Gözet ki, Gözetilesin!

Yaşar Kandemir hocamızın 1998 Ağustos ayında Altınoluk Dergisi’nde yayınlanan makalesi. (Sayı: 150 Sayfa: 024)

Hepimiz talebeyiz. Şu fâni hayat, asıl hayatın diplomasını almak üzere kaydolduğumuz okuldur. Sevgili öğretmenimiz Peygamber aleyhisselâm’dır. Bu okuldan mezuniyet tarihimiz, hayata gözlerimizi yumduğumuz andır. O tarihte elimize tutuşturulacak diplomanın derecesi, yeni hayatımızın seviyesini tayin edecektir. Hepimizin arzusu, notları dolgun bir diploma almaktır. Yüksek dereceli bir diplomaya sahip olmanın tek yolu ise, öğretmenimizi can kulağı ile dinlemek ve buyurduklarını yapmaktır.

Şimdi, dersini dikkatle takip eden bir öğrenci duyarlığı ile sevgili öğretmenimizin elimize tutuşturduğu şu fişi anlamaya çalışalım:

“Allah’ın buyruklarını gözet ki, Allah da seni gözetip korusun” (Tirmizî, Kıyâmet 59).

Yine öğretmenimizin açıklamalarından öğrendiğimize göre Allah’ın buyruklarını gözetmek, O’nun çizdiği sınırlar içinde sorumluluğunu bilerek yaşamak demektir. Resûl-i Ekrem Efendimiz Allah Teâlâ’nın bize yönelik emir ve yasakları bulunduğunu belirterek:

“Allah Teâlâ bazı şeyleri farz kıldı, onları ihmal etmeyin. Bazı günahlara yaklaşılmaması için sınırlar koydu, o sınırları aşmayın. Bazı şeyleri haram kıldı, o haramları çiğnemeyin” buyurmuştur (Dârekutnî, es-Sünen, IV, 184. Ayrıca bk. Hâkim, el-Müstedrek, IV, 115).

Demek ki işin başı haddini, hududunu yani hareket sahasını bilmektir. Gezip dolaşılmasına izin verilmeyen yasak bölgelere yaklaşmamaktır.

Böyle davranırsak kazancımız ne olacaktır? Yüce Rabbimiz Peygamber aleyhisselâm’a “Allah’ın koyduğu sınırlara uyan mü’minleri” kendileri için hazırladığı nimetlerle müjdelemesini söylemektedir [Tevbe sûresi (9) 112]. Allah’ın buyruklarını gözeten kimseyi Cenâb-ı Hakk’ın nasıl gözetip koruyacağı bir âyette daha açık bir şekilde şöyle anlatılmaktadır:

“O hesap gününde cennet, takvâ sahiplerinin (Allah’a üstün saygı besleyip sorumluluğunu bilenlerin) görüş sahasına getirilecek ve hiç uzaklaştırılmayacaktır. Onlara: ?Size vaad edilen cennet işte budur. Burası, Allah’a yönelen, O’nun buyruklarını gözeten kimselere mahsustur’ denecek” [Kaf sûresi (50) 32-33].

Âyet ve hadislerde “gözetmek (muhâfaza etmek)” kelimesiyle bize yöneltilen ilâhî buyrukların başında beş vakit namaz gelir. Namazın kusursuz olabilmesi için namazın anahtarı sayılan temizliğin yani abdestin gözetilmesi gerekir. Âyetlerde, hadislerde koruyup gözetmemiz istenen diğer şeyler arasında mümkün olduğu kadar yemin etmemek, yemin edilirse gereğini yapmak, yeminini bozarsa, kefâretini ödemek; üstün bir hayâ duygusuna sahip olarak gözü, kulağı, dili, mahrem yerlerini ve hepsine hükmeden kalbi haramlardan, her türlü yasaklardan korumaktır. Bir çok âyette mü’minlerden gözlerini, nefislerini ve iffetlerini her türlü haramdan koruyup gözetmeleri, eşlerinden başkasında arzularına doyum aramamaları istenmektedir [Nûr sûresi (24), 30; Ahzâb sûresi (33), 35; Mü’minûn sûresi (23), 5]. Demekki mü’min, Allah’ın ve Resûlullah’ın gözetilmesini emrettiği şeyleri büyük bir dikkatle koruyacaktır. Böyle davrandığı takdirde Allah da onu koruyup gözetecektir.

Allah Kulunu Nasıl Gözetir?

“el-Cezâü min cinsi’l-amel” diye bir kaide vardır. Bunun mânası, yapılan işe göre mükâfat, işlenen kötülüğe göre ceza verilir demektir. Allah Teâlâ bir kimseyi başlıca iki şekilde koruyup gözetir.

Birincisi, dünyada kulunun vücudunu, çoluğunu çocuğunu, malını mülkünü melekleri vasıtasıyla korumasıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Mûsâ ile Hızır kıssasında bunun bir örneği verilmekte, Allah Teâlâ’nın, babaları faziletli bir insan olan iki yetim çocuğa ait bir hazineyi, onlar erginlik çağına gelinceye kadar bir duvarın altında koruduğu anlatılmaktadır. Bir insan iyi kul olur, Cenâb-ı Mevlâ’nın hoşnutluğunu kazanırsa, Kâinatın Rabbi onu, onun aklını, fikrini, hatta yakınlarını kötülüklerden koruyup gözetir. Kendisinden korkan kullarına, içinde bulundukları mutsuzluktan bir çıkış yolu gösterir [Talâk sûresi (65), 2].

Allah Teâlâ’nın kulunu korumasının ikinci ve daha önemli şekli, onun dinini, imanını zararlı akımlardan, haram duygulardan muhâfaza etmesi ve onun iyi bir müslüman olarak dünyadan ayrılıp âhirete intikalini sağlamasıdır. Peygamber Efendimiz bize yatağımıza yatarken “Rabbim! Eğer uykuda canımı alacaksan, bana merhamet edip günahlarımı bağışla! Şayet beni hayatta bırakacaksan, iyi kullarını koruyup gözettiğin gibi beni de fenalıklardan koru!” (Buhârî, Daavât 13, Tevhîd 13; Müslim, Zikir 64) diye dua etmemizi tavsiye buyurmaktadır. İşte bu hadis, fenalıklardan korunmanın ise çok önemli bir hâdise olduğunu, yüce Rabbimizin de iyi kullarını fenalıklardan koruyup gözettiğini göstermektedir. Yine Efendimiz aleyhisselâm’ın yolculuğa çıkacak sahâbîsine “Dinini koruyup emanetlerini ifa etmen ve amellerini hayırla sonuçlandırman hususunda seni Allah’a emanet ediyorum” (Tirmizî, Daavât 44) diye dua etmesi de dinin ve imanın Allah tarafından korunmasının ehemmiyetini ortaya koymaktadır. Dinin ve imanın muhâfaza edilmesi, canın ve malın korunup gözetilmesinden şüphesiz daha önemlidir.

Allah Teâlâ’nın, kendisinden hoşnut olduğu kulunu günah bataklığına düşmekten koruduğunu Resûl-i Ekrem Efendimiz çarpıcı bir misalle şöyle anlatmıştır:

Bir zamanlar üç kişi bir yolculuğa çıkmıştı. Akşam olunca, yatıp uyumak üzere bir mağaraya girdiklerinde dağdan kopan bir kaya mağaranın ağzını kapatmıştı. Bunun üzerine birbirlerine, ?Gelin, yaptığımız iyilikleri anlatarak Allah’a dua edelim, eğer yaptığımız bir iyilik sebebiyle Allah bizden hoşnut olmuşsa bizi bu sıkıntıdan kurtarır’ demişlerdi. Her üçü de Allah rızâsı için yaptıkları birer olayı anlatmışlardı. Onlardan biri şunları söylemişti:

“Allahım! Amcamın bir kızı vardı. Onu herkesten çok seviyordum. Ona sahip olmak istedim. Fakat o arzu etmedi. Bir yıl kıtlık olmuştu. Amcamın kızı çıkıp geldi. Kendisini bana teslim etmek şartıyla ona 120 altın verdim. Kabul etti. Ona tam sahip olacağım zaman ?Allah’tan kork! Dinin uygun görmediği bir yolla beni elde etme!’ dedi. En çok sevip arzu ettiğim o olduğu hâlde kendisinden uzaklaştım, verdiğim altınları da geri almadım” (Buhârî, Büyû` 98; Müslim, Zikir 100). Üç samimi davranışın sergilendiği bu hadîs-i şerîfin devamında, Allah Teâlâ’nın onların samimi niyetle yaptıkları işleri değerli bulduğu ve kendilerini mağaradan kurtardığı anlatılmaktadır.

Demek ki önemli olan Allah’ın buyruklarını gözetmek ve bu sayede O’nun yardımını, himâyesini kazanabilmektir. Böyle bir korunmuşluğa ve gözetilmişliğe nâil olan kimse için hiçbir korku ve keder yoktur.

Evliyâullahtan Ma?rûf-i Kerhî hazretleri, bazı gençlerin yanlış yolda olan kimseleri desteklemek üzere bir savaşa katılmaya hazırlandıklarını görünce, “Allahım! Onları koruyup gözet!” diye dua etmişti. Bunu duyan bazıları, Ma?rûf-i Kerhî gibi bir İslâm büyüğünün zâlimi desteklemeye gidenlere dua etmesine hayret ettiler ve ona:

– Şimdi sen bu adamlara hayır dua mı ediyorsun? diye sordular. Büyük veli onlara şu cevabı verdi:

– Ben Allah’tan onları koruyup gözetmesini istedim. Eğer Cenâb-ı Hak onları gözetirse, gitmek istedikleri yere gidemezler.

Bütün bu söylediklerimiz, Allah Teâlâ’nın iyi, samimi ve emirlerine bağlı kullarını hem dünyada hem de âhirette koruyup gözeteceğini ortaya koymaktadır. Cenâb-ı Hakk’ın iman edenlerin sahibi ve koruyucusu olduğunu, onları karanlıklardan aydınlığa çıkaracağını gösteren âyetler de bunu doğrulamaktadır [Bakara sûresi (2), 257; Muhammed sûresi (47), 11]. Önemli olan iyi, samimi ve Allah’ın emirlerine bağlı bir kul olabilmektir. Böyle olduktan sonra bütün düğümler çözülür, yokuşlar düz olur, korkular tuzla buz olur.

İkinci Fiş

Resûl-i Ekrem Efendimiz’in bize verdiği hayat dersinin ikinci fişi şöyledir:

“Allah’ı gözet ki onu karşında bulasın.”

Birinci nasihatin devamı olan bu altın öğüt, Allah’ın çizdiği sınırlar içinde kalabilen kimseleri Cenâb-ı Hakk’ın yalnız bırakmayacağını, onları hem koruyup gözeteceğini hem de işlerinde başarılı olmaları için kendilerini destekleyeceğini belirtmektedir. Zira Allah Teâlâ’nın, kendisinden korkup kötülükten sakınan ve iyilik yapanlarla beraber olduğunu söylemesi de [Nahl sûresi (16), 128] bunu göstermektedir. Peygamber Efendimiz’in hicret sırasında Hira mağarasına sığındıkları esnada, düşmanların kapıya dayandığını görüp telâşa kapılan sevgili yol arkadaşı Hz. Ebû Bekir’e: “Korkma! Allah bizimle beraberdir” [Tevbe sûresi (9), 40] diye teselli ettiğini biliyoruz.

Cenâb-ı Mevlâ, emirlerine saygılı kullarını nasıl koruyup gözeteceğini Peygamberi’nin diliyle dikkat çekici bir üslupla anlatmakta ve farzlarla yetinmeyerek nâfile ibadet yapmaya devam eden kullarını seveceğini, artık onları sevdikten sonra da kendilerinin âdeta duyan kulakları, gören gözleri, tutan elleri, yürüyen ayakları haline geleceğini yani o kullarının sadece hakkı duymalarını, hakikati görmelerini, doğru yolu tutup ona doğru gitmelerini sağlayacağını, kendisinden ne isterlerse onu mutlaka vereceğini ve kendilerini düşmanlarından koruyacağını bildirmektedir (Buhârî, Rikak 38).

Bilemediğimiz sırlardan, sezemediğimiz gerçeklerden ipuçları veren bu ifadeler, bizim neden bu kadar zayıf, güçsüz, yalnız, yardımsız, desteksiz oluşumuzun hikmetini göstermektedir. Şüphesiz bizim yegâne yârimiz, yardımcımız Allah’tır. Bizi sevmeyen, istemeyen, çekemeyen, horlayan, küçümseyen düşmanlarımıza karşı başarı kazanmamızı sağlayacak sadece O’dur. Eğer bugün ezilmiş, hakları elinden alınmış, köşeye sıkıştırılmış bir haldeysek Allah’ın buyruklarını gözetmeyişimizdendir. Efendimiz’in bu hayat veren öğütüyle yeniden canlanabilmek için ona bir kere daha kulaklarımızı açalım:

“Allah’ın buyruklarını gözet ki, Allah da seni gözetip korusun. Allah’ı gözet ki onu karşında bulasın.”