Güneş Doğacaktır

Yaşar Kandemir hocamızın 1999 Şubat ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 156 Sayfa: 024)

Acılar yüreğimizi dağladığı zaman kanadı kırık gönlümüz hüzün peygamberinin ve çilekeş ashâbının yaşadığı o kederli yıllara doğru kanatlanır, gözyaşını onların gözyaşına katarak teselli bulmaya çalışır. Bugün de öyle yapalım. Bir yüreğin kaldıramayacağı kadar büyük olan derdimizi birlikte paylaşalım. Mademki Allah mahzun gönüllerle beraberdir, hüznümüzü O’na arzederek rahmetini, bereketini ve bize bir çıkış yolu göstermesini niyaz edelim.

İslâm güneşinin doğmaya başladığı yıllarda müslümanlar zayıf ve güçsüz oldukları için dinlerini gönüllerince yaşayamıyorlardı. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in etrafında toplanan bir avuç insanın çoğu köle veya gencecik fidanlardı. Köleler dövülüp sövülüyor, ağır işkencelere tâbi tutuluyorlardı. Gençler ise anneleri, babaları tarafından çeşitli şekillerde tehdit ediliyor, aç susuz bırakılıyor, ayakları zincirlenip hapsediliyorlardı. Kadınlar daha çok eziliyordu. Zaten o devirde kadının toplumda değeri ve itibarı yoktu. İslâm düşmanlarının baskısı artıp Mekke’de hayat iyice zorlaşınca Efendimiz onlara Habeşistan’a hicret edebileceklerini söyledi. Çilekeş müslümanlar da müslümanca yaşayabilmek için evlerini barklarını, işlerini güçlerini geride bırakıp gurbetin yolunu tuttular. Sıkıntılı bir gemi yolculuğundan sonra Habeşistan’a vardılar. Yer, yurt bilmedikleri bu yabancı ülkede yıllarca zorluklara göğüs gerdiler. Kadınlar daha çok ıstırap çektiler. Burada dünyaya getirdikleri yavrularını yokluk içinde büyütmeye çalıştılar. Ümmü Seleme vâlidemiz gibi gurbet ilde eşini kaybedip himâyesiz kalanlar zor duruma düştüler. Ya Ümmü Habîbe annemizin başına gelenler! O, Mekke’nin en zenginlerinden ve İslâm’ın en büyük düşmanlarından Ebû Süfyân ile Uhud Gazvesi’nde Hz. Hamza’nın ciğerini çiğneyen Hind’in kızıydı. Zifiri karanlıktan İslâm’ın aydınlığına çıkmış, dinini tâvizsiz yaşayabilmek için eşiyle birlikte gurbete düşmüştü. Ne yazık ki kocası Hıristiyanlığın hâkim olduğu bu ülkede İslâm’ı bırakıp Hıristiyanlığı seçti. Bu da yetmezmiş gibi “Sen de hıristiyan ol!” diye Ümmü Habîbe’ye türlü baskılar yaptı. Ama o aydınlığı da karanlığı da iyi biliyordu. Aydınlığa duyduğu aşk onu buralara getirmiş ve bu uğurda nice baskılara göğüs germişti. Kocasının baskısına da katlandı ve doğru bildiği yoldan ayrılmadı.

Sonunda ne oldu? Sonunda acılar, kederler ve gurbet hayatı bitti. Güzel günler birbirini takip etti. Müslümanlar hem o gül kokulu Medine’ye hem Allah’ın Resûlü’ne kavuştular. Acıların en koyusunu tadan Ümmü Seleme ile Ümmü Habîbe ise nice müslüman hanımın can attığı bir şerefe, Resûlullah’ın hanımı olma şerefine ererek bahtiyarlığın en koyusunu tattılar.

İnançlarını yaşayabilmek için analarına, babalarına direnen yiğitler bugün de var. Ümmü Seleme’lerin, Ümmü Habîbe’lerin torunları aramızda. Tarih tekerrür edip durduğuna göre, yiğitler sabredip dayandıkları takdirde bir gün muratlarına ereceklerdir. Hatta onlar sadece kendilerini değil, öyle sanıyorum ki, kendilerine zulmedenleri de kurtaracaklardır. Tıpkı Âmir İbni Füheyre gibi…

Kurtuldum Vallâhi!

İlk müslümanlardan olan Âmir İbni Füheyre bir zâlimin kölesiydi. Efendisi tarafından ağır işkencelere tâbi tutulurdu. Hz. Ebû Bekir birçok köle gibi onu da satın alarak âzad etti. Âmir ise Hz. Ebû Bekir’in koyunlarını dağlarda otlatarak dinini gönlünce yaşamaya başladı. Hicret sırasında Resûl-i Ekrem Efendimiz ile Hz. Ebû Bekir Hira mağarasına sığındıkları zaman Âmir İbni Füheyre koyunlarını mağaranın civarında otlatarak o iki Allah dostuna süt ve yiyecek götürerek hizmet etti. Sonra da onlarla birlikte Medine’ye gitti. Bedir ve Uhud savaşlarına katıldı. Hicretin dördüncü yılında müslümanların yüreğini yakan, onu ise saâdetin zirvesine çıkaran Bi’rimaûne olayı meydana geldi.

Resûl-i Ekrem’i acılara gömen ve bir ay süreyle üç kabileye beddua etmesine yol açan hazin olay şöyle cereyan etti. İslâmiyet’i öğrenmek isteyen Necidlilerin talebi üzerine Peygamber aleyhisselâm hepsi de ehl-i Suffe’den olan ve İslâmiyet’i iyi bilen yetmiş kadar hâfızı oraya gönderdi. Müslümanlar Bi’rimaûne’ye gelip de bir mağarada istirahate çekildiklerinde korkunç bir tuzağa düşürüldüler. İşte bu sırada Cebbâr İbni Sülmâ adlı müşrikin attığı bir ok Âmir İbni Füheyre’in sırtından girip göğsünden çıktı. O zamanlar kırk yaşında bulunan İbni Füheyre şehidlik şerbetini içmek üzere olduğunu anlayınca büyük bir sevinçle: “Kurtuldum vallâhi!” diye haykırdı. Zira şehid olmak müslümanların en büyük arzusuydu.

Sahîh-i Buhârî’de anlatıldığına göre (Meğâzî 28) müslümanlara bu haince tuzağı hazırlayanların başı olan Âmir İbni Tufeyl orada garip bir olaya şahit oldu. Heyet Bi’rimaûne’de pusuya düşürüldüğü sırada binek hayvanlarını otlattığı için katliamdan kurtulan Amr İbni Ümeyye’yi alıp şehidimizin başına geldi ve:

– Kim bu? diye sordu.

– Âmir İbni Füheyre, cevabını alınca:

– Ben onun öldürüldükten sonra naaşının göğe yükseldiğini gördüm. Yerle gök arasında duruşu hâlâ gözümün önünde. Sonra yere indi, dedi. Tanınmış bir şâir olan Âmir İbni Tufeyl bu olayı gözleriyle görmesine rağmen yine de müslüman olmadı. Şüphesiz hidâyet Allah’ın elindedir. Fakat Âmir İbni Füheyre’yi şehid eden Cebbâr İbni Sülmâ hidâyete mazhar oldu. Zira şehid ettiği zâtın “Kurtuldum vallâhi!” diye haykırışı günlerce kulaklarında çınladı. ?Ben onu öldürüyorum, o kurtuldum diyor, bu ne iştir?’ diye haftalarca düşündü. Bir günkahramanlığı ile ünlü ve Hz. Peygamber’in yüz kişiye bedel saydığı hemşehrisi Dahhâk İbni Süfyân’a “Kurtuldum vallâhi” sözünün ne anlama geldiğini sordu. O da bu sözün “Cennete kavuştum” demek olduğunu söyleyince Cebbâr derin bir uykudan uyandı ve İslâmiyet’i kabul etti (İbn Hacer, Fethü’l-bârî, VII, 451, Megâzî 28).

İşte Âmir İbni Füheyre katilini küfür batağından böyle kurtardı. Onun hidâyete ermesine, cennet bağına girmesine vesile oldu. Öyle umuyorum ki başlarını açmamak için sabırla ve azimle direnen bu yavrular da bir gün tahsillerinin katili bazı zâlimlerin kurtuluşuna vesile olacaklardır. Âmir İbni Füheyre’nin mübarek naaşının göğe yükseldiğini gördüğü halde müslüman olmayan herif gibi haksızlığa devam edenler olacağı gibi, kendi kendilerine “Hayret doğrusu! Şu parmak kadar çocuk da, o fakültesini bitirmeye bir, iki yılı kalmış genç kız da başımı açmayacağım diye ayak diriyor. Biz bu başörtüsüne siyasî simge dedik ama, bu işin bir başka yönü daha bulunmalı. Hele şu tıp fakültesini bitirdiği halde, on dakika başını açıp diplomasını alabilecek olan kızın ısrarla başını açmaması siyasî simge lafıyla da izah edilemez” diye sorup düşünen ve bu yavruların Ümmü Hallâd’ın torunları olduğunu anlayarak kendilerine gelenler de çıkacaktır.

Hayamı da Yitirmedim ya!

Ümmü Hallâd Medineli hanım sahâbîlerden biriydi. Oğlu Hallâd’ı yahudilerle yapılan Benî Kurayza Gazvesi’ne göndermişti. İslâm askerlerinin geri dönmekte olduğunu, bu arada Hallâd’ın da şehid düştüğünü öğrenen bazı müslümanlar, Ümmü Hallâd’ın evine koşup oğlunun başına geleni haber verdiler. Bu İslâm anası başörtüsünü alıp Resûl-i Ekrem’e oğlunun âkıbetini sormak üzere koştu. Onu başörtüsüyle gören biri hayretle:

– Hallâd öldü; sen başörtüsüyle duruyorsun! dedi.

Ümmü Hallâd bir İslâm anasının hayat görüşünü ve düşünce tarzını ortaya koyan o müthiş sözü söyledi:

– Hallâd’ı yitirdiysem, hayâmı da yitirmedim ya! dedi (İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-gâbe, II, 140).

Bu çocuklar başörtüsünü siyâsî simge değil, iffetin simgesi olarak görüyorlar. Başını açanları da kesinlikle iffetsiz kabul etmiyorlar. Onların başörtüsüz kardeşleriyle içli dışlı olmaları, onlarla kucaklaşmaları da bunu gösteriyor.

Yiğit İslâm kızlarına herkesin iyi kulak vermesi, ne dediklerini, ne yapmak istediklerini dünya âlemin bilmesi gerekiyor. İslâmiyet’in dirilten nefesiyle yeniden can bulan bu kahramanlar Müslümanlık diye bir gerçek bulunduğunu dile getiriyor, ona inananların inandıkları şekilde yaşama hakkını savunuyorlar. Ümmü Seleme’lerin, Ümmü Habîbe’lerin, Ümmü Hallâd’ların torunları olan bu çocukların başka bir iddiaları veya bir partiyle pırtıyla alâkaları yok. Bütün partiler ortadan kaldırılsa bile onların bu asil ve sessiz çığlıkları yine de kulakları çınlatacaktır. Ölüleri dirilten Allah, onların bu sessiz çığlıklarıyla bir gün bazılarını derin uykularından uyandıracak ve bu çile bir gün sona erecektir.

Kıştan sonra bahar gelir. Fırtınalar sükûneti müjdeler. Sis dağılıp güneş doğar. Öyleyse ümitle beklemeli, sıkıntılara göğüs germelidir. Zafer sabrın çocuğudur. Daha da önemlisi Allah mahzûn gönüllerle beraberdir.