkıştığı zaman, bağışlanıp affolunur, daha ordan ayrılmadan” buyurduğunu da biliyorlarsa, birbirinin hatırını sorup el sıkışacak ve kuşlar gibi hafiflemiş olarak yollarına devam edeceklerdir.

Hadisler bize dargın durmanın kötülüğünü, dargınları barıştırmanın nafile namaz kılmaktan, nafile oruç tutup sadaka vermekten daha hayırlı olduğunu (Ebü Davüd, Edeb 50) öğretir. Dünyada hatasız, kusursuz insan bulunmadığını herkes bilir. Peygamber Efendimiz’in “kim dünyada müslüman kardeşinin ayıbını örterse, Allah da ahirette onun ayıbını gözleyip kapatır”buyurduğunu duymuş veya okumuş olanlar, kendilerine karşı yapılan hataları daha bir kolaylıkla bağışlarlar.

Hadisleri okudukça, dünyalar kadar geniş bir gönül, derin bir anlayış, büyük bir hoşgörü kazanırız. İnsanı sevmeyi, anlamayı ve onu bağışlamayı öğreniriz. Anlayışsız, görgüsüz, hatır gönül dinlemeyen biriyle karşılaştığımız zaman, Şefkat Pınarı Efendimiz’in kaba ve katı bedevilerin haşin davranışlarına nasıl katlandığını ve onlara kızıp bağırmadığını hatırlayarak kabarmakta olan öfkemizi teskine gayret ederiz. İnsanları hoş görmenin onun sünneti olduğunu düşünerek rahatlamaya çalışırız. Kötüyle kötü olmadığımızı, cahile uymadığımızı görenler, bizim davranışımızın güzelliğini ve asilliğini farkeder,. öfkesini yutmanın korkaklık değil, cesaretin ve asaletin en belirgin nişanı, Resûl-i Kibriya’nın ahlakı olduğunu kavramaya başlar.

Aşırılığa Düşmeyiz

Biricik önderimiz ve rehberimiz Efendimiz’in hayatında aşırılığın, normal dışı bir davranışın hiçbir belirtisi görülmediği için, hadislerini okuyarak tanıdıkça, sadece etrafımızdaki varlıklarla olan ilişkilerimizde değil, Cenab-ı Mevla’ya karşı olan kulluk görevlerimizde de aşırılığa düşmeyiz. Merhamet Çağlayanı Efendimiz’in, ashabına birşey emrederken onlara sık sık “gücünüz yettiği kadar” ifadesini kullandığını göreceğimiz için ibadetlerimizde aşırıya kaçmamayı öğreniriz. Kendisinin tuttuğu oruçları, kıldığı namazları azımsamaya kalkan ve “o peygamberdir; günahları bağışlanmış kimsedir; az ibadet etse de olur” diyerek İslâmiyet’in tasvip etmediği şekilde aşırı bir ibadete yönelen kimselere nasıl engel olduğunu görür. İbadet ederken bile ölçülü olmak gerektiğini kavrarız. Kainatın Güneşinin, Kur’an-ı Kerîm’i üç günde bir hatmeden ve aşırı ibadetleri yüzünden ailesini ihmal eden genç sahabîsi Abdullah İbni Amr’ı karşısına alıp ona ayda bir hatmetmeyi tavsiye ettiğini, Abdullah İbni Amr’ın ‘ben gencim, daha fazlasını yapabilirim” diye ayak diremesi üzerine, adeta pazarlık ettiklerini ve haftada veya on günde bir hatim indirmek üzere anlaştıklarını, fakat Abdullah’ın yaşlandığı vakit, “keşke Resûlullah’ın tavsiyesini tutsaymışım; haftada bir hatmetmek artık zor geliyor” dediğini görerek Peygamberler Sultanı’nın her buyruğunda bir hikmet bulunduğunu daha iyi kavrar ve ona daha büyük bir hayranlık duymaya başlarız. Böylece Allah’ın ve Resûlullah’ın sakındırdığı her türlü aşırılıktan kendimizi korumaya çalışırız.

Anayasa ve Kanunlar

Kur’an-ı Kerim bir anayasa ise, hadis ve sünnet bu anayasayı açıklayan ve onun kolayca uygulanmasını sağlayan kanun, tüzük ve yönetmelik hükmündedir. Kur’an-ı Kerim’de yeterince açıklanmayan konular hadislerde genişçe açıklanır; Peygamber Efendimiz’in muhtelif tatbikatlarıyla o konular iyice öğrenilir. Mesela Kur’an “namaz kılın” der; ama namazı nasıl kılacağımızı anlatmadığı için bunları sünnetten öğreniriz. Kur’an bize “zekat verin” der; zekatı hangi mallardan, ne kadar vereceğimizi sünnetten ve hadisten öğreniriz. Kur’an “haccedin” der; nasıl haccedeceğimizi, bu farzı zekat gibi yılda bir değil, ömürde bir defa yapacağımızı hadisten ve sünnetten öğreniriz. Kur’an bize ahiretten, kıyametten bahseder. Her birimizin küçük kıyameti demek olan ölümle birlikte başlayan kabir hayatındaki halimizi, orada ilk hesaba nasıl çekileceğimizi, kabirdeki nimetin ve azabın mahiyetini, yeniden nasıl dirileceğimizi, kabirlerden nasıl kalkıp mahşere gideceğimizi, orada nasıl hesaba çekileceğimizi, hesaba çekilmeyi beklerken neler çekeceğimizi, amel defterlerinin mahiyetini. Peygamber Efendimiz’in şefaatini, mizanı, sıratı, cennetteki nimetlerin, cehennemdeki azabın keyfiyetini hadislerden öğreniriz.

Hadisler olmasaydı, İslâmiyet’i tam manasıyla öğrenemezdik Allah’ın buyruklarını yeterince anlayamazdık. Müslümana yakışır şekilde oturup kalkmayı, yemeyi içmeyi, giyinip kuşanmayı, birbirimize karşı fedakarlık edip güzel geçinmeyi, yetime, öksüze, yoksula sahip çıkıp düşenin elinden tutmayı, başa gelen sıkıntılara katlanmayı, aile fertlerimizle iyi geçinmeyi gerektiği şekilde bilemezdik.

Sözün kısası, ben müslümanım diyen kimse, İslamiyet’i, onu getiren Peygamber gibi yaşamaya gayret edeceğine göre, öncelikle Resûl-i Ekrem Efendimiz’in hadislerini ve sünnetlerini öğrenmeye gayret etmelidir. Hergün en azından bir iki hadis, şayet varsa onların açıklamalarını okuyarak dünyaya Peygamber gözüyle bakmaya çalışmalıdır. Çocuklarının ileride problem olmaması, İslamiyet’e yatkın olarak büyümesi için onlara Peygamber Efendimiz’i, onun sevgisini ve sözlerini öğreten kitaplar okutmalıdır.

Cenab-ı Mevla hepimize Resûl-î Ekrem’inin sünnetine uyup rızasına uygun yaşamayı nasib eylesin. Amin.